[color="#b4b5a3"]Akşam oldu. Komşu evlerin çocukları gülüşerek döndüler oyundan. Çalışma odamın kapısını araladım, kızımın izlediği çizgi filmin sesi geliyor. Bense Müzeyyen Hanım dinliyorum. Huzurlu akşamları onun sesiyle onurlandırmak hoşuma gidiyor...

“Sen yoksun ya yanımda, bu âlemden bana ne” diyor...

“Laliiiiş” diye sesleniyorum kızıma. İkiletmeden pıtır pıtır koşarak geliyor. “Efendim anne” diyor kapıdan merakla bana bakarak. “Mert aramış seni, öyle mi” diye soruyorum. “Evet” diye kafasını sallıyor. Utangaç, tatlı mı tatlı bir gülümseyiş var yüzünde. “Bana bir bardak su verebilir misin peki” diye soruyorum. Yine pıtır pıtır koşarak mutfağa gidiyor. Öğrendiğini öyle güzel uyguluyor ki, dantel örtülü el kadar küçük tepsinin üzerindeki bardağı tek damla dökmeden getiriyor. O artık “kocaman” oldu. Kocaman oldu da birinci sınıf yarı yıl tatiline girerken Mert’e ev telefonunu veriyor.

***


Mert ilk aradığında biraz sinirliydi. “Kimsin” diye sordu bana telefonu açar açmaz.

“Sen kimsin” dedim ben de. “Ben Mertim. Lal’i istiyorum. Söyle kimsin” dedi. Eh, ben de kız anasıyım. Hem ara, anneye çıkış hem de kızı ikinci cümlede iste. Yok artık! Beni on yedi yaşıma kadar kimse arayamamıştı ayrıca.

“Ben de Lal’in annesiyim. Önce kendini güzelce tanıt bakalım Mert. Sonra da bir sor bakalım ben müsait miyim, Lal müsait mi?” dedim. Mert fazla uzatmaktan yana değildi “Müsait misin??!!” diye bağırdı. Ben de Lal’i çağırdım. Laliş telefonu alıp odasında konuşmayı tercih etti.

“Niye aramış Mert seni” diye sordum. “E, numaramı vermiştim arayacak tabii anne, araması lazımdı” dedi.

Allah Allah...

Mert ertesi gün aradığında oldukça tedirgindi. “Merhaba ben Mert. Lal’i arayabilir miyim? Arasam mı? Aradım şimdi. Arayabilir miyim?” diye arka arkaya sıraladı.

***


Daha adını bile koyamadıkları bir duygunun heyecanı içindeler. O telefon nasıl sevindirebilir ki yedi yaşına henüz basmış bu küçük insanları? Kızıma baktıkça bazı duyguların insanın hücresiyle birlikte dünyaya geldiğine inanıyorum. Öğrenilebilir şeyler değil bunlar, hayır...

Müzeyyen Hanım “Bu dünyada sevmeyen ya deli ya divane” diyor tam da ben bu satırı yazarken, şaka gibi...

O telefonu beklemek... Nasıl güzeldir. Telefon çalışıyor mu diye sık sık ahizeyi kaldırıp sanki görülebilir bir şeymiş gibi bakmak, her telefon sesine acaba o mudur diye koşmak, o olmayan herkese sinirlenmek, umudu giderek kaybetmek; tam, bitti artık, kesin aramaz denilen o anda, beklenmedik bir vakitte geliveren o telefonda kalbinin ağzından çıkacağını sanmak...

İlişkinin kendisinden çok daha güzel değil miydi? Aşkı yaşamak değil de beklemekti esas olan. Ve Allah’ım âşık olmak için bir bakış yeterdi...

Kızım da kendisi öğrenecek ne çare...

Güzel, sakızlı bir Türk kahvesi iyi gider şimdi. Müzeyyen Hanım yeni bir şarkıya geçti... “Akşam oldu, hüzünlendim ben yine...”


İclal Aydın..

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 404
favori
like
share
Sylar Tarih: 06.02.2009 13:56
Aşk gerçekten beklemek mi acaba?...

Ve kesin birşey. Öğrenilen birşey değil.