iki yoksul oduncu varmış. Bu oduncular ormandan geçerek evlerine gidiyorlarmış. Hava çok soğukmuş. Ormandaki hayvanlar soğuktan ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Hal böyleyken bizim iki oduncu, yerdeki karları çiğneyerek yürüyorlardı. Kimi zaman rüzgar dalları kımıldatıyor, dallarda biriken kar öbekleri oduncuların üstüne yığılıyordu. Bir ara yollarını yitirdiklerini sanarak büyük bir korkuya kapıldılar... Karın, içinde yatıp uyuyanlara karşı ne kadar acımasız olduğunu biliyorlardı.. Sonunda kendi köylerini gördüler. Köylerine yaklaştıkları için çok sevinen iki oduncu bir den yoksulluklarını anımsadılar ve hüzün tüm benliklerini kapladı.

Oduncunun biri:

Niye seviniyoruz ki... Ölsek . daha iyi. Sevinmek bizim gibi yoksulluk içinde yaşayanlara göre bir şey değil. Zenginlere özgü bir duygudur: sevinç... Keşke soğuktan donsaydık, ya da vahşi hayvanlar tarafından parçalansaydık, dedi, Öbür oduncu:

Haklısın, dedi. Kimine az, kimine çok düşüyor. Dünyada bolca haksızlık vur. Ancak bu haksızlık eşit dağılmamış. Oduncular hallerinden böyle . yakınırlarken çok tuhaf bir şey oldu. Parlak bir yıldız, hızla Bulutrak gökyüzünden yere düştü. Düşerken oduncuların yanından hızla kaymış, az ötedeki söğüt ağaçlarının dibine düşmüştü

Oduncular sevinçle onun düştüğü yere koştular. Orada değerli hazineler bulacaklarını umuyorlardı. Ancak bula bula mışıl mışıl uyuyan, güzel bir’ bebek buldular. Bebek, altından yapılmış bir pelerinle sarmalanmıştı.Odunculardan biri:

- İte, bir kez daha umutlarımızın acı sonunu yaşadık. Çocuk dediğin şey insana ne yarar Sağlar ki? Biz çocuğu bırakıp gidelim. Bizler çok yoksul kişileriz.Kendi çocuklarımıza bile güçlükle bakıyoruz, dedi.Öbür oduncu buna karşı çıktı:

- Kesinlikle olmaz. Bu küçücük bebeği karların içinde bırakıp, donmaya kurda kuşa parçalatmaya bırakamayız. Küçücük bebeği ölüme terk etmek korkunç bir kötülüktür. Ben de çok yoksulum ve bir sürü çocuğum var. Tencerem çoğu zaman boş kalıyor, ocağımdaki ateş sık sık sönüyor. Yine de bu çocuğu eve götüreceğim! Karım seve seve ona da bakar. İyi yürekli oduncu, çocuğu pelerine sıkıcı sürdü ve köyün yolunu tuttu, Onun ardından giden arkadaşı, onun aptalca atan yufka bir yüreği olduğunu düşünüyordu.

Köye vardıklarında odunculardan biri:

Çocuğu sen alıyorsan pelerinini de bana vermelisin. Birlikte bulduğumuz şeyleri, paylaşmamız gerekir, dedi. Öbür oduncu:

- Olmaz öyle şey, dedi. Pelerin . ikimizin de değil. 0, bebeğin pelerini.Oduncunun karısı, kocasını sevinçle karşıladı. Sırtındaki odunları aldı. Ancak oduncu içeri adım atmadan önce karısına:

- Ormanda bulduğum bir şeyi sana getirdim, dedi. Kadın, yarı boş olan evine bir eşya, ya da kendisine bir giysi geldiğini sanarak sevinmişti. Ancak pelerinin içinde mışıl mışıl . uyuyan bebeği görünce çığlığı kopardı.

- Ah, benim yufka yürekli kocam. Kendi çocuklarımıza bile güç lükle bakıyoruz. Sen de tutmuş yeni bir çocuk getiriyorsun. Bu çocuk belki de bize uğursuzluk getirir... Kadın ateş püskürüyordu. Oduncu kararlıydı:

- Yanılıyorsun hanım. Bu bir Yıldız çocuk...

Sonra karısına çocuğu nasıl bulduğunu anlattı.

