İslâm kardeşliği, Allâh’ın mü’minler arasına koyduğu öyle ulvî bir hukuktur ki, lâyıkıyla riâyet edildiğinde, ecri muhteşemdir. Fertlerin ve toplumun huzur, sürur ve saâdet kaynağıdır. Yine İslâm kardeşliği; bütün mü’minleri gönlün muhabbet iklîmine alabilmek, samîmî ve candan bir dost olabilmek, kardeşinin sevinciyle sevinip derdiyle dertlenmek, zor zamanında tesellî kaynağı olup gerektiğinde nefsinden fedâkârlıkta bulunabilmektir.


Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehîd de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehîdler imrenerek bakacaklardır.”

Ashâb-ı kirâm:

“–Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de, biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim yâ Rasûlallâh!” dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında ne akrabâlık ne de ticâret ve iş münâsebeti olmaksızın, sırf Allah rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri bir nûrdur ve kendileri de nûrdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar (kıyâmet günü) korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu ve peşinden şu âyeti okudu:

“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar ki Allâh’a îmân etmişlerdir ve hep takvâ ile (kalben Cenâb-ı Hakk’a olan yakınlıkları sâyesinde) korunur dururlar. Onlara dünyâ hayâtında da, âhiret hayâtında da müjdeler vardır. Allâh’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” (Yûnus, 62-64) (Ebû Dâvûd, Büyû, 76/3527; Hâkim, IV, 170)

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir din kardeşini Allâh için sevmenin, Allâh’ın muhabbetine vesîle olduğunu şöyle ifâde buyurmuştur:


“Bir kimse, başka bir köydeki (din) kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek (ve sınamak) için onun yolu üzerinde (insan silüetinde) bir melek vazîfelendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek:

«–Nereye gidiyorsun?» dedi. O zât:

«–Şu köyde bir din kardeşim var, onu görmeye gidiyorum.» cevâbını verdi. Melek tekrar sordu:

«–O kardeşinden elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?» Adam:

«–Hayır, ben onu sırf Allah rızâsı için severim, onun için ziyâretine gidiyorum.» dedi. Bunun üzerine melek:

«–Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öyle seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın gönderdiği elçiyim.» dedi.” (Müslim, Birr, 38; Ahmed, II, 292)


Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“Yedi sınıf insan vardır ki Allah Teâlâ, onları hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde, kendi (Arş’ının) gölgesiyle gölgelendirir… (Bu sınıflardan biri de) birbirlerini Allâh için seven, bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki kişidir…” buyrulur. (Buhârî, Ezân, 36)

Böyle kâmil mü’minlerin din kardeşlerine duydukları muhabbetin temel gâyesi, Allâh’ın rızâsına erebilmektir. Din kardeşinin duâsından istifâde etmek, onunla ülfet ve ünsiyet kurmaktaki tek niyet, Allâh’a yakın bir kul olabilmektir.

Nitekim tasavvufta “yol kardeşliği” demek olan “ihvanlık” da; Allâh’a giden yolda yardımlaşmayı, dînî ve mânevî meselelerde birbirini desteklemeyi, kardeşinin eksikliğini telâfî etmeyi ve onun dert ortağı olmayı ifâde eder ki, İslâm kardeşliğinin çok ince ve derin bir hassâsiyetle yaşanmasıdır.

Hak dostu Bişr-i Hâfî Hazretleri, Esved bin Sâlim’i, Mâruf-i Kerhî Hazretleri’ne yollar. Esved bin Sâlim ona:

“–Bişr-i Hâfî seninle kardeşlik olmak istiyor. Bunu açıkça söylemekten çekindiği için, beni size gönderdi. Kendisini kardeşliğe kabûl etmenizi diliyor. Fakat kardeşlik haklarına lâyıkıyla riâyet edememekten çekiniyor.” der.

