Şiir de insanın kalbine değen ilk acı ile doğmaz mıydı?

Boğazın derin suları göz kırpıyordu. Bileklerinden süzülen hayatına inatla duruyordu, bozmadan adamlığını. Yoksul hüzünlerini sürüklerken, damağında dün geceden kalma şarap tadı ekşiyordu. Aslında hayat eskiyordu. Acıları yenilenerek.

Biliyordu bütün bilmesi gerekenleri.
Ya da bilmesi gerekenler bir şekilde ona öğretilmekteydi…
Bazen anlam veremese de bütün anlamlar onun anlamsız bütünlüğünde yaşam soluyordu.

Hüznü ve aşkı biliyordu hiç bilmemesi gerekirken…

Eskilerine göz yumuyordu acılarının… Kalabalıklaşırken etrafı gözlerinde büyüyen yalnızlığa sığınıyordu. Aslında hiç yalnız kalamıyordu. Etrafına sokulan insanlara gözleriyle “gidin artık” derken onların bu çağrıyı anlamamaları onu daha da kalabalıklaştırıyordu…

Büyük şehirlerin ortasında küçülmüş gözleriyle bakıyordu boğaza. Yükselen gökdelenlere gökten bakmayı çok severdi oysa. Ne kadarda küçülürlerdi binlerce metre yüksekteyken gökdelenler…

Sonra bir gün…
Sonralardan bir gün işte. Henüz yaşanmamış bir gün. Tarih sayfasından silinen bir gün. Öylesine başlayıp ölesiye biten bir gün…
O otobüs durağına geldi. Yalnız, yalnızların bildiği ve her ayrılılığın son durağı.

Zamansız ağzından düşen sözleri geldi aklına. Dostları onu “gerçekleri olduğu gibi söylemekle” suçlardı. Doğru bildiğini söylemekten asla çekinmezdi. Bu yüzden dil acısı çekmediği zaman azdı. Ölmeden çıktığı kavgalar gibi, hüsranla sonuçlanan aşkların mabedi haline gelmişti yüreği. Aşklar onun yüzüne bakarak canlanır ancak kelimelerinde tükenirdi. Bu tükenişin zaman içinde kendisinin tükenişi olacağını bilemezdi.

İnsan aşk ile doğardı. Şiirler gibi. Aşk ve acının birleşiminden doğan insanın alnına ilk annesinin kanı değerdi.

İlk kan ve anne.

İnsan kelimesinin temel anlamını oluşturan nankörlük daha ilk anda kendini gösterirdi. Onun varlık sebebi olan annesinin kanı değerdi alnına. Annesi insanı, acının içinden doğurur ama yine de gülümserdi. Acının ironi hali bu olsa gerek diye düşünürdü.

Şiir de insanın kalbine değen ilk acı ile doğmaz mıydı?
Hani Leyla’nın ilk bakışında alınan tadın ardından ona ulaşamamanın verdiği acının ilişkisinden şiir denilen acılar ve aşklar bütünü doğmuyor muydu?

Ve şiir de, aşkta, insan da, zaman içinde küflenip raflarda ki yerini almıyor muydu?
Ve sonra başka bir şiirde yaşlanmıyor muydu insan?
Beklide yaşamak dediğimiz bu kokuşmuşluğun içinde en güzel kaybetmekti aşk ve şiir…

Bu düşüncelerin eşliğinde, dinamitlerken ruhunun optimist yanını gelmeyeceğini adı gibi bildiği otobüsü bekliyordu.

Gelmeyeceğini bildiği otobüsü beklemek…

Aslında hayat devam ediyor, o duraktan binlerce insan her defasında başka yöne giden otobüslere biniyor, yeni hayatlara yolculuklar yapıyor kimi hiç inmiyor, kimi ise daha bir yolculuğu bitirmeden bir diğerine geçmek istiyordu.

O ise bütün yolculukları reddetmiş, kendi bildiğince bekliyordu. Onun bineceği otobüsün son durağı olmamalıydı. Olmamalıydı ondan başka bir yol. Gözlerini kapamalı ve kendini bırakmalı yolcuların güvensiz yollarına… Ama gelmeyeceğini biliyordu. Çünkü ömründe bir defa geldiğine inandığı otobüs henüz daha o yolculuk etme derecesine erişmemişken onun önünden sessiz sedasız gitmişti…

Pişman olması gerekli miydi?

Bunu hiç kimse bilemeyecekti…

Yorgun gözleri süzülüyordu şiirden ve şehirden öteye. İnsanların ona bıraktıkları içindeki helezonda kayboluyordu. İçinde ki girdap onu çekiyordu sessizliğine yalnızlığın. Uzak sözcüklerden kalma bir bahar düşlüyordu.
Sessiz sedasız… Korkuları sarıyordu etrafı.

Korku…

Aynalarda kırılan yüzünün aksine rağmen belirginleşiyordu yüzünde. Yüzünün seması gittiğinden beri, gölgesiz dolaşıyordu yeryüzünde.

Hiçbir cümlesinin açıklaması yoktu…

Hüznü bilebilseydin keşke…
Diyerek ayrılmıştı bu dünyaya geliş sebebi saydığı sevgilisinden…
İçinde bin fırtınayı bir kelimeye sığdırmıştı beklide…

Hüzün
Sonbahar
Aşk
Ayrılık

Kahretsin diyerek kusarcasına içinde ki kini, sağlam bir küfür savurdu.

Elinde ki soğuk gri siyah metal tenini ürpertirken, gözlerine sokulan insanları görmüyordu.
SUSUYORDU…

Yalnızdı.

