(Bu yazıyı Star Gazetesi yazarı Sultan Uçar kaleme almıştır. Kendisine Sivaslılar adına teşekkür ederiz.)


İstanbul’daki evini Sivas müzesi yaptı

İstanbul’da doğup-büyüyen Birgül Kuruçay 30 yaşında. Burak ve Buket adında iki çocuk annesi ikinci kuşak genç bir Sivaslı. O köyüne hasret kalmış ama hasretini, evini tam bir Sivas müzesine dönüştürerek bastırıyor...


BABASI İstanbul’a henüz 13 yaşında bir çocukken ekonomik nedenlerle gelmiş. Bu nedenle Birgül ve 6 kardeşinin tamamı İstanbul’da doğmuş. Ve köylerine İstanbul’da vefaat eden aile büyüklerinin cenazesini götürme dışında hiç gitmemiş. Sivas’ın Akıncılar ilçesi Şenbağlar Köyü nüfusuna kayıtlı olan Birgül Kuruçay’ın hayatı bundan tam 15 yıl önce hayatının 18 yılını köyünde geçiren hemşehrisi Şeref Kuruçay ile evlenmesiyle değişmeye başlıyor. Evde köyle ilgili bahçeler, meyva ağaçları, yoksulluk günleri anlatıldıkça bir ilgi uyanıyor.

· BİRGÜL’ÜN MÜZESİNE ZİYARETÇİ AKINI

BİR arkadaşının evinde gördüğü Sivas kilimi ise kendisine ilham oluyor. Bugün Esenler’de kendilerine ait bir evde yaşayan Kuruçay Ailesi köylerini özlediklerinde hemen yan odaya geçerek, bir anda kendilerini orada hisssetme şansını yakalayabiliyorlar. Hemşerileri arasında adı, ‘Birgül’ün şark odası’, ‘Birgül’ün Sivas Müzesi’ne çıkan evde sürekli olarak bu odayı görmek isteyenlerin ziyaretleri ve oturup bir bardak ayran içme yada bir fincan kahve ile köyüne gitmek isteyenlerin ilgisiyle karşılaşılıyor.

· KÖY YOKSULLUKLA EŞDEĞER DEMEKTİR

TAHTA kaşıklarla Cumhuriyet’in ilk yıllarına İstanbul’un ortasında bir yolculuk yapılıyor. Tarihi 70 yıl olduğu sanılan büyük aneannelerden kalma ahşap kaşıklıklar, duvarlara asılan kurutulmuş soğan-sarmısaklar, un elekleri ve örme çoraplarla sanki ninenizin köy evindeymişiniz gibi hissedeceksiniz kendinizi. Köyde hiç yaşamamış olmasına rağmen Birgül Kuruçay’ın bu garip memleket özlemi hayatının 18 yılını köyünde geçiren kocasından bile daha fazla olduğunu görüyoruz. 21 yıldır İstanbul’da yaşayan 39 yaşındaki Şeref Kuruçay için köy demek yoksullukla eşdeğer algılanıyor.

· YAZ TATİLLERİNDE BİLE GİDEMİYORUZ

İSTANBUL’DA binbir emekle aldığı minibüsü bir batık bankada kaybedince, şimdi geldiği günkü gibi minibüs şoförü olarak ekmeğini çıkarmaya çalışıyor. Hayatı bir anda 2 çocuk ve eşiyle birlikte alt üst olan baba yinede umudunu yitirmiyor. Ancak 21 yılda İstanbul’da fırtınalarla süren hayatını şöyle özetliyor; ‘İstanbul’a 18 yaşında geldim. Bu yaşa kadar köydeydim. Geçim sıkıntısandan yola düştüm. Yoksa kim doğup-büyüdüğü köyü bırakır. 21 yıl önce İstanbul’da Topkapı otogarında indim. Esenler’e akrabalarımın yanına geldim. İstanbul’u hiç sevmemiştim. Çünkü bizim köyden daha çok çamur vardı. Oysa burası zaten İstanbul’un dışıymış. Ben çalışıp, tutunup köyüme ev yaptıracaktım. En azından yazları gidecektim. Bizim hemşerilerimiz hep böyle yapar. Çocukları yaz tatillerinde bile ekonomik nedenlerle götüremiyorum’ Köyde sadece 15 gün kalabilen Birgül Kuruçay ise en çok köydeki meyva bahçelerini sevmiş. Dalından meyvayı koparıp yemek çocukları Buket ve Burak’a meyvaları dalında göstermek çok keyifli gelmiş. Ama kimsesi olmadığı için sıkılmış.


