Kibriyâ, büyüklük, Allahü teâlânın bir sıfatıdır, sadece Ona mahsustur. Çünkü hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ buyuruyor ki, kibriyâ, üstünlük ve azamet bana mahsustur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehenneme atarım, hiç acımam) buyurulmuştur.

Kibir, kişinin kendisini başkasından üstün görmesidir ve Allahü teâlâyı unutmanın alametidir. Hadis-i şerifte; (Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete girmez) buyurulmuştur. Ahmed bin Hanbel hazretleri de; "Kibir taşıyan kafada, akıla rastlayamazsınız" buyurmuştur.

Bunun için insan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indinde kıymeti o kadar yükselir. Kendine kıymet verenin, Allahü teâlâ katında kıymeti olmaz.

Allahü teâlâ, dinleri, bozuk âdetleri, çirkin modaları kaldırmak, nefs-i emmârenin benlik, izzet-i nefs çılgınlıklarını yatıştırmak için göndermiştir. Kibir çeşitlerinin en kötüsü, Allahü teâlâya karşı kibirli olmaktır. Nemrud böyle idi. Tanrı olduğunu ilan etti. Allahü teâlânın nasihat vermek için gönderdiği Peygamberi ateşe attı. Firavun da böyle ahmaklardan biri idi. Mısırda tanrılığını ilan etti. “Ben sizin güçlü tanrınızım” dedi. Allahü teâlâ, nasihat vermek için, Musa aleyhisselamı gönderdi fakat inanmadı. Bunlar gibi, her asırda böyle ahmaklar gelmiştir.

İmam-ı Gazâli hazretleri buyuruyor ki:
“Kalb, meleklere mahsus bir evdir. Gadap, şehvet, haset, kibir gibi kötü sıfatlar, uluyan köpek gibidirler. Köpeklerin bulunduğu yere melekler girmez. Hadis-i şerifte, (Köpek ve resim bulunan eve melekler girmez) buyuruldu. Bu hadis-i şerifteki evin kalb olduğunu ve köpeğin de, kötü huylar demek olduğunu söylemiyorum. Açık manâlarına inanmakla beraber, yukarıdaki manâları da ilave ediyorum.”

Kibrin zararını bilmeyen kimse için âlim demek, yalan olur. İnsanın ilmi arttıkça, Allahü teâlâdan korkması artar. Günah işlemeye cesaret edemez. Bunun için, Peygamberler, tevazu sahibi idiler. Allahü teâlâdan çok korkarlardı. Kendilerinde kibir ve ucub gibi kötü huylar hiç yoktu.

Küçüklere, fâsıklara ve fâcirlere karşı da kibirli olmamalıdır. Yalnız, kibirliye karşı tekebbür etmek lazımdır. Bir âlim, cahili görünce, “Bu, bilmediği için günah işliyor. Ben ise, bilerek işliyorum” demelidir. Bir âlimi görünce, “Bu benden daha çok biliyor ve ilminin hakkını veriyor. İhlâs ile amel yapıyor. Ben böyle değilim” demelidir. Kendinden daha yaşlı bir kimseyi görünce, “Bu benden daha çok ibadet etti” demelidir. Gençleri görünce, “Bunların günahı az, benim günahlarım çok” demelidir. Kendi yaşındakileri görünce, “Günahlarımı biliyorum, onun ne yaptığını bilmiyorum. Bilinen kötülükleri tahkir etmek lazımdır” demelidir. Bir bid’at sahibini veya kâfiri görünce, “İnsanın hâli son nefeste belli olur. Acaba benim hâlim ne olacak” demeli, bunlara da tekebbür etmemelidir. Fakat, bunları sevmemelidir.

Resulullah efendimiz, Medine’nin Baki kabristânına gidiyordu. Birkaç kişi görüp, arkasından geldiler. Durarak öne geçmelerini emir buyurdu. Arkalarından yürüdü. Sebebi sorulduğunda; (Ayak sesini işittim. Kalbime kibirden bir zerre gelmemesi için böyle yaptım) buyurdu. Kendisine kibir gelmez. Eshabına ve ümmetine ders vermek için böyle yaptı.

Ebü’dderdâ hazretleri buyurdu ki:
“Kibirli kimsenin arkasında yürüyenlerin sayısı arttıkça, bunun Allahü teâlâdan uzaklaşması da artar.”

Üzerinde hakkı bulunanları, yani tanıdıklarını ziyaret etmemek, kibir alametidir. Yanına başkasının oturmasını istememek ve hastalarla birlikte oturmamak, evinin işini yapmamak, evine lazım olan şeyleri satın alıp evine getirmemek ve kullanılmış elbisesini tekrar giymek istememek, hep kibir alametidir. İş başında iş elbisesi giymek istememek de, böyledir. Fakirlerin davetine gitmeyip, zenginlerin davetine gitmek de tekebbürdür. Akrabasının ve çocuklarının muhtaç oldukları şeyleri temin etmemek ve doğru sözü kabul etmeyip münakaşa etmek, kusurunu, kabahatini bildirenlere teşekkür etmemek, herkesin yanında olursa riyâ olur. Hem yalnız iken, hem de başkalarının yanında yaparsa, kibir olur.

Medine vâlisi olan Ebu Hüreyre hazretleri, odun demeti taşıyordu. Muhammed bin Ziyâd hazretleri, bunu tanıyarak, yanındakilere, “Yol verin, emir geliyor” dedi. Gençler vâlinin böyle tevazuuna hayret ettiler. Hadis-i şerifte; (Önceki ümmetlerde kibir sahibi birisi, eteklerini yerde sürüyerek yürürdü. Gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, yer bunu yuttu) buyuruldu.

Abdullah bin Selam hazretleri, sırtında odun demeti taşıyordu. Bunu görenler, “O kadar çok malın, paran var iken, niçin bu zahmeti çekiyorsun” dediklerinde, “Nefsimi kibirden kurtarmak için” cevabını vermişlerdir. İmam-ı Zeynelabidin hazretleri; “Kibir sahipleri benim çok garibime gidiyor. Kendilerinin bir damladan meydana geldikleri, sonra da çürümüş, kokmuş leş olacaklarını bildikleri halde yine de kibirlenirler; bunlar neyine güvenirler!” buyurmuştur.

Mal, mülk, gençlik, güzellik, makam, hep geçicidir ve birer emanettir. Onun için:
Mâl-ü mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi?
Bir muhâlif yel eser, savurur harman gibi!

alıntıdır

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 405
favori
like
share
KaRaKıZ Tarih: 04.02.2009 10:03
Mal, mülk, gençlik, güzellik, makam, hep geçicidir ve birer emanettir

Allah razı olsun ablam:45: