Hayattan Kareler Hayat Resimleri Hayat Fotoğrafları



Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 662
favori
like
share
keto_41 Tarih: 19.02.2009 23:57
hüzünlenmemek elde degil bunlari görünce paylasim icin tessekurler...
intizar Tarih: 19.02.2009 22:57
Bunlardan birisinin hikayesini sizlerle paylaşmak istedim.

İstanbul'un kenar mahallesinde bir gecekonduda kirada oturuyorduk.Her şey yolunda giderken, mütevazi dünyamız annemin ölümüyle yıkıldı. Sonradan duyduğumda annemin rahim kanserinden öldüğünü öğrendim. Babam inşaatlarda ne iş bulursa yapardı. Demir bağlar, kalıp çakar, duvar örer, sıva yapar, elinden gelmeyen yoktu. On beş yaşımdan, on yedi yaşıma kadar, babamla aynı evde; sevinçlerimizi paylaşarak, üzüntülerimize ortak olarak yaşadık. Lise ikinci sınıfa geçmiştim.Yazları inşaatlarda babama yardım ediyor, hem de yevmiye alıyordum.Bütün idealim, büyüyünce polis olup, babama rahat bir hayat sürdürebilmekti.
Babam bir gün, akşam yemeğinden sonra "Murat," dedi. "Sana bir şey danışacağım."
"Buyur baba." dedim. "Bak," dedi. Sigarasından dolu, dolu dumanlar çıkarken, "Çamaşırlarımızı yıkamada, yemek yapmada müşkülat çekiyoruz, arkadaşlarım tavsiye ettiler, yakın mahallede kırk yaşlarında bir kız varmış, kızın bir de evi varmış, onunla evlenirsem, evinde de otururuz, ne diyorsun?" dedi.
"Baba sen bilirsin." dedim. Çok sürmedi babam evlendi.Eski kiralık evden, yeni annemin evine taşındık. Ev, eski evimize göre daha büyük ve kullanışlıydı. Üvey annem, annemin yerini tutmasa da, bir ay her şey yolunda gitti. Bir gün babam eve gelmedi. Gece yarısından sonra gelen bir haberle, inşaattan düşüp öldüğünü öğrendik. Babamı defnettikten üç gün sonra, üvey annem, başımın çaresine bakmamı söyledi. Babam sağlında Erzurum'da bir amcamın olduğunu ama aralarının iyi olmadığını söylerdi. Bir ara acaba amcamı bulsam mı? Diye düşündüm. Sonradan babamla görüşmeyen, oğluyla neden görüşsün dedim. Yıpranmış bir çantaya kitaplarımı, giysilerimi koyarak, sokağa çıktım. Eski mahalleme gidip, bir ara komşulara sığınmayı düşündüm. Ama herkesin bana bakmaya mecburiyeti yoktu. Eylül gelip çatmıştı. Bir hafta sonra okullar açılacaktı. En akıllıca iş babamın düştüğü inşaata gidip, müsait bir yer varsa yatmaktı. Duvarları örülmüş, sıva aşamasına gelen inşaata gittim. Kendime bir daire ve uygun bir oda gözüme kestirdim. Etraftan mukavva toplayarak, kendime yatak yaptım. Gece olduğunda; kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Ağladım, ağladım, hıçkırıklarım yıldızlardan duyuldu. Korkuyordum, titreyerek uyumuşum. Uyandığımda güneş epey yükselmişti.Bu kadar acıktığımı hiç hatırlamıyorum. Karnımı nasıl doyuracağımı bilmiyordum. Mahalleye indim. Simitçileri süzerek yürüdüm. Param olmayınca, bana bir simit ver diyemedim. Bir ara fırından yarım ekmek istemeyi düşündüm.Kendime olan saygım buna izin vermedi. Sokaklarda bir parça ekmek için dolaştım. Lokantaların çöplerine, kalan yemek artıklarının ve ekmeklerin devamlı atıldığını gördüm. Akşama doğru inşaata döndüm. İnşaat zabıta ve polisten geçilmiyordu. Kaçak diye mühürlemeye gelmişlerdi. Tartışmalardan sonra inşaat mühürlendi. El ayak çekilince uygun bir yerden inşaata girip, yerime uzandım. İki gündür yemek yemiyordum. Tek gıdam çeşme suyuydu. Benim gibi nice çocuklar olduğunu düşündüm bir an. Düş ya bu; günün birinde zengin oluyorum.Kimsesiz Çocuklar Köyü kuruyorum. Onlara sıcak çorba, ekmek, yatacak yer veriyorum. Sonra onları topluma kazandırmak için, meslek öğretiyorum. Kuaförlük, aşçılık, marangozluk böyle şeyler işte. Karanlık yere indiğinde, ayak seslerinin gürültüsü, düşlerimi böldü. Karşımda on beş yaş civarında dört tane çocuk duruyordu. Tüylerim diken, diken oldu birden. Ellerinde balli poşetleri, sallanarak "Bize para ver abi." Diyorlardı. "Param yok." Dedim. Biraz iri yapılı olan "Nasıl olmaz ulan," dedi. Elini cebine attı, öldüğümü görür