· HEMEN YAN ODADA İSTANBUL VAR

BİR dayısı varmış o da yayladaymış. İstanbul’a dönmeden önce dayısının hanımının yanına gitmiş. Yengesi ona İstanbul’a götürmesi için ne istediğini sormuş. Ve bakraçta bu mini müzede yerini almış. Fotomuhabiri arkadaşım Cemal Köyük’le evden ayrılmaya hazırlanırken, aile Anadolu misafirperverliği ile bizi bırakmak istemedi. İstanbul’un tipik bir evi görüntüsündeki yan odada bu kez hiç köy kokusu almadan puf börekleri ve kola ikramıyla bu aileye veda ettik. Biz merdivenlerden inerken evden, saz eşliğinde Sivas şarkıları söyleniyordu.


BiR KOYDE NE VARSA HEPSi BU EVDE VAR

· KURUÇAY Ailesi bunu iyici kanıksamış. Memleketlerinden 15 yıla yakın bir zamandır getirterek biriktirdikleri, ‘idare’ denilen çıradan sonra en gelişmiş aydınlatma aleti, ‘Bakraç’ denilen bakır süt kapları, ‘Dirgen’ denilen buğday toplama aletlerinin en ilkeli, ‘Boduç’ denilen şimdiki termosun ahşaptan yapılma ilk hali, elle yapılma ahşap komidinler, Aşıklar kenti Sivas’ın sembolü eski bir sazı, Sivas halıları, dondurulmuş koyun- keçi maketleri hatta karasaban ve ayran yayıkları,çarıklar, heybeler, el işlemeleri, tahta kaşık, çömlek kapları ve turşu küplerinin de yer aldığı ilginç kolleksiyonlarını herkesle paylaşmaktan mutluluk duyuyorlar. Yerlere serilen minderler, üzerleri işlemeli olarak düzenlenmiş. Misafirler gelince yerlerde oturuyorlar. Önce aç-tok olup olmadıkları soruluyor. Aç ise yer sofrasında oturuluyor.


Sultan UÇAR 20.09.2004



Biz adam yakmıyoruz


Kebap denilince ilk akla gelen Niyazi Bey Restaurant’ın sahibi Niyazi Manav, Sivas’ın olaylar sonrası ortaya çıkan imajının kırılması için Sivas’ta Madımak Otel’in altında resturant açtı...


iSTANBUL’UN kebap denilince ilk akla gelen isimlerinden olan Niyazi Bey Restaurant’ın sahibi Niyazi Manav da İstanbul’da yaşayan diğer hemşerileri gibi kalbi sürekli memleketi için çarpıyor. Niyazi Bey, İstanbul’da yaşayan hemşerilerinden bir adım daha ileriye giderek, İstanbul’daki Maltepe, Üsküdar, Feneryolu ve Kadıköy’deki resturantlarına ek olarak bir de Sivas’da üzücü olayların yaşandığı Madımak Otel’in altına Niyazi Bey Restaurantı açıyor. Sivas’daki restaurant Niyazi Bey için değerlerinden oldukça özel bir yere sahip. Şu günlerde Yeşilköy’de Almanya’da ve Newyork’da şube açma hazırlıklarını sürdüren Niyazi Manav için Madımak Otel’in altındaki loktantası adeta onun memleketi ile arasında güçlü bir köprü.

· BABASI ÖLÜNCE...

