1780'li ve 1790'lı yıllarda, Akdeniz hala bir Türk Gölü iken ABD yolcu ve yük gemileri, Akdeniz limanlarına uğrayabilmek için Osmanlı Devleti'ne haraç vermiştir. Bu ABD'nin tarihinde verdiği tek haraçtır. Bu haraçla ilgili anlaşma, Osmanlı Devleti ile ABD Hükümeti arasında imzalanmıştır. Anlaşma metni , "Türkçe" olarak yazılmış ve imzalanmıştır. Bu metin; ABD'nin tarihinde önemli bir yer tutmaktadır.Çünkü bu metin, ABD'nin yabancı bir ülke ile yalnızca o ülkenin(Osmanlı Devleti) dilinde yaptığı tek anlaşmadır.

ABD'nin Osmanlı Devleti'ne 1800 yılında ödediği haraç miktarı 2 milyon dolar olup, ABD'nin 1800 yılındaki toplam geliri 10 milyon dolardır.Yani ABD, 1800 yılında toplam gelirinin 1/5 'ini Osmanlı Devleti'ne haraç olarak vermiştir.
İşte ABD denilen toplama ülke ile Osmanlı Devleti arasındaki küçük bir ayrıntı.


“Memâlik-i Müctemi’a-i Amerika Devleti”.


Amerika Birleşik Devletleri’nin resmi ismi, Başbakanlık Arşivi’ndeki 1830 tarihli bir belgeye bu ilginç terkiple yansımış.[1] ([Only Registered Users Can See Links]_ftn1) Ve biliyoruz ki, 1830 yılı, Osmanlı-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuş, ısrarlı ricaları üzerine ABD, Osmanlı Devleti tarafından “en ziyade müsaadeye mazhar” devletler listesine dahil edilmişti. Bundan sonrasını biliyorsunuz büyük ölçüde.

Ancak bu yazıda sizi biraz daha eskilere götüreceğim; ABD ile Osmanlı Devleti’nin koruyucu şemsiyesi altındaki Cezayir ve Trablus beylikleri arasındaki ilk “terör” savaşının ilginç hikâyesine. Bu savaşta saldıran taraf Amerika’ydı ama kolay lokma zannettiği “Barbar korsanları”ndan bakın nasıl bir “Osmanlı tokadı” yedi. Görelim.
Amerika’nın korsanlarla imtihanı

Malum, Amerika bir İngiliz sömürgesiydi. Bağımsızlığa giden yol, 5 Mart 1770’de İngiliz askerlerinin Boston halkına karşı gerçekleştirdikleri kanlı katliamla yayılma istidadı gösterdi ve 1775 yılında bağımsızlık savaşı patlak verdi; 1783’de imzalanan barış antlaşması ise bağımsızlığın tescili oldu. Tabiatıyla Osmanlı-ABD ilişkileri de ancak bu tarihten itibaren başlamış oluyordu.

O devirde “korsanlar”, denizlerin görünmez hâkimleriydi. Özellikle de otoritenin zayıfladığı dönemler, denizleri korsanların cirit attığı kanunsuz arenalar haline getiriyordu. Onların çöplüklerinde izinleri olmadan gemi yüzdürmek, kelimenin gerçek anlamıyla “kaşınmak” anlamına geliyordu.

Tarih büyük ölçüde Batı-merkezli yazıldığı için korsanlık denildiği zaman yalnız Berberi korsanlarının adları anılır ve ne İspanyol, ne İtalyan, de İngiliz korsanlarından söz edilir. Ancak korsanlık, savaşın tabii bir uzantısıydı o devirlerde; ve Amerikan bağımsızlık savaşında Amerikalı korsanların İngiliz gemilerine verdiği zayiat, öyle unutulur cinsten değildi. Demek ki, korsanlığı o dönemin bir deniz realitesi olarak düşünmekte fayda var. Nitekim tarihçi Fernand Braudel, aşağıdaki sözleriyle korsanlığın bizim bilmezden geldiğimiz bu “yasal” boyutuna güçlü bir ışık tutmaktadır:[2] ([Only Registered Users Can See Links]_ftn2)

Korsanlık, ya biçimsel bir savaş ilânıyla veya mühürlü mektuplarla, pasaport, görev veya Talatlarla böyle kılınan meşru savaştır. Bu farkına varışlar bize ne kadar garip görünürse görünsün, korsanlığın “yasaları, kuralları, canlı adet ve gelenekleri” vardır.

