Kibritçi Kız

Üşümek bende hafızamı canlandıran bir kimyasal etken gibidir. Ama asla kibritçi kız masalında olduğu gibi hayal dünyasını kamçılayan bir ters etki şeklinde ortaya çıkmaz. Ne güzel masaldır o bilir misin ?

Ne kadar dokunaklı, ne kadar insanın kendinden bir şeyler bulabileceği. Hani, küçük bir kızın soğuk kış gecelerinde kibrit sattığını anlatmaktadır. Kibritleri satamamıştır. Üşümektedir. Öyle geçici, ısınsa bitecek bir üşüme değildir. Ölümüne üşümektedir. Kaldırımın kenarına çöker, satamadığı kibritlerin cılız ısısına sığınır. Her yakışta parlayan alev ona hayal dünyasından bir pencere açmaktadır. Sıcak evler, lezzetli yemekler, şık, temiz, güzel elbiseler. Hayalleri kibritin alevi kadar sürmekte sonra bitmektedir. Küçük kız hayallerin güzelliğinden kibritleri satması gerektiğini unutur. Sürekli yakmaya başlar. Masalın sonunu tahmin etmişsindir. Sabah, kaldırımda; etrafı yanık kibrit çöpleriyle dolu, küçük bir kızın soğuktan donmuş cesedini bulurlar. Ama soğuk benim hayallerimi dondurur hatıralarımı canlandırır hep. Üşüdükçe daha önce üşüdüklerim gelir aklıma. Bu biraz “Ağlarım yadıma geldikçe gülüştüklerimiz” gibi olsa ne var. Üşümek soğuktan donmaya kadar götürmese bile hep acıklı masalların çıkış noktasıdır. Veya

– “Bu kadar acı gerçek olamaz, dinlediğim bir masaldır mutlaka” denilecek gerçek hikayelerin. İşte tıpkı böyle, ancak masaldır diyebileceğin bir hikayem var.

Sana bir hikaye yazacağım içinde masalımsı acılar olacak.

İhtiyar kadın kucağındaki odunları özenle taşıyordu. İki büklümdü. Odunların istiflendiği mahzenin taş basamağına çıktı. Alçak kapıdan daha da eğilerek geçti. Odanın aralık tahtaları gazete kağıdı yapıştırılmış kapısının kolunu açtı. Teneke sobanın kenarına yine aynı özenle sıralamaya başladı. Kendisini izleyen bir çift gözün farkındaydı. Korkuyordu. Tedirgindi. Her soba yakışta tekrarlayan bir bağırtı, küfür sağanağına uğramaya hazırlanıyordu. Soba günde iki kez yanmaktaydı. Sabah ve akşam. Sabah sobası olaysız geçtiğine göre akşam sobasında çıkacaktı maraza.

“Allah’ım ne olacak bu halin sonu” diye düşündü. Yıllar geçmişti. Uzun yıllar. Her şey daha da kötüye gider gibiydi. Kocası yaşlandıkça huysuzlaşmıştı. Bir çatının altında düşman gibi görünmeye başlamışlardı birbirlerine. Çalışıyor, uğraşıyor didiniyor bir türlü memnun edemiyordu. Yaz günlerinde nefes alabileceği bahçe de yoktu. Hele bu kış, kar o kadar çok yağmıştı ki. Hiç kalkmayacak gibiydi. Bu kardan soğuk dünyanın içinde zaten zor olan günlük hayatları çekilmez hale gelmişti. Yemek hazırlamak, bulaşıkları yıkamak, yatakları sermek toplamak. Daracık bir odanın içinde kıpır kıpır bitmeyen bir çalışma. Hiç sonu gelmeyecek gibiydi.

