Mağara duvarına resim yaparak daha iyi anlaşıyorlardı sanırım.

Kimsenin kimseyi anlamadığı, anlayamadığı, anlamak istemediği günler yaşıyoruz.

Kimse kimseyle konuşamıyor. Siyasetçiler, aile bireyleri, eşler, sevgililer, akademisyenler, tarihçiler, gazeteciler...

Gökçek-Kılıçdaroğlu tartışmasından utandım. Sıkıldım. Gökçek bağırınırken, Dündar üst tona çıkmaya çalışırken kapattım televizyonu.

Gazete okumaktan, kanallar arasında dolaşırken rastladıklarımdan, herkesin herkese akıl öğrettiği, yukarıdan baktığı, burun kıvırdığı yorumlardan, yalancılardan da çok usandım artık.

Eşit olmayan koşullarda, eşit olmayan sıkletlerde dövüşen “taraf”lardan da...


Bir restoranda yemek yerken ya da kahve içerken hiç konuşmayan bir çift gördüğümde anlıyorum hemen onların evli ya da uzun zamandır beraber olduklarını. Uzun uzun susuyorlar çünkü. Başka noktalara, uzaklara, boşluklara odaklanıyor bakışları. Sonra “kalkalım mı” diyor ikisinden biri, hesap ödüyor ve muhtemelen evlerinde, odalarında, yataklarında susmaya gidiyorlar. Yol boyu konuşmadıkları gibi hayat boyu konuşmadan bir beraberlik götürecekleri kesin...

Bastırmak, susturmak, korkutmak için üst perdeden, yüksek tondan, çirkin lügattan konuşanları görünce de anlıyorum hemen asıl kaybeden duruyor karşımızda. Asıl çaresiz, asıl yetersiz o aslında. Bu bazen bir çocuğun tepesindeki ebeveyn olabiliyor, bazen bir profesör, bazen bir belediye başkanı bazen de bir kabine üyesi... Bu tonla çok yaşamayacağını da tahmin ediyorum...



Geçen gece İzzet Çapa çıkmış Okan Bayülgen’in programına. Haberim olsa İstanbul’u ekibiyle birlikte uluslararası hoşlukta ve başarıda mekânlara kavuşturan, yaptığı her işi çok sevdiğim bu çok başarılı genç adamı Okan Bayülgen’e rağmen mutlaka izlerdim. Gazetede okuduğuma göre Bayülgen konuğunu yine konuşturmamış. Kendisinden kimseye fırsat kalmayınca “çok konuştuğum için eleştiriliyorum evet” demiş program sonunda.

Türkiye’nin yüzleri içimizi de belirliyor aslında böyle.

Biz gerçek anlamda sohbet edemiyor, diyalog geliştiremiyoruz ne yazık ki...

İnsanları konuşturmakla görevli kişiden başlayarak işte hepimizin hemen her gün her olayda gördüğü gibi kimsenin kimseyi dinlemeye tahammülü yok... Herkes kendisine, kendi biriktirdiğine öyle sevdalı ki...

Konuşmanın yarısı dinlemektir. Dinlemek!

Karşımdaki ne diyor, ne demek istiyor ve ben ne anlıyorum?

Dinlemediğimiz için anlamıyor ve bağırıyoruz. Bir bağırış çığırıştır gidiyor...


Bir arkadaşım, çocuğu geç konuştuğu için telaş etmişti vaktinde. Doktorlara taşınmış “bu çocuk konuşmuyor” diye ağlamıştı. Testleri temiz, gelişimi normal görünen çocuk için doktor anneye şunu söylemişti: “Onunla konuşun. Tane tane, tek tek, uzun uzun anlatın. Çünkü duyuyor ve anlıyor. Sonunda sizi tekrar edecektir.”

Kendini ifade etmeyi öğrenememiş bir toplumun bir de dinleme özürlü çocukları olarak bağırıp duruyoruz ama kim anlıyor kim dinliyor belli değil. Biz böyleyken bizden sonrakiler nasıl gelecek dersiniz?

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 425
favori
like
share