gibiydim. Pantolonumdan aşağı ılık, ılık su akınca kaçırdığımı anladım. Tam bu sırada; diğerleri gibi hırpani olmayan, yirmi, yirmi beş yaşları arasında, bir ağabey belirdi. "Durun," dedi. Bana, burada ne gezdiğimi sordu. Kısaca hayat hikayemi, kekeleyerek anlattım. Bundan böyle dört çocuğun burada kalacağını, bana zarar vermeyeceklerini anlattı. Bana bir iş bulacağını söyleyip gitti. Açlığımı da unuttum. Her gece kopmayan bir zincirli halka gibi, sabahını beklerdi. Ama bir de bana sorun. Zaman durmuştu benim için. Nasıl sabah olacaktı? Ölü gömleği giymiş, mezar taşı soğukluğunda ki bu çocuklar; anlaşılmaz homurtularıyla, freni boşalmış kamyon gibi potansiyel tehlikeydi. Allah'ım beni kurtar, beni kurtar derken, sızmıştım. "Hadi, hadi kalk gidiyoruz." Sesleriyle uyandım. Tanrım ölmemiştim! Şükürler olsun sana. Ballici çocuklar kıl yumağı olmuş uyuyorlardı. Ağabeyin peşine düştüm, iki dolmuş değiştirip, küf kokan loş bir zemin kata gittik. Ağabey "Reis," dedi. "Bahsettiğim çocuk bu. Beni süzdü. Masadaki çay bardağını kaşığıyla şıklattı. "Anşa, Anşa ," dedi. "Bu çocuğu evire çevire yıka, sonra da karnını doyur üstüne uygun bir elbise giydir."Kadın "Peki Reis," dedi. Kırk yaşlarında tombul biriydi. Eteğini çemreyip, beni banyoda evire çevire otomobil yıkar gibi yıkadı. Dolaptaki elbiselerden, uygun olanını giydirdi. İki bayat ekmekle on dokuz tane zeytin yedim. Ömrümün en lezzetli yemeğiydi. Reisin yanına götürdü. Kendi kendime ne kadar yakışıklı olduğumu düşünürken, "Okul yok artık. Bizle çalışacaksın, burada yatacaksın, söyleneni yapacaksın. Tamam mı?" "Tamam efendim, dedim. Herkes gitti. Bir ara; burası otel gibi ne de çok yatak var diye düşündüm. Akşam olunca kendime bir yatak seçerek kıvrılıp yattım. Düşünce ve düşlerimden başka arkadaşım yoktu. Annem ve babamla o yoksullukta, ne kadar da mutlu olduğumuz, gözümün önünden bir sinema şeridi gibi geçti. Tekmelerle irkildim. Sarhoş üç ağabey, yanında iki tinerci beni kaldırdı. Kısa boylu ve yapılı olan, "Yeni kuş sen misin?" diye sordu. "Evet." Dedim. Kendilerince estiler, kestiler. Yağmurdan kaçarken doluya tutulduğumu anladım.Ellerindeki araba teyplerini rafların arasına sakladılar. Okullar başlayana kadar, ayak işlerine baktım. Getir, götür, temizlik.
Okulun ilk günü öğrenci gibi giyindim. Lisenin durağından, öğrenci gibi dolmuşa bindim. Verilen adrese, sırt çantamda emanet götürdüm. Geri döndüğümde Reis; "Sana bir şey söylediler mi?" Diye sordu. "Akşam bize buyursunlar" dediğini ilettim. Tebessüm ederek "Güzel," dedi.
Üç sene bu işi yaptım. İyi bir iş yapmadığımı, sonradan anladım. Ama iş işten geçmişti. Param, güzel elbiselerim, altımda bir otomobil vardı.
Tinerci ve ballici çocukları da bunlar yönlendiriyordu. Yazın yarı açık inşaatlarda, kışın Osmanlı'dan kalma konaklarda barınıyorlardı. Zaman, zaman niye yangınların çıktığını anlıyor gibiyim.
Bir gün gece yarısını geçmişti, iki tinerci çocuk bir delikanlıyı sıkıştırmış, bıçak sallarken, tesadüfen oradan geçiyordum. Tanıdığım çocuklardı. Ahmet durun yapmayın, sakın ha! Sakın ha, diye feryat ettim. Yetişemedim, delikanlı kanlar içinde yere serildi.
Yakından geçen polis ekibi, tinercileri götürürken, görgü tanıklarının ifadesinden beni de tutukladılar. Polislerin aracında giderken, polis olup babama bakacağım günleri hayal ettim. Kendimi onların yerine koydum. Sanki suçluları ben götürüyordum.
O gece alkollüydüm. Çocuklarda beni tanıyordu. Duruşmalarda suçsuzluğuma yargıyı inandıramadım. Beş yıl yedim. Demir parmaklıkların arkasına giderken; annenin, babanın tek oğlu ve Amerika'da öğrenim görmüş olan, ölen Mustafa'yı düşündüm.
Ölen gencin son anları gözümün önünden hiç gitmiyordu. Bu fotoğrafı zihnimden nasıl söküp atacaktım? Duygularımın köreldiğini zannediyordum. SANKİ BEN ÖLMÜŞTÜM...
SU-PERISI Tarih: 19.02.2009 21:42
Bu insanları gördügüm zaman çok üzülüyorum. Allah yardımcıları olsun