Uyku Hastalıkları, Dünyada Uyku Çalışmaları


Hayatımızın yaklaşık üçte birlik bir bölümünü harcadığımız uykunun gizemini çözmek için insanoğlu asırlar boyunca çaba harcamıştır. Pozitif bilimlerin henüz gelişmediği dönemlerde mitolojik olaylarla uyku anlaşılmaya ve anlatılmaya çalışılmıştır.

Bir efsaneye göre, Gece tanrıçası Nyx kendi başına, babasız iki oğul yaratır. Bunlardan birisi Uyku tanrısı Hipnoz, diğeriyse Ölüm tanrısı Tanatos'dur. Böylece uyku ve ölüm arasında bir yakınlık olduğu vurgulanmış ve ikisi kardeş olarak düşünülmeye başlanmıştır.

Uyku hakkında bilinen ve tahmin edilen tüm özellikler uyku tanrısı Hipnoza atfedilmiştir. Hipnoz, ölüler ülkesinin en derin katmanı olan Tartaros’da karanlık ve dumanlı bir mağarada yaşar. Unutkanlık ve kayıtsızlık ırmağının suları odasının içinden akar. Hipnozun çocuklarından birisi olan Morpheus insanların rüya görmesini sağlar.

Tarihte milattan önce 3. yüzyılda Büyük İskender döneminde Pontus Devleti'nde yaşayan Dionizos isimli kralın ileri derecede obez olduğu, gündüz aşırı uyku hali ve horlamalarının olduğu bilinir bu bilgiler OSAS tablosuna çok uymaktadır.

Tek tanrılı dinlerde de uyku hakkında ilginç bilgiler mevcuttur. Ülkemizde Selçuk'ta bulunan Yedi Uyuyanlar Mağarası hakkında yazıtlardaki bilgilere göre; İmparator Decius zamanında putperestlerin zulmünden korkan Yedi Hıristiyan genç Panayır Dağı eteklerindeki bir mağaraya sığınırlar ve 200 yıl süren derin bir uykuya dalarlar. Uyandıktan