SİVAS’TAN bundan tam 40 yıl önce ayrılıp İstanbul’a gelen Niyazi Bey’in hayatının dönüm noktası babasının ölümüyle başlıyor. Niyazi Bey o günleri, ‘Ulaş’ın Tutmaç köyünden buğday taşıyan bir kamyon içinde önce Sivas’a kaçtım. Bacağımda abimden ufaltılmış rengi solmuş şalvarımda Bakırcılar Çarşısı’nda gezerken beni gören bakırcı ustası, ‘şalvarlı gel buraya şu körüğü çek’ dedi. Körüğün başına oturup akşama kadar çektim. Cebimdeki ilk kazancım olan 24 kuruşla anamın karşısına okuyacağım diye gittim. Sonunda İstanbul’da kimya mühendisi oldum’diyor.

· HEM ORTAK HEM AŞÇI

İSTANBUL’A ilk geldiği gün Harem’de otobüsten indiğinde ilk kez denizi gördüğünü vapurların o ilk günkü gibi içinde heyecan uyandırdığını anlatan Niyazi Manav, denizi ilk kez İstanbul’da gören bir Sivas’lı olarak boğaza nazır birinci sınıf resturantlar zinciri kurarak, memleket yemekleri sunmanın keyfini yaşıyor. Bugün 100 yaşında dalya diyen annesinin orta öğrenimden sonra yüksek öğrenim için İstanbul’a gönderildiğini anlatan Niyazi Bey, ‘Bizi anam büyüttü. Kız erkek ayrımı yapmadık. 7 kardeşiz 3’ü kız. Kız kardeşim Halima Manav benim resturantlarımın hem ortağı hemde aşçıbaşıdır. Bizde patron olduk diye böbürlenme olmaz. Halime önlüğünü giyer ve mutfağa girer.

· BULUTLARLA SELAM

İSTANBUL’DA ilk yaşamaya başladığı yıllarda Taksim’de dönercilik yapan ağabeyinin yanında hem çalışıp hem de okurken Taksim’de parka çimenlere uzanıp bulutları seyrettiğini ve doğuya doğru giden bulutların Sivas’dan da geçeceklerini düşünerek sevdiğini ve mutlu olduğunu gözleri dolarak anlatıyor. ‘Bugün köylü Niyazi ile İstanbul’daki Niyazi arasında bir fark yok’ diyen Niyazi Manav, ‘Köyümden gelen herkes benim en kıymetli misafirimdir. Köyden gelen kim varsa baştacımdır. Ekmeğimin yarısı onundur. Hemşerilerimle bağlarımı hiç koparmam’ diye anlatıyor.

· SİVAS YEMEKLERİ

İSTANBUL’DA omuz omuza verip kurdukları resturantlar zinciri ile kendi markalarını yaratan her sabah yanlarında çalışanlarla birlikte mutfağa girip ayda 2 kez ise Sivas’a özgü Sivas köftesi, Madımak, Kete, Sivas Mantısı, Sivas Etli Ekmeği hazırlamaktan büyük keyif alan Halime Hanım ve Niyazi Bey’i en çok rahatsız eden ise Sivas’da yaşanan tatsız olayların ardından Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Sivas için İstanbul’da kendilerine, ‘Siz adam yakıyorsunuz’ denilmesi olmuş. İstanbul’da Sivas’da yaşananların hesabını her gün verdiklerini kaydeden Niyazi Bey, Sivas imajının dışarıdan gelenlerce gerici Sivas olarak zedelendiğini söyledi.

18.09.2004



Aşık Veysel’in Çiğdemi

Aşık Veysel’in güzeller güzeli torunu Çiğdem Özer, İstanbul’da yaşayan ikinci kuşak Sivaslıların yaşam standartları, geldikleri nokta ve hayata bakış açılarını anlatabilmek için en iyi örneklerden biri...


