IV. yüzyıldan VI. Yüzyıla giden bu dönemin önemli olgularından biri yontu sanatının gözden düşmesidir. Kuşkusuz, hâlâ heykel ve kabartma işi yapılmaktadır; imparator ya da önemli şahsiyetlerin heykelleri, zafer taklarında ya da forumlarda yükselen sütunlar üzerinde işlenen kabartmalar, lahit-bema süslemeleri, mimari yontular vs. Bu tür yontularda yüzlerin işlenişinde antik bir esin gözlenir. Ama klasik çağın büyük yontu geleneğinin unutulmaya yüz tuttuğu açıktır.

Süsleme yontularında yeni bir teknik ortaya çıkar çoğu kez: akantus yaprakları gibi antik ya da simgesel hayvanlar gibi doğu kökenli motifler, kimi geometrik dekorlar kaba hatlarıyla işlenir; yalnızca çevreleri vurgulanarak ayrıntılar delgi aletiyle açılan deliklerle sağlanır.

Mimari yontu çok az yer işgal eder; Bununla birlikte, Kilikya, Suriye, Armenia gibi taş yapı tekniklerinin uygulandığı yerlerde hiç kaybolmaz. Başka yerlerde ise, yalnızca iç mekânlarda ortaya çıkar ve bu da bema plakalalarında ve sütun başlıklarında ortaya çıkar. Bu elemanların birçoğu ise, beyaz mermer yataklarıyla ünlü Konstantinopolis yakınlarındaki Prokonnesos’tan ( Marmara Adası ) gelmektedir. Sütun başlıkları antik sütunlardan esinlenerek ve taklit edilerek yapılır; ama yavaş yavaş değişime uğrarlar. Dekor hacmini yitirir, bir tür dantel örgüsüne indirgenir. Aynı şekilde, düz saçak yerine geçen kemer olgusu bunda etkendir. Düz saçak bir anlamda kemer ayağı tablası olarak varlığını sürdürür. Bu tür değişimlerin örnekleri Aziz Sergios ve Bakhus Kilisesi ile Aya Sofya’da çoktur. Derinliği olmayan bu tekniğin açık ve karanlık etkisi tüm yapının içini kaplayan çok renkli süslemeyle uyum sağlamıştır. Klasik gelenekten farklı olarak burada renk ana bezeme unsurunu oluşturur. Hristiyan olmayan Roma sanatında başlamış olan evrim IV. Yüzyıldan itibaren kendini kabul ettirir. Değişik mermerlerle, döşemeler, sütun tamburları, dikey alanların kaplanması olgusu ortaya çıkar. Tonozların yüksek kısımları ve özellikle eğri yüzeyleri figürlerle bezenir ve bu mozaik tekniği ile yapılır. Mozaik antikçağdakinden farklı değildir. Antikçağda, mozaik çeşitli renkteki küçük taş ya da mermer parçalardan oluşurdu ve portikolarda, salonlarda ya da avlularda bir halı oluşturarak esas olarak zeminde kullanılırdı. Bu uygulama VII. yy. kadar kimi yerlerde korunmuştur. Ama yavaş yavaş, oksijen yardımıyla boyanmış cam hamurundan küçük küplerden oluşan çeper mozağiyi kendini gösterir. Vücut rengini vermek için, pembe ya da kahverengi açık renkli mermer ya da taşlardan yararlanılır; sedef ya da yarı değerli taşlar ise mücevherlerin temsili için kullanılmıştır; cam küplerinin dip kısmına ince bir metal tabaka yerleştirilerek altın ve gümüş fonlar elde edilmiştir. Üzerine basılamayacak kadar kırılgan olan bu mozaiğin bozulmayan ve göz kamaştırıcı bir etkisi vardı. Daha az etkileyici ama daha ucuz olan fresko ise, büyük manastır yapılarında keşişlerin inşa ettiği hücrelerde ve sayısız şapelde olduğu gibi, daha mütevazi yapılarda kullanılmıştır.

Anıtsal resmin bu iki özelliğini, mozaik ve freskoyu incelemeyi mümkün kılan kalıntılar Bizans dünyasında eşit olmayan bir şekilde dağılmıştır. Bu döneme ait birçok yapı harap olmuştur; özellikle doğuda, figürler ikonaklastlar tarafından bozulmuştur. Bu döneme ait stil ve eğilimleri incelemek için, resim ve yontu sanatındaki aynı özellikleri gözleyebileceğimiz farklı kategorilerdeki eserlere bakmak gerekir; el yazması minyatürler, ilk ikonalar, baskı kumaşlar, yontulmuş ahşap ve fildişi işler, gümüş vazo ve tabaklar, hacıların içinde yağ ve su getirdikleri ampuller, ziyaret edilen azizlerin hatıra eşyaları; değerli ya da mütevazi taşıması kolay tüm bu nesneler tüm ikonografik temaların yayılmasını kolaylaştırmıştır.

Zamanla ikonografit tipler belirginleşir. Tanrı Anası- yunanca theotokos – olarak bilinen Bakire Meryem bir koltuğa oturmuş ve cepheden görünür; bu çocuğu ile oyanayan bir anne değil ama Tanrı-çocuğu müminlere takdim eden bir Seçilmiştir. İsa ise, Apollon ya da Helios’a benzeyen bir genç tanrı değildir; bir sakal ve siyah saçlar büyük kemerli burunlu kuvvetli vurgulanmış yüzünü çevreler. Bu eğilimleri ve tipleri en iyi ortaya çıkaran eserleri sağlayan Doğu’nun en az hellenleşmiş bölgeleridir.

Batıda ise sanatçılar hatlara daha fazla doğallık, yüzlere daha fazla yumuşaklık, giysilere daha fazla esneklik vererek antik geleneklerden esinlenmişlerdir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 393
favori
like
share