Ancak kadının öfkesi bir türlü yatışmıyor: “Bu sefil yaşantıyı sürerken bir de başkasını çocuğuna mı bakacağız?” diye bağırıyordu.

Oduncu sakin bir halde:

- Tanrı kuşları bile gözetip, doyurur, diye karşılık verdi. Karı sı:

- O halde kuşlar neden açlıktan ölüyor, diye bağırdı. Oduncu karşılık vermedi ama eşikten içeri adım da atmadı.

O sırada ormandan beri gelen soğuk rüzgar açık kapıdan içeri girdi.

Kadın.

- Kapıyı kapasana! İçeri soğuk rüzgar girdi, üşüyorum, dedi.

Oduncu:

- Katı yürekli insanların yaşadığı yerlerde hep soğuk rüzgarlar eser, diye karşılık verdi.

O anda kadının gözleri yaşlarla dolu. Oduncu hemen içeri girip çocuğu karısının kucağına verdi. Kadın, çocuğu öperek en küçük çocuğunun yanına yatırdı. Sabahleyin, oduncu çocuğun pelerinini ve boynundaki değerli zinciri sandığa koydu.

Böylece Yıldız çocuk, oduncunun çocuklarıyla birlikte büyüdü. Çocuk gittikçe güzelleşiyordu. Köylüler onun güzelliğine hayran olmaktan kendini alamıyordu. Gel gör ki güzelliği onun başına dertti. Çocuk gittikçe kibirli, acımasız, bencil biri haline geliyordu. Oduncunun çocuklarını ve köylü çocuklarını aşağılıyor, onlara:

“Siz benim uşaklarımsınız. Ben yıldızlardan gelme bir çocuğum!” diyordu.

Yoksullara hiç acımıyordu. . Hasta ve sakatlardan nefret ediyordu. Çocuk, güzelliğe tutkundu. Herkesin çirkin bir yanını bulup, alay etmek en sevdiği eğlenceydi. Sık sık bahçesindeki kuyuya eğilip bakıyor, sudaki aksine hayran oluyordu. Oduncuyla karısı onu azarlıyor: “Biz sana acıdık, evimize aldık. Bunun için seni aşağılamadık ve alay etmedik.” diyorlardı.

Oduncuyla karısı Yıldız çocuğa sık sık öğütler veriyor, acınacak durumda olanlara, kötü davranmamasını söylüyordu. Bu dün yayı Tanrı’nın yarattığını; bütün canlıların değerli ve yaşama hak kına sahip olduğunu anlatıyordu. Ona:

- Tanrı’nın yarattıklarına acı çektirme hakkına kimse sahip değildir, diyordu. Ancak Yıldız çocuk bütün bu sözlere burun kıvırıyor, öğütlere kulak asmıyordu. Hemen arkadaşlarının yanına koşuyor, onlara önderlik yapıyordu. Arkadaşları Yıldız çocuğun üs tün özelliklerini fark ettikleri için, hep onun peşinden giderlerdi. İçlerinde en çevik ve becerikli olan, en güzel flüt çalan ve en güzel dans eden oydu. Arkadaşları o ne emrederse onu yapıyorlardı. Böylece, hayvanları, yaşlıları, sakatları taşlamaya, onlara zarar vermeye başladılar. Kötülük yaptıkça neşelenir oldular. Sonunda Yıldız çocuğun emirlerine uya uya köy çocuklarının tamamı acıma sız oldu.

Bir gün köye yoksul bir dilenci kadın geldi. Üstü başı berbat bir haldeydi. Ayakları, uzun süredir yürüdüğü için kanlar içindeydi. Dinlenmek için ağacın altına oturdu.

O sırada onu gören Yıldız çocuk, arkadaşlarına:

- Bakın! Şurada pis, iğrenç bir dilenci karı oturuyor, gidip onu taşlayalım... Çocuklar, dilenciyi taşlarken, zavallı kadıncağız Yıldız çocuğa korku dolu gözlerle bakıyor, gene de bakışlarını ondan kaçırmıyordu

Bu sırada olanları gören oduncu, koşarak Yıldız çocuğu azarladı.

- Dur bakalım! Sen . ne kötü çocuksun böyle... Kimseye acımı yorsun. Bu zavallı kadına neden taş atıyorsun...