Bunun üzerine Mâruf-i Kerhî Hazretleri:

“–Ben kardeş olduğum kimseden gece-gündüz ayrılmak istemem.” deyip Allah için sevginin fazîletini anlatan birçok hadîs-i şerîf okur. Sonra da din kardeşliğinin mâhiyetini ve gerçek bir kardeşlik muhabbetinin nasıl olması gerektiğini şöyle îzah eder:

“–Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-,

Hazret-i Ali’yi kendine kardeş yapmakla, onu ilimde kendisine ortak etti. En sevimli kızını ona verdi. Şimdi sen şâhid ol, mâdem ki seni gönderdi; ben de onu Allah için kardeşliğe kabûl ettim. O beni ziyâret etmezse de, ben onu ziyâret ederim. Ona söyle, sohbetlerde buluşalım. Hâlinden hiçbir şeyi benden saklamasın, her hâlini bana bildirsin…”

İbn-i Sâlim, durumu nakledince Bişr-i Hâfî Hazretleri bundan gâyet hoşnud olur ve memnûniyetle kabûl eder.

İslâm Kardeşliği Daha Üstündür...

İslâm kardeşliği öyle ulvî bir bağdır ki, gelip geçici arkadaşlıklarla, hattâ ömürlük dostluklarla, dahası ana-babadan gelen kan ve nesep kardeşliğiyle bile kıyaslanamaz.

Târihte benzeri görülmemiş bir “uhuvvet, yâni kardeşlik” nizâmını insanlığa tebliğ etmiş olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:

“İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i kendime dost edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği daha üstündür.” (Buhârî, Salât, 80)


Yâni İslâm kardeşliği, dostluğun da zirvesini teşkil eder. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ki; Allah Rasûlü’nün “Yâr-ı Gâr”ı,1 üçüncüleri Allâh olan iki kişinin ikincisi, Sıddîk-ı Ekber!.. “Bütün kapılar kapansın yalnız Ebû Bekir’inki açık kalsın…”; “Ebû Bekir benden, ben de ondanım…” şeklinde nice peygamberî iltifata ve Allah Rasûlü’yle devamlı kalbî irtibat hâlinde olduğu için “nebevî esrârın en yakın mahremi” sıfatına mazhar bir sahâbî! Fakat Fahr-i Kâinât Efendimiz, bu azîz sahâbîsiyle olan dostluk mefhûmundan bile daha üstün tutuyor, İslâm kardeşliğini… Nitekim Hazret-i Ebû Bekir’in hayatında da İslâm kardeşliğinin zirve tezâhürleri müşâhede edilmiştir.

Nesep kardeşliği, bu dünyâya âit fânî ve izâfî bir keyfiyettir. Dünyaya gelirken ana-babamızı kendimiz seçmediğimiz gibi, kardeşlerimizi de kendimiz seçmedik. Bu hususta kula bir tercih hakkı tanınmamıştır. Fakat din kardeşlerimizin kimler olacağını seçmek husûsunda bizlere bir inisiyatif verilmiştir. Kişiye fayda verecek olan da, bu husustaki tercihlerinde alacağı isâbetli kararlardır.

Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurur:

“Bizim dost ve kardeşlerimiz, bize âile efrâdımızdan daha sevimlidir. Zîrâ âile efrâdımız, bizi dünyada anar. Fakat dostlarımız, mahşer yerinde bizi ararlar.” (İhyâ, c. II, sf. 437)

Muhammed bin Yusuf İsfehânî de şöyle buyurur:

“İnsanın çoluk-çocuğu, sâlih kardeşliği gibi nasıl olabilir? Çoluk-çocuk, mîrâsını alıp zevk ile yiyerek vakit geçirir. İyi kardeşlik ise mâtemini tutar, kabirdeki hâlini düşünür ve o toprak altında yatarken onun için hayır duâda bulunur.”