İşte bu “yasal” korsanlığı işine geldiği zaman tecviz eden aynı Amerika, tüccarları için yağlı limanlar bulabilmek niyetiyle ufak ufak Akdeniz’e doğru atmaktadır pençesini. Ancak güngörmüş Berberi korsanları, avuçlarının içi gibi bildikleri bu iç denizde yeni misafirlerine görkemli bir ‘hoş geldin’ partisi vermekte gecikmeyeceklerdir.

Nitekim Akdeniz’in acemisi olan Amerikan gemileri, çok geçmeden korsanlarımızın çelik pençelerine düşüverir. Mesela Müslüman korsanlar, 1783’de, “semiz ördek” diye dalga geçtikleri Amerikan gemilerinden yıllık 80 bin dolar haraç istemişler ve söke söke de almışlardı. 1787 yılında 100 kadar Amerikalı denizci, korsanların eline esir düşmüş ve ABD, onları kurtarmak için 40 bin dolar fidye, 25 bin dolar da haraç ödemek zorunda kalmıştı. 1794’e gelince, durum daha da vahimleşmiş ve korsanlar tam 11 Amerikan gemisini ele geçirmişler, 119 kişilik mürettebatını da esir almışlardı.

Hatta bu çekirdekten yetişme korsanlar Akdeniz’le de yetinmiyor, Atlas Okyanusu’na seferler düzenliyor, İrlanda’nın batı sahillerine kadar dehşet saçabiliyorlardı. Velhasıl, Akdeniz’in giriş ve çıkışı onlardan soruluyordu.

O sırada bağımsızlık savaşının barut ve kan kokuları henüz dimağlarından silinmemiş olan Amerikan başkanları, başlarının bu “ırak” diyarda daha fazla derde girmesini istemiyor, korsanların neredeyse bütün isteklerine kuzu kuzu boyun eğiyorlardı. Nitekim Amerikan Kongresi 1795’de, tarihinin en ağır haracını onaylamış, nakit olarak yıllık 642.500 dolar, gerekli mühimmat ve 36 topa sahip bir adet de fırkateyni korsanlara teslim etmeye razı olmuştu. İlaveten yine her yıl, 21.600 dolar değerinde deniz araç gereci de korsanların nasırlı ellerine teslim edilecekti. Buna karşılık Akdeniz, Amerikan gemilerinin huzur içinde seyr ü seferine açılacaktı.

Vaktiyle Amerika’yı haraca kesmiştik!

Tam duyamadım, “Pes birader! Bu neredeyse bir hazine!” mi dediniz? Acele etmeyin, zira dahası var.

Amerikan gemilerinde seyahat edenler şu veya bu nedenle esir düşerlerse onlara da bir fiyat biçilmişti bu anlaşmada. ABD Cezayir’e gidecek yolcular için kişi başına 4.000 dolar, kabin görevlileri için de 1.400 dolar para ödeyecekti Cezayir’e. Gerçi Amerikan makamları istenen ücretleri fahiş bularak pazarlık edip indirim yaptırmışlardı ama sonunda kaderlerine razı olmuşlardı. Anlaşma metni yalnız Türkçe yazılmış (ki, ABD’nin bir yabancı ülke ile, yalnızca o ülkenin dilinde yaptığı biricik antlaşma olarak tarihe geçmiştir), Cezayir’de imzalanmış ve 1796 Mart’ında Amerikan Senatosu tarafından da onaylanmıştır. Bu arada belirtelim ki, kaynaklar, anlaşma sonucunda serbest bırakılan rehinelerin anlattığı acıklı esaret hikâyelerinden Amerikan halkının 11 Eylül’ü aratmayacak psikolojik travmalar yaşadığını da nakletmeden geçmiyor.