SABANCI Holding’de Erol Sabancı’nın kızı ve Akbank Yönetim Kurulu Asistanı Suzan Sabancı Dinçer’in yanında yönetici asistanı olarak çalışıyor. Anne ve babası 1960’lı yllarda İstanbul’a göç etmiş. Aşık Veysel’in en küçük kızından torunu olan Çiğdem Özer’in üniversiteyi bitirmesi ardından Londra’ya gidip genç yöneticiler dersleri alması ve iş ingilizcesi alarak memleketini dönmesi belki de aile için bir dönüm noktası oluşturuyor. Modern görünümü, modern yaşamı ve profesyonel iş kadınlığının yanısıra Şarkışla’nın Sivrialan köyünde geçirilen yaz tatilleriyle holding de köylüye farklı bir bakış açısı getiriyor.

BAKIR KAPLI MODERN YAŞAM

KAĞITHANE’DE ailesine ait bir apartmanın çatı katını kendisine göre düzenleyerek anne-babasıyla altlı üstlü oturmaya başlayan Çiğdem Özer bizi evinde kabul ediyor. Modern ve geleneksel bir iç mimariyle düzenlenen evde Sivrialan köyünden getirilen bakır kaplar, çeyiz sandıkları yerini almış. Dedesi Aşık Veysel’in hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğrafları duvarları süslüyor. Güleryüzü ile beni ve Foto Muhabirimiz Yusuf Eroğlu ile evinde görüşürken, ‘Sizinle Çırağan’da da görüşebilirdim. Ama sıcak olsun istedim. O nedenle evi istedim’ derken Anadolu misafirperverliğinin kuşaklar boyunca kentlere taşınabileceğini umutla görüyoruz.

SİVAS’TAKİ AŞIKLAR BAYRAMI’NA GİDİYOR

ŞARKIŞLA’DA toprağına aşık babaları Veysel’i bırakıp gurbet yollarına düşen aile, o topraklarla bağlarını hiç koparmaz. Sivas’dan henüz 20 gün önce dönen ve orada, ‘Aşık Veysel Aşıklar Bayramı’nın 8.si ne katılan Çiğdem Özer, her Sivaslı gibi memleketine her yıl gittiğini ve bütün hemşerileri gibi her yaz baba ocağına giderek hasret gidermenin kendisini mutlu ettiğini söylüyor. Aşık Veysel’in bütün çocuklarının ve torunlarının hatta torunlarının çocuklarının sözbirliği ederek her yıl köye aynı tarihlerde gittiklerini, böylece bütün aile İstanbul’dan ve yurtdışından toplanarak köye ve birbirlerine hasret giderdiklerini söylüyor.

SİVRİALAN’DA TATİL AVRUPA’DAN CAZİP

KÖYDE aile ile birlikte geçen bu zaman Çiğdem için Avrupa’nın turizm cennetlerinde geçireceği bir tatilden çok daha önemliymiş. Çünkü, o dede Aşık Veysel’in bahçesinden bir elma koparıp yerken, dedesinin yıllarda kıraç tarlasını yeşillendirmek için nasıl azimle çalıştığını, onu tarlayı çapalarken gören köylülerin, ‘Atalarımız yüzyıllardır yeşertememiş bu toprakları bu kör adam mı yeşertecek?’ sözlerini ve yıllar sonra meyva veren ağaçları gören köylülerin, ‘Asıl kör bizmişiz’ diye konuşmalarını duyar gibi olduğunu anlatıyor. Suların kaynak yeri olan gözelere gidip su içmek, Sızır Şelalesi’nde alabalık yemek, Eğri Çimen Yaylası’nda denizden 800 metre yüksekte ciğerlerine oksijen çekmek, Çermik kaplıcaları ona hep büyük bir keyif vermiş.


