Üst üste kilitlerle, çelik kapılarla kilitli evlerimiz. Almadan vermeye kilitli ellerimiz. Güzel bir söze, bir tebessüme, bir selama kilitli dudaklarımız.
Gözyaşlarına kilitli gözlerimiz.


Bir hastaya, bir yaşlının ayağına varmaya kilitli ayaklarımız.


Yollarımız, yönlerimiz kilitli. Ufku göstermiyor pusulamız. Çünkü gönlümüz kilitli. Kalbimize nicedir üst üste kilitler vuruldu. Her kilitle kendimize daha bir yabancılaşıyor, kendimizden daha bir uzaklaşıyoruz. Her kilitle daha bir ağırlaşıyor, hareket edemiyoruz. Ömrümüzü nefes alıp vermeden sürüklüyoruz.


Bir çocuk, yolumuzun üzerinde her sabah mendil satmaya çalışıyor. Dönüp bakmıyoruz. Çıplak ayaklarını, soğuktan kızarmış ellerini görmüyoruz. Bir ihtiyar sessizce ayrılmış aramızdan. Sahipsiz bir mezar taşına isim yazılmış bugün. Umursamıyoruz. Bir zamanlar dallarına salıncak kurduğumuz çınar ağacı görünmüyor. Aramıyoruz.


Yanıbaşımızdaki çocuk, çocuğumuz bizden ayrı büyüyor. Etrafımızda dolanıyor, yaramazlık yapıyor. İlgilenmiyoruz. Masum haşarılıklarına gülemiyoruz. Meraklarını önemsemiyor, sorularını cevaplamıyor, geçiştiriyoruz.


Sulamayı unutuyoruz. Saksımızda menekşe soluyor. Ve köşelere yapay çiçekler konduruyoruz. Yapay bir hayat. Günler, aylar, mevsimler geçip gidiyor. Ne bahar bir ışıltı konduruyor yüreğimize, ne dökülen yapraklar bir hüzün bırakıyor gönlümüze. Mevsimler yalnızca üşütüyor ve yakıp kavuruyor.


Yanıbaşımızdaki çocuk bir sabah perdeleri açıyor, etrafı bembeyaz buluyor. Heyecanlanıyor, içi içine sığmıyor. Koşmak, karlarda yuvarlanmak istiyor. Tek bir kelime savuruyoruz yüzüne: Üşürsün! Soğukluğumuzdan kelime üşüyor. Bilemiyoruz, karlar bizim kadar üşütemez. Fırtınalar bizim kadar uzağa savuramaz, sel suları sürükleyemez bilmediği kıyılara. Soğukluğumuz üşütüyor, kendimize ve hayata ilgisizliğimiz, duyarsızlığımız çocuğu savuruyor bizden ve kendinden uzaklara.


Hayat hep ırağımızda, elimizin değmediği, terimizin akmadığı yerlerde yeşeriyor. Sonbaharda göçen kuşlar göğümüzden ıramıyor, dökülen yapraklar dallarımızdan düşmüyor. Güneş her sabah bizimle doğmuyor, gece bizimle çöküvermiyor şehrin üstüne.


Ve çocuk bize ulaşamıyor, kilitlerimizi kıramıyor, duvarlarımızı yıkamıyor. Güneş girmeyen, soğuk işlemeyen bir hücredeyiz. Rahatız. Çünkü ne hüzünlüyüz, ne de sevinmek sevindirmek için bir telat.m.z var. Rahatımız kaçmasın, konforumuz yerinde olsun yetiyor. Hayat bize dokunmasın. Üzmesin de mutlu etmese de olur...


Oysa hüzünler de sevinçler kadar emek istiyor. Nefes alıp vermek emek istiyor. Lâkin biz mutlu olmak için kımıldamıyoruz ki biraz hüzne emek verelim. Hücremizde rahatız. Çünkü orada kendimiz de yokuz. Kendi sevinçlerimiz, kederlerimiz, heyecanlarımız yok. Hep bilmediğimiz bir yerlerde yaşanan acılara; uzaktakilerle, başkalarıyla, herkesle ah-vah ediyor, başkalarının başarılarıyla coşuyoruz. Çünkü başkalarının acıları geceleri uykumuzu kaçırmıyor.


Başkalarının başarıları için harekete geçmek, rahatımızı bozmak zorunda kalmıyoruz. O acıları hissetmiyor, yalnızca seyrediyoruz. O an herkesle birlikte şöyle bir üzülüyor, sonra o kederlere sırtımızı dönüveriyoruz. Öyle ya, o acıları herkes çoktan unutmuştur. Şimdi, uzaklarda başka şeyler başlamaktadır ve uzaklarda herşey ne kadar da hızlıdır.


Derdi olmayan, kederlenemeyen bir insan kime üzülebilir? Sevinemeyen bir insan kimi mutlu etmek isteyebilir?




Yanıbaşımızdaki çocuk kendi halinde büyür. Onun başarıları ancak başkaları gündemde olduğunda önem kazanır. Fakat bunu bilmez, anlamaz çocuk. Sevinelim, telaşlanalım ister. İlgimizi çekmeyi, bir işe yaramayı dener. Bir bardak kırar, bir vazo devirir. Çırpınışını görmez, yalnızca kızarız. Yine de anlamaz. Yine de ümitlidir, sırılsıklam aç bir kedi yavrusunu kucaklayıp eve getirirken.


Çocuklara kızarız. Çünkü onlarda hayattan kalan herşey bir yitiğimizi ortaya çıkarır. Onların asıllarına sadık kalışları kendimize ne kadar yabancılaştığımızı resmeder. Böyle bir aynada kendimizi seyretmek istemeyiz. Aynaları kırarız, kedi yavrusunu evden kovarız. Herkes hayata yabancılaşsın isteriz. Dünya yabancılaşsın. Aynalar olmasın, hayat değişmesin, yaşamasın, dünya dönmesin.


Fakat insanların durması dünyayı durdurmaz. Dünya döner, zaman değişir, çocuklar büyür. Biz ihtiyar oluruz. Elimiz öpülsün, başımız okşansın, sözümüz dinlensin isteriz. Halimizi, hatırımızı sorsunlar isteriz.


Ellerimiz titrese, gözlerimiz görmese de bir işin ucundan tutmak isteriz. Bir bardak kırarız, bir vazo deviririz. Bir teselli sözü, biraz şefkat beklerken otur oturduğun yerde!diyen sert bir bakışla karşılarız. İncinir, üzülürüz. Çünkü kilitler şimdi kırılmış, duygularımızın bağı ancak çözülmüştür. Duvarlar ancak yıkılmıştır. Ve dünya ne kadar da değişmiş, ne kadar bozulmuştur.


Halbuki dünya yalnızca dönmüştür. Hayat uzaklarda bir yerlerde yeşermiş, yine uzaklarda bir yerlerde solmuştur. Bir ömür peşimiz sıra sürüklenmiştir. Bir zamanki küçükler büyümüş, etrafımızda birden yabancı yüzler belirivermiştir. Çünkü gönlüne kilitler vurulu bir dünyada büyümek yabancılaşmaktır.


alıntı...

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 277
favori
like
share
Sylar Tarih: 06.02.2009 13:50
Ne ekersen onu biçersin... Yada kocaman bir kısır döngü mü ?

İnsanı okurken düşündürüyor.