Singer marka dikiş makinesinin tıkırtılarından başka ses çıkmaz oldu bir an. Genç kızına baktı, dikiş makinesinde çalışmasını aralıksız sürdürüyordu. Çeyiz hazırlamaktaydı ana kız. Bazen makinede, bazen el işlerinde. Konu komşuya yaptıkları ufak tefek işlerden kendi işlerinin malzemesini alıyorlardı. Sonra o malzemeden kendilerine iş yapıyorlardı. Yatak takımları, su takımları, bohça işleri. İğne oyaları. Kanaviçeler. Beyaz işler. Tek umudu, tek hayali becerikli, yaptığı işlere herkesin hayran olduğu kızının mürüvvetini görmekti. O zaman çektiği çileler sona erecekti. O zaman başının üzerinde despot bir zorba gibi hayatını zehir eden kocasına karşı direnmeye başlayacaktı. O zaman küfürlerine karşılık verecek, o zaman baş kaldıracaktı. Ama önce kızını yetiştirmesi onu hoş tutması gerekiyordu. Kocasının neden böyle olduğunu düşündü. Eskiden bu kadar kötü müydü günleri ? Kararsızdı. Zaman zaman eskiden güzel günler geçirdiğini düşünüyordu. Çoğu zaman da hayır bu hep böyleydi. Hayatım hep böyle geçti diyordu kendi kendine.

Sobanın altlığına dizdiği odunları bıraktı kalktı. Karşı sedirin üzerinde bekleyen kocasına baktı. Soba yakmak işi onundu. Odunların nasıl sıralanacağına özellikle ne kadar odun koyulacağına o karar veriyordu. Kalın odunlar arka tarafa, inceleri öne, iyice kıymıklar –ki onlar atılmaz özenle saklanırdı- en öne. Tutuşturacak köz mangalın külleri arasında saklananlardan çıkarılacaktı. Kibrit kesinlikle kullanılmayacaktı. Sabah sobasından arta kalan közler mangalda külün içinde saklanmıştı, duruyordu ama sıcaklık durmuyordu. Çoktan çekip gitmişti. Pencerelerin pervazları güzden çirişle gazete kağıtları yapıştırılmak suretiyle sağlamlanmıştı. Kapıyı açmak bile özel izne bağlıydı. Ama sıcak işte; kilerde kilitlenen yağ gibiydi, tuz gibiydi, gaz yağı gibiydi, makarna gibiydi, bulgur gibiydi. Ne kadar saklamaya çalışırsan çalış çekip gidiyordu. Azalıyordu. Eksiliyordu. Bitiyordu. Üç ay sonunda gelecek emekli maaşına kadar damla damla harcanması gerekiyordu her şeyin.

Elbette sıcaklığın da.

Ama üşümek açlık gibi değil. Acıkırsan – o da zor bir beladır- bir şekilde savuşturursun. Şeker yoksa dut kurusu, pirinç yoksa bulgur, bulgur da yoksa un, un da yoksa su. Biri bir şekilde diğerinin yerine geçer. Ama üşümek öyle değil. Yerine geçecek bir şey bulamazsın sıcağın. İstediğin kadar açma kapıları, üşümek geldiyse bedenine üşürsün. İstediğin kadar giyin, kalın yorganları çek başından yukarı, taşları ısıt koy yatağın içine, çorapları çift geçir ayağına. Üşümeye başladın mı geçmez. Sıcak ister canın. Şöyle kemiklerini ısıtacak, terletecek, gevşetecek bir sıcak. Soba yavaştan yanmaya başlar. Sen kucaklayacak kadar sokulursun yanına. Hadi dersin içinden hadi gözünü sevdiğim soba, gürül gürül yanmalısın. Derime vuran alevinle beraber kulağıma dolan gürültün ısıtmalı beni.

Akşam sobasının yanışı son derece dikkatli ayarlanmıştı. İhtiyar kadın sofra bezini serdi yere. Yemekleri taşıdı mutfaktan. Üç bezgin can oturdular sofranın başına. Yemek vakitleri günün en iyi geçen saatleridir. Kocası akşam namazı hazırlığına başlayınca o bulaşıkları yıkayacaktır. Bulaşıktan sonra artık odanın dış dünya ile bağlantısı kesilecektir. Kocası yatsı namazına camiye gidince soba tam tutuşmuş olur. Sıcaklık; uzun kış gecesinde yatıncaya kadar idare edecektir.

Bulaşığa başladılar ana kız. Bulaşık yıkadıkları çark buz tutmuştu. Yıkanan bakır kaplar, cam bardaklar, koydukları yere yapışıyor çıkmıyordu. Üzerlerine döktükleri kaynar suyun bile pek faydası yoktu. Bulaşık kapları soğuk suyla durulamaya başladılar. Kızın elleri soğuktan morarmıştı. Donma derecesindeki suyla her temasında canı yanıyordu. Gözleri doldu. Ağlıyordu. – “Çok üşüdüm anne” dedi. İhtiyar kadın sesini çıkarmadı. O sürekli sobayı düşünüyordu. Kızının gündüzden beri üşüdüğünün farkındaydı. Makinede çalışırken soğuk kemiklerine işlemişti. Sobayı bir defa yakmayı çok düşünmüş başına gelecekleri bildiği için cesaret edememişti. Odaya geçtiler. Soba tutuşmuştu.