ANADOLU’NUN BELKEMİĞİ: SİVAS

SİVASLI olmaktan çok mutlu olduğunu söyleyen Çiğdem Özer, ‘Sivaslı olmaktan ve Sivas’ı tanımaktan her zaman gurur duydum. 3 günlüğüne de olsa köyüme gitmekten mutluluk duyuyorum. Kültürüyle, sanatıyla, 1217’de kurulan ilk üniversitesiyle Sivas Anadolu’nun belkemiğidir. Ve bu gerçeği istanbul’daki ikinci kuşak, üçüncü kuşak Sivaslılara ve tüm insanlara anlatmalıyız. Genç kuşak Sivaslılar yurtdışında eğitim mi alacak, sonra babasının yerine mi geçecek yeni iş mi yapacak yapsın ama köyüyle bağlarını koparmasın. Ben köye gidip gelince 5-6 kuşaktır İstanbul’da yaşayan iş arkadaşlarım bir köyleri olmamasının üzüntüsünü yaşıyorlar’ diyor.

Sultan UÇAR

Sivas’tan geldi İstanbul’da pasta imparatoru oldu
Suşehri doğumlu Kazım Ayan, 65 yıl önce köyde ekmek bulamadığı için İstanbul’a göç etti. Bir pastanede 19 yıl komilik yaptı. Sonra kendi işini kurdu. O bugün, Türkiye’nin en ünlü markalarından Pelit Pastaneleri’nin sahibi. Günde 50 ton çikolata üretiyor. Onlarca ülkeye ihracat yapıyor


TÜRKİYE’DE pastacılık denilince yüksek kalitesiyle ilk akla gelen isimlerden olan Pelit Pastaneleri’nin sahibi Kazım Ayan’da Sivaslı bir işadamı. Suşehri’nden 65 yıl önce ekonomik nedenlerle İstanbul’a göç eden 82 yaşındaki Ayan, 17 yaşından bu yana pastacılık yapıyor.

· KOMİ OLARAK GİRDİ PASTANEYİ SATIN ALDI

SuŞehrİ’nden gelen 17 yaşındaki Kazım komilikten, bugün 30 bin metrekare kapalı alanda pasta ve çikolata üretimi yapan bir fabrika ve İstanbul’un en lüks semtlerinde kurduğu 12 Pelit Pastanesi’nin hikayesini sizler için anlattı. 1939 yılında ekonomik nedenlerle İstanbul’a göç ettiğini söyleyen Ayan bakın o zorlu yılları nasıl anlatıyor; ‘Önce Tepebaşı’nda bir otelde sonra da tam 19 yıl boyunca bir pastanede işçi olarak çalıştım. Bu yıllarda ustalarımdan iyi pastanın sırlarını öğrendim. Çalıştığım pastanenin sahipleri işlerini büyütmek için Tepebaşı’dan Beyoğlu’na taşınınca burada beraber çalıştığım üç arkadaşıma acaba biz bu işi yapabilirmiyiz? deyi sordum’

· ORTAĞI GİDİNCE DÜKKAN ONA KALDI

‘BİRİ Rum diğeri Ermeni asıllı olan arkadaşlarımla patronumun bıraktığı pastaneyi çalıştırmaya başladık. 23 yıl birlikte çalıştık. sonra mübadele döneminde arkadaşlarımdan Rum olan burada kimsesi kalmadığı için Yunanistan’a geri döndü. Diğer arkadaşım ermeni olan vefaat etti. İşleri yürütme sorumluluğu bana kaldı. Önce Osmanbey’de şube derken, 12 şube ve 1993 yılında Pelit Pastanın yanısıra Pelit Çikolotayı kurduk. Esenyurt’daki fabrikada şimdi günde 50 ton çikolata ve şubelerden gelen şipariş üzerine günlük pasta üretiyoruz. Bizde prensip olarak asla müşteriye 2 günlük pasta satılmaz. Pasta 1 gün sonunda genellikle kalmaz ama kalırsa mutlaka hayır kurumlarına yada yurtlara gönderilir. Personele dağıtılır. Ertesi gün yenisi yapılır’ diye anlattı.