Görüldüğü üzere İslâm kardeşliğinin en mühim şartlarından biri de vefâdır. Yâni kardeşliğiyle hayatı boyunca muhabbeti devâm ettirmek, vefâtından sonra da âile efrâdı ve ahbâbıyla muhabbeti sürdürüp onu hayır duâlarla yâd etmektir.

Ensâr-Muhâcir Kardeşliği

Cenâb-ı Hak, gerçek İslâm kardeşliğinin nasıl olması gerektiğini anlamamız için, bizlere Ensâr ve Muhâcir kardeşliğini örnek gösteriyor. Onlara bakarak kendi hâlimizi mîzân etmemizi murâd ediyor.

Peygamber Efendimiz’in, Muhâcirlerle Ensâr arasında gerçekleştirdiği kardeşlik anlaşması, eşsiz bir fazîlet tablosudur. Öyle ki Ensâr, âdeta mal beyânında bulunarak bütün varlıklarını ortaya koymuş, Muhâcir kardeşleriyle eşit olarak bölüşmeyi göze alabilmişlerdir. Buna mukâbil, gönülleri birer kanaat hazînesi olan Muhâcirler de istiğnâ hâlinde:

“-Malın-mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfî!” diyebilme olgunluğunu göstermişlerdir. Din kardeşliğinin akrabâlık asabiyetini aşmasına dâir, nice ibretli misaller sergilemişlerdir.


____________________ ____________________

Toplumda madde-mânâ dengesinin mânâ aleyhinde bozulduğu, îman muhabbetinde hızlı erimelerin ve ruhlarda derin kırılmaların yaşandığı zamanlarda ise bu tablo çok daha vahim bir hâl almaktadır. Küçük hesaplar ve dünyevî menfaatler uğruna nice mü’minler arasına dargınlık, kırgınlık ve soğukluk girmekte; cehâlet, bencillik ve duygusuzluklar neticesinde İslâm kardeşliği zaafa uğratılmaktadır.

Halbuki hidâyet rehberimiz Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- mü’minlerin birbirlerini nefislerine tercih ederek samimî bir muhabbet iklîmi tesis etmelerini emretmektedir.

Fakat muhabbet de, kuru bir dâvâdan ibâret değildir. Kardeşinin derdiyle dertlenip sıkıntısını paylaşmadan, kusurlarını affedip fedâkârlık ve ferâgat göstermeden, gerçek mânâda muhabbetten söz edilemez.

Bu itibarla din kardeşliği, sırf sözde kalıp icraate geçmeyen muhabbet iddiâlarıyla değil, fiilî ve müşahhas muhabbet tezâhürleriyle yaşanabilir. Fiilî muhabbete muvaffak olabilen kâmil mü’minler, Efendimiz

-aleyhissalâtü vesselâm-’a kardeş olma müjdesine mazhar olanlardır.

Birgün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kardeşlerimizi görmeyi çok isterdim. Onları ne kadar da özledim!” buyurdu. Ashâb-ı kirâm:

“–Biz Sen’in kardeşlerin değil miyiz yâ Rasûlallâh?” dediler. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da:

“–Sizler benim ashâbımsınız, kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır.” buyurdular. (Müslim, Tahâret, 39, Fedâil, 26)

Allah Rasûlü’nün sevgisine ve “kardeşlerim” iltifâtına lâyık olabilmemiz için, ümmetin dertleriyle dertlenip din kardeşlerimizin hizmetinde bulunmamız zarûrîdir. Zîrâ kuluna hizmet, Allah Teâlâ’ya hizmet; ümmetine hizmet de Peygamber Efendimiz’e hizmet gibidir.

Rabbimiz, bizleri kardeşlik hukûkuna lâyıkıyla riâyet ederek kardeşlik mes’ûliyetinden beraat fermânı alabilen mes’ûd kullarından eylesin! Gönüllerimizi din kardeşliğinin feyz ve rûhâniyetiyle doldursun!

Âmîn!..

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 441
favori
like
share