Yanıyordu. Yanına oturdular. Kızın ellerinin morluğu geçmiyordu. Üşümeye devam ediyordu. Kocasına baktı. Gözlerinde hiç yumuşama emaresi göremedi. Soba yanıyordu. Kızı ısınamamıştı. Soba yanıyordu. İhtiyar kadının gözleri sobanın içindeydi. Şimdi odunlar bitecek. Sıcak yavaş yavaş terkedip gidecekti odayı. Onlar daha tam ısınamadan tekrar üşümeye başlayacaklardı. Şimdi, tam şimdi birkaç odun daha atabilse ısınabilirlerdi.

Kocası kalktı, yavaş hareketlerle hazırlandı. Yatsı ezanı başladı. Dış demir kapının sesi duyuldu. İhtiyar kadın kızının gözlerinin içine bakıyordu. Konuşmuyorlardı. Soba yanıyordu. Odunların en harlı zamanıydı. Geçecekti. Sonra sıcağın ısıttığı bedenleri tekrar soğumaya başlayacaktı. Kadın kalktı yerinden yavaşça. Dışarı çıktı. Kızı anlamaz gözlerle baktı arkasından. İhtiyar kadın mahzene indi. Karanlıkta el yordamıyla kalın bir odun seçti. Yukarı çıktı. Odaya girince kızıyla bakıştılar. Konuşmadılar.

Odun çalmıştı yaşlı kadın kendi evinden. Kocasından habersiz odun almıştı mahzenden. Bir yasak, bir günah işlemiş gibi korkuyordu. Korkunun içinde kendinde bir güven duygusu. Kızıyla beraber ısınacaklardı. Hepsi bu kadardı. Ama yakalanmak korkusu. Ama başına gelecekler. Attı sobaya odunu. Odun tutuştu. Daha bir ısınmışlardı sanki. İki suç ortağı, iki mücrim. Isınabilmek için ne çok şeyi göze aldıklarının farkında iki zavallı yürek. Çırpındı durdu saç sobanın karşısında. Odun tamamen tutuştuğunda artık ısındıklarına inandırmışlardı kendilerini Konuşmadan bir an önce odunun yanıp bitmesini, suç delillerinin ortadan kalkmasını beklemeye başladılar. Korku ısınmaktan sonra sardı yüreklerini. Ya anlaşılırsa. Ya bu odun her zamankinden daha çok ısıtırda içeriyi fazladan odun atıldığı ortaya çıkarsa. Daha da tehlikelisi ya bitmezse odun. Evet en büyük tehlike buydu. Galiba da bitmeyecekti. Sobanın harlı yanışı gittikçe yavaşlıyordu. Odun köz halinde duruyordu sobanın içinde. Bitmeyecekti. Besbelliydi fazladan kalın hem de oldukça kalın bir odun atıldığı sobaya. Birden bahçe kapısının tıkırtısı duyuldu gecenin sessizliğinde. Yaşlı kadın bir hamlede sobanın kapağını açtı. Maşayla tuttuğu köz halindeki kalın odunu dışarı çıkardı. Hızla odadan çıktı. Mutfak tarafına geçip dam kapısını açtı. Karların içinde gömdü közü. Çıkan dumanı yuttu. Gözleriyle yuttu. Ve oturup karların üzerine ağlamaya başladı. Omuzlarının titreyişi, gecenin karanlığına karıştı. Hıçkırıkları karanlıkla beraber azgınlaşan soğuğa karıştı. Gözyaşları üzerinde erimiş bir daire oluşan soğuk karlara karıştı. Ağladı. Ağladı. Ağladı.

Hep üşüdüğüm zamanlarda aklıma gelir bu acı ayrıntılar.

Ve hep üşümek kadar ısınma çarelerinin küçültücü acizliği de ruhumu ezer. Üşümek kadar üşümeye çare bulamamış olmaktır insanı küçülten.
Coşkun Yüksel

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1045
favori
like
share