Kazım Ayan bu arada Etiler’de bir apartman yaptırarak şu anda işlerini yüreten oğulları Selahattin, Hasan ve Ali Ayan’ı yanıbaşına toplamış. ‘Çocuklarımı bir gün görmesem yaşayamam’ diyen Ayan, Anadolu daki gibi evlatlarını yanıbaşında istiyor. Eski toprak denilen insanların titizliğiyle 82 yaşında olmasına rağmen Kazım Ayan, her gün sabah saat 4.5 da işe gittiğini ve tesisleri dolaştığını söylüyor. Çocuklarının da aynı titizlikle işleri yürüteceğinden emin olarak fabrikaya gelsede huzur içinde oturuyor.

· KAZANDIĞINI HAYIR İŞLERİNE YATIRMIŞ

KazIm Ayan sadece İstanbul’daki işlerini büyütmekle yetinmemiş aynı zamanda memleketini de hiç unutmamış. Suşehri’ne adını taşıyan bir anadolu lisesi, Gölova’ya yine adını taşıyan bir devlet hastanesi Canköyü’ne bir okul, cami, yol ve 6 ay önce kaybettiği eşi Zennube Ayan adına türbeleri onarmış. Hayır işleri ile her zaman İstanbul’da da devlete destek olan ve kendisinden istenilen hiçbir ricayı kırmayıp şehit ailelerine kucak açan Ayan, bir çok defa ‘onur belgesi’ ve ‘üstün hizmet’ madalyaları ile ödüllendirilmiş. 9.Cumhurbaşkanı Demirel bizzat gelerek, hayırsever işadamını devlet hizmet belgesiyle onurlandırmış.

· DÜNYANIN EN GÜZEL YERİ CANKÖY

İstanbul’da 65 yıldır yaşamasına rağmen Kazım Ayan’ın kalbi köyü için çarpıyor. ‘Dünyanın neresini gezersin diye sorarlarsa ben köyüme giderim’ diyen Ayan, ‘Bizim Köy bişeye benzemez ama ben çok severim. Köyümü hep hatırlamak için pastanenin adını Pelit koydum. Yani meşe. Biz Anadolu insanıyız. çocuğumu bir gün görmezsem duramam. Yoğurtlu çorba, madımak, kete yemezsem mutlu olamam. Birde bana, ‘Sen bu serveti nereden buldun babandan mı kaldı? diye soruyorlar. Doğru biz bu serveti babamızdan bulduk. Rahmetli babam, ‘Çalışın Allah verir’derdi. Bizde gerçekten çok çalıştık. Bugün dünyaya çikolata ihracaatı yapıyoruz’ diyerek sevincini dile getiriyor.


ÜNLÜ YEMEKLERİ


H ER yörenin kendine has yemekleri vardır. Sivas mutfağı kendine has yemekleri çok da zengin değil. Ancak bir madımak çorbası, bir sivas mantısı, bir Sivas ketesi, bir Sivas etliekmeği mutlaka denenmesi gereken tadlardan

· MADIMAK ÇORBASI

MALZEMELER: 1 kiloğram taze toplanmış madımak, 1 yemek kaşığı salça, 1 yemek kaşığı katı yağ, 1 baş soğan ve bir miktar bulgur.

HAZIRLANIŞI: Soğan yağda çevrilir. Pembeleşince üzerine salçası eklenir, ve madımaklarla karıştırılır, daha sonra suyunu salınca üzerine bulgurlar atılır kendi suyuyla pişirilir. Madımak vücuttaki tüm gıdaları vitamine çevirme özelliği bakımından anadoluda bir vitamin deposu olarak görülür.

· SİVAS KETESİ

MALZEMELER: 1 kiloğram un, 1 çay bardağı sıvı yağ, yarım paket katı yağ, 1 bardak yoğurt, maya, ceviz içi ve reyhan.