- Sen benim babam değilsin! Benim işime karışamazsın! Oduncu:

- Haklısın, dedi. Seni o gece ormanda bulduğumda sana çok acımıştım. Bu sözleri işiten ihtiyar kadın, oracıkta bayılıverdi. Oduncu, onu kucaklayıp eve götürdü. Kadın . ayılınca, oduncunun karısı güzel bir sofra kurdu. Ancak, yaşlı kadın hiçbir şey yemedi. Titrek bir sesle oduncuya sordu:

- O çocuğu ormanda, bundan on yıl önce mi buldun? Üzerinde altından bir pelerin, boynunda da kehribardan bir zincir mi vardı?

Oduncu:

- Evet, dedi. Onu . ormanda altın bir pelerin içinde buldum.

Boynunda da kehribar bir zincir vardı. Sonra da pelerinle kehribar bir zinciri sandıktan çıkararak kadına gösterdi. Kadın sevinçten ağlamaya başladı. Boğuk bir sesle:

- Bu çocuk benim oğlumdur. Onu ormanda yitirmiştim. Ne olur onu buraya çağır. Onu bulmak için bütün dünyayı dolaştım.

Oduncu hemen dışarı çıktı. Yıldız çocuğu çağırdı. Ona:

- İçeri gir, annen orada seni bekliyor, dedi.

Yıldız çocuk sevinçle eve girdi. Ancak orada bekleyen dilenci kadını görünce burun kıvırdı.

- Annem nerde? Burada iğrenç dilenci kadından başkası yok, diye bağırdı. . Kadın:

- Ben senin annenim diye yanıt verdi. Yıldız çocuk öfkeyle:

- Ben senin oğlun olamam. Sen, sefil bir dilencisin. Şu kılığına bak! Paçavralara bürünmüşsün. Şimdi hemen buradan git. O iğrenç suratını görmek istemiyorum, diye bağırdı. Kadın, hıçkırarak anlatısına başladı:

- Dinle yavrum. Sen benim ormanda doğurduğum küçük oğlumsun. Haramiler seni benden çaldılar, sonra seni ölüme terk ettiler. Seni görünce hemen tanıdım. Yalvarırım benimle gel... Seni bulmak için bütün dünyayı dolaştım. Senin sevgine gereksinmem var. Gel gör ki Yıldız çocuk bu sözlerden hiç etkilenmedi. Ona sırtını döndü. Kadın acı acı ağlıyor, gözlerinden yaşlar sel gibi boşanıyordu.Yıldız çocuk, kadına hain bir bakış atarak konuşmaya başladı:

- Gerçekten annemsen keşke buraya gelip beni utandırmasaydın. Ben hep bir Yıldız çocuk olduğumu sanırdım. Bir dilenci çocuğu olmak çok kötü. Git buradan! Bir daha da gelme... Kadın yal varmaya başladı:

- Ne olur yavrum. Hiç değilse, gitmeden önce beni öpemez mi sin? Seni bulabilmek için öyle acılar çektim ki... Yıldız çocuk kadına aşağılayıcı bir bakış fırlatarak:

- Öyle iğrençsin ki senin yerine bir kurbağayı öpmeyi yeğlerim, dedi Böylece kadıncağız ağlayarak evden çıktı ve hıçkırarak ormana daldı Yıldız çocuk hemen bahçedeki kuyusuna koştu Kuyuya eğilip sudaki aksine baktı. Bir de ne görsün? Gerçekten de iğrenç bir haldeydi. Yüzü bir kurbağaya benzemişti, bedeni de yılan gibi pullu bir kabukla örtülmüştü. Yıldız çocuk korkuyla ağlamaya başladı. Kendi kendine bağırdı:

- Günah işledim. Annemi koydum ve acımasız davrandım ona. Şimdi onu aramaya gideceğim. Gerekirse dünyanın her yerini dolaşacağım. Böylece Yıldız çocuk yollara düştü. Hep annesinin adını seslendi. Ancak hiç yanıt alamadı. Hayvanlara sordu: “Annemi gördünüz mü?” diye. Ancak onlara şimdiye değin öyle kötü davranmıştı ki, hiçbiri ona yanıt vermedi. Bunun yerine korkuyla yuvalarına saklandılar. Yıldız çocuk hatasını anlamıştı ama çok geç olmuştu.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 975
favori
like
share