Sesi boğuyordu gülümsemesini. Boğazına takılan kör yumruğu her kelimesinde patlıyordu göğsüne. Zamanın elinden çaldığı bütün saatlerini sayıyordu bir bir. Fırtınalarına bürünen zamansız gidişlerini ezber ediyordu yollar. Hep bir oyun sahne alıyordu gözlerinin önünde. Ve o bu oyunun parçası olmaktan nefret ediyordu. Yine de yaşadığına inanamıyordu.
O gece bütün bunları bir otobüs durağında bir sigara içimlik vakitte düşündüğünü yıllar sonra dostlarına anlatsa kimse inanmazdı herhalde. Yine de bilindik cümlelerden kaçırıyordu cümlelerini. Kimsenin aklına getirmediği betimlemeleri dizin haline getiriyordu ağzında…

Geçmişinin acı tanışıklıkları onun hafızasından silinmemişti. Ne Mardin ne Diyarbekir ne Ankara ne de Beyazıt kampüsü… Hep bir şekilde yaşıyordu her birinde. Sanki yeniden gitse bıraktıkları hep o şehirde olacaktı…
Mardin de ki Süryani arkadaşı,
Ankara da ki balerin kız,
Diyarbakır da kavga,
Beyazıt kampus’ ünde ki gençliği..

Bir şekilde bağlanmaktaydı birbirlerine. Kimsenin kimseyi duymadığı bu evrende o bütün sesleri hafızasında saklıyordu. Ne Mardin deki güvercin seslerini nede kurşun seslerini unutmuyordu.
Unutmuyordu çırılçıplak bırakıldığı o betonarme evi.
Unutmuyordu
Unutmuyordu
Hiç…

Uzun yolculukların kokusu sinmişti üzerine. Bu nedenle hiçbir yere ait olamıyordu. Nereye gitse biraz daha yabancı biraz daha ürkek oluyordu. Giyindiği yabancı maskesi, yüzüne yakışmasa da başka bir çaresi yoktu.

Yorgun ellerine uzun uzun baktı. Sesinin kısıklığını umursamadan bağırmak istedi boğazın diğer yakasına. Bütün insanların kaybolduğu, kayboldukça boğulduğu tarafa…
Bu şehrin diğer yakasını hiç sevmiyorum diye düşündü ve ağzından ironik bir gülümseme ile
“Bu yüzden iki yakası bir araya gelmiyor” dedi…

Masum değiliz hiç birimiz…

Yüzümüze değen onca soluğun sıcaklığı eskimemişken henüz yeni soluklara gebe kalıyoruz.

Sorulmadan verilen cevapların bolca bulunduğu bu dünya da yalnızlık eski bir öykü tadını bırakırken dimağında üçüncü tekil şahıstan konuşmanın çok fazla bir anlamı yoktu. Anlık zaman dilimlerinde yaşanan ve kaybedilen savaşların sessiz hükümranlığına teslim olan bendim. Bütün bu kelimeleri sahibimin izni ile yazdım.

Pişman değilim dedi…

İçinde bulunduğu psikoz onu bu hale getirmişti. Birden fazla kişilik barındırırken içinde, söylediği bütün yalanları gerçeği gibi anlatıyordu.

Ya da hepsi gerçek miydi?..

Gerçek.

Neydi asıl olan? Nasıl bir şeydi gerçek olmak. Var edenin varlığına inanıyordu. Yok olacağı zaman var edene yemin ederek yok olacaktı. Yoksa yokluk varlığın içinden mi süzülüyordu?..

Yokluk ve varlık ile barışamamıştı bir türlü. Bugün var olduğuna yemin ettiği her şey, yarın anılar ülkesinde ki yerini alıyordu…

Anıları da gerçek miydi?

Gerçek ise neredeydiler…

İnsanların yüzlerinden okuyordu ruhlarına yansıyan harabatları. Belki kendileri bile farkında değillerdi nasılda çürüdüklerinden… Her şey gibi insan da zaman çöplüğü içinde yerini alırken, o yerini bulamıyordu. Evrende her madde müthiş bir nizam ile yerlerini belirlerken, o daha nereye ait olduğunu bilmiyor bulamıyordu.

Kayıp

Kaybolan ruhların barınağı araf.

Araf
Yokluk ve varlık kavramlarının kavga yeri.
Araf varlığın ispatımı yoksa yokluğun başlangıcı mı?


Sokağının dört bir tarafına saçılmış anıların kol gezdiği bu bilindik mekânda beklemek onu çok yormuştu. Uzun zaman dilimlerine tutsak olan kelamsızlığı suskun bir çığlık gibi düğümlenmişti parmaklarının arasına…

Düğüm.

Gecenin soğuk ayazına aldırmadan, hüzünlü rüzgârlara eşlik ederek sıkıyordu boğazına düğümlenmiş kör yumruğu. Çözülmeyi bekleyen. Çözülemeyeceğini bildiği halde zehir matemlerini çekerek yüreğinin içine, çaresi imkansız, devasız bir yara oluyordu suskunluğu…

Sürdü geceye hüznü…

Var olmuşluğunun aksine o yokluğun ona bıraktığı o derin o munis o yoksul o nazik sesi seviyordu…

Yalnızlığında kendisine uyak düşen sesi…
Korktuğunda annesinin sesi…
Çocukluğunda duyduğu sabah ezanı sesi…
Babasının onun adını gururla andığı sesi..


Mehmet Asım Erdoğmuş

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1032
favori
like
share