HAZIRLANIŞI: Un, sıvı yağ, katı yağ, yoğurt, maya az miktar su ile yoğrulur. Biraz dinlendikten sonra çarşafta incecik açılır. Üzerine ceviz içi ve kete ile önceden yağla kavrulan Meyane denilen kavrulmuş un karışımı konulur. Rulo olarak çarşafta sarılan hamur yuvarlak olarak yeniden sarılarak halka haline getirilir. Daha sonra tekrar oklava ile açılarak yuvarlak bir görüntü alır. Sacda yada tandırda pişirilir.



SEBAHAT AKKİRAZ
Türk Halk Müziği’nin güçlü sesi Sabahat Akkiraz, Londra Jazz Festivali’nde türkü konseri vermesi, Güney Amerika’daki konserleriyle okyanusları aşması ve Fransız Kültür Bakanlığı’nca hayatı belgesel yapılan çok özel bir isim olarak hemşerilerinin gönül tahtına oturmuş


TÜRKÜLERİ ülke sınırlarını aşmasına ve birçok ülkede yaşamasına rağmen Sabahat Akkiraz, 1986’da geldiği İstanbul’u, ‘Hayatımın incisi’ memleketi Kangal’ın Yaylacık köyünü ise, ‘Yaşam pınarım’ diye anlatıyor. Aşıkyar diyarı Sivas’dan çıkan güçlü bir ses Sabahat Akkiraz. 7 kardeşi olan Akkiraz’ın doğum tarihi biraz karışık. Sivas’da doğan her çocuğun takvim yerine bildiği, ‘Ekinler biçilirken, Koçlar katılırken, Cevizler dökülürken’ gibi ilginç bir gün tutulmuş akıllarda. ‘Anamla babam diyordu ki; ‘koç katımından 20 gün sonra doğdu. Babam bu bence 12.ayın 28’inde doğdu derken anam yok yok 12’si olabilir’ diyordu. Ben şimdi burcumu bile bilmem. 1957’de doğduğumda rivayet edilir’ diye gülüyor Akkiraz.

· USTALARIN ÖĞRENCİSİ

Aİlesİnİn Almanya’ya göç etmesiyle Akkiraz, ortaokulu ve liseyi bu ülkede okuduğunu söyleyen sanatçı, müzikten hiç kopmadığını, ustaları Feyzullah Çınar, Aşık Daimi, Davut Sulari ve Muhlis Akarsu, Arif Sağ ile tanıştıktan sonra çok destek aldığını anlattı. Albümlerinde genellikle kendi derlediği türküleri seslendiren bazen, ‘Bir gerçeğe bel bağladım’, bazen ‘Boş yere kavgayı zahmet biliriz’ diyen, 13 albüm çıkaran ve 14. derleme albüm için halen ekin hışırtısından mutlu olduğunu söylediği köyünde çalışmalarını sürdüren Akkiraz’ın pozitif enerjisi adeta sizi kucaklıyor.

· GELENEKLERİM VAR

Geleneklere bağlı olan Akkiraz; ‘İstanbul’da Tarabya’da kardeşlerimle aile apartmanında yaşıyoruz. Ben aslında Almanya’da büyüdüm ama geleneksel aile yapısını her zaman koruduk. İstanbul’da da Almanya’da da her yerde aile bağlarımız güçlenerek sürdü. Annemi babamı kaybettik. Londra’larda olan kardeşlerimle bile görüşürüz. Annemiz olmadığı için anneler gününde kardeşlerim beni arar. Babalarımızın canı için her yıl can aşı yani yemek veririz. Hıdırellez günlerini nerde olsak kutlarız. Babam insanlara örnek olsun diye köyümüze modern bir ev yaptırdı. Her yaz kardeşlerimle bu evde buluşuruz’ diye konuşuyor.

· GURBET GELİŞTİRDİ

İstanbul’da Tarabya üstünde bir evde yaşayan Sabahat Akkiraz, hemşerilerinin Tarabya denilince, ‘O orası zengin muhit’ diye şaşırmalarına gülümsüyor. O, zenginliğin insanın yüreğinde olduğunu düşünüyor. Sivas’ın kültür zenginliğinin türkülere anlam kattığını düşünen Akkiraz, ‘Ben her yerde altı yüz derleme yapsam. Sivas’da altı bin derleme çıkar. Kars’a da gitsem orda da Sivaslı dinler beni. Sivaslı gurbete çok çıkmış. Gurbet insanların gelişmesini sağladı. Sivas insanı için gurbet görmüştür insanın halından anlar derler. Aslında hemşericilik bilmem’ dedi.