Ne var ki, 1800 yılında cereyan bir olay, Amerika ile Osmanlı himayesindeki Berberiler arasındaki iplerin kopmasına yol açacaktır. Kaptan William Bainbridge, Cezayir’e Amerika’nın yıllık haracını ödemek için gelmiştir. Limana Amerikan bayrağı çekili gemisiyle giremeyeceği uygun bir lisanla ihtar edilir kendisine; sonuçta

ABD bayrak indirtilir, yerine Osmanlı bayrağı çektirilir.

Haracın, doğrudan doğruya Sultan’a ödenmesi gerekir. Bu yüzden Kaptan Bainbridge kendisine eşlik eden Cezayir gemileriyle birlikte İstanbul'götürülüp devrin padişahı III. Selim’in huzuruna çıkartılır. Böylece iilk resmi Amerikan yetkilisi İstanbul’a böylece adımını atmış olur.

Osmanlı düzeninin bu sıkı kurallarına istemeye istemeye boyun eğmiş olan Kaptan Bainbridge memleketine dönüşünde bir daha Cezayir’e adım atmamaya tövbe etmiştir. Bu olayın ardından bir tehdit değerlendirmesi yapan Amerika Birleşik Devletleri’nin o zamanki “şer üçgeni” de belli olmuştur: Cezayir, Trablus ve Derne (son ikisi bugün Libya sınırları içindedir).[3] ([Only Registered Users Can See Links]_ftn3)

Öte yandan Amerika’nın Cezayir’e verdiği tavizler, Trablus Paşası Karamanlı Yusuf’un gözünden kaçmayacaktır. O da yükseltir haraç taleplerini. Çünkü kendisiyle anlaşma yapılamamıştır. O sırada Başkan George Washington ölmüştür, yeni Başkan Adams’a bir devlet başkanı öldüğünde yerine geçen başkanın ödemesi gereken özel haraç hatırlatılır. Ne kadar mı? Yusuf Paşa, Washington’un ölümüne kendince bir de değer biçmiştir: 10 bin dolar.

Zamanla istenen haraçlar altından kalkılacak haddi geçer. Bu “Türkler” de çok olmaktadırlar. Düşünün ki, 1800 yılında yıllık haraç miktarı tam toplam 2 milyon dolara ulaşmıştır ve bu miktar, ABD’nin sadece 10 milyon dolar olan yıllık gelirinin beşte birine denktir.

Tam işler yolunda giderken “şahin” cephesinden Thomas Jefferson yeni başkan olarak Beyaz Saray’ın ev sahibi olur ve onun döneminde işler daha da çetrefilleşir: Şahinlerin baskısıyla Amerika, meseleyi kökünden halletmek üzere Osmanlı limanlarına çıkarma yapmaya kadar götürecektir işi. Bunu kolayca başarıp başaramadığı ise upuzun bir hikâyedir.

kaynak :"Başbakanlık Arşivi,Düvel-i Ecnebiye,Amerika Nişan Defteri,1/1s.7,Osmanlı-Amerika İlişkileri,İstanbul2003 OSAV Yayınları,s.41"

Alıntıdır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 624
favori
like
share
keto_41 Tarih: 17.02.2009 22:24
Yeni bi Osmanli Devri lazim bize....keske o dönem hic bitmeseymis...
MaRaBoGLu61 Tarih: 09.02.2009 19:53
Osmanische Zeit

Yani Osmanlı Dönemi

Almalarda çok bahsederler bu devirden