· HAYATIMIN İNCİSİ

Londra Jaaz Festivali’nde caz ile türküyü yan yana getirmeyi başaran Sabahat Akkiraz’ın bu ilginç çalışmasından sonra Fransız Kültür Bakanlığı’nca çekimleri Türkiye’de gerçekleştirilen bir belgeseli yapıldı. Belgesel çekimleri için özellikle İstanbul’u tercih ettiğini söyleyen Akkiraz, ‘Almanya’da, Londra’da, Paris’te kaldım ama İstanbul başkadır. İstanbul benim yaşamımın incisidir. Dünya İstanbul’u tanısın istedim. Biz kışları İstanbul’daki evmizde yazları köyümüzde yaşarız. Ama İstanbul çok özeldir’diyor.

· SİVAS MÜZİĞİ

Sİvas’In yapı olarak binlerce yıldır ozanlar diyarı olduğunu ve bu kadar güçlü bir kültürün içinde olan halkın da müzik kulağının gelişmiş olduğunu söyyeyen Akkiraz, ‘Ozan arkadaşlarım bana, ‘her yere gideriz. Ama Sivas’a giderken geriliriz’ derler. Çünkü beğenileri çok zordur. Kulakları güzel melodiler ister. Bu güzelliğin temelinde insanın geçmişi vardır. İnsanların geçmişleri ne oldukları bence kendilerinin geleceği için de lazım’diye anlattı.


KÖYÜM YAŞAM PINARIM...


SanatçI kimliği nedeniyle çok gezdiğini birçok memleket gördüğünü söyleyen Akkiraz, babasının kendilerine, ‘Yatan aslandan gezen tilki iyidir’ dediğini kendisininde yıllardır gezdiğini söylüyor. Mesleğinde artık piştiğini hisseden Akkiraz, ‘Sanatçılar her yerde mutlu olabilirler. Antep’de de Karsta’da mutlu olabiliyorum. Her yer bana bir heyecan veriyor. Ama köyümde gürültü kirliliği yok. Bu mevsimde yelekle geziyorum. Temiz havası dünyaya değer. Ağaçlar hışır hışır, ekinler biçiliyor. Yıldızlara bakarım gece. Özgürce garip bir mutluluk hissedersiniz. Ben burada içime, kendime dönerim. Bu yıl yeni türkülerle, Sivas’dan derleme yapacağım. Kangallı Aşıklar araştırmamın içinde yer alacak. Bu benim için çok önemli çünkü memleketim. Müslüm Sümbül’den Ruhsati gibi sanatçılara herkesi araştırıyorum. Çok güzel türkülere rastlıyorum. Köylü komşularımız geliyor. Köme yapmayı, Sivas köftesi yapmayı öğrettiler’


ORHAN GENCEBAY VE ARİF SAĞ 13 YAŞINDA AKKİRAZ İÇİN ÇALDI


SanatçI sıcaklığıyla henüz çocukluk yıllarında başlayan müzik yaşamını Akkiraz, ‘Bazen laf olsun diye söylerler ama ben müzisyen doğmuşum. Galiba 5 yaşında radyodan duyduğum bütün şarkıları ezbere okurdum. Çok küçük yaşlarımda ailem bu ilgimi farketti. Babamın da müziği karşı ilgisi vardı. Ama sanata yönelmemde ilkokul öğretmenimin payı çok büyüktür. Babam ikna edildi. 13 yaşında ilk 45’lik plağımı Arif Sağ ve Orhan Gencebay’ın sazları eşliğinde Mahmut Erdal ile çıkardım’ diyor

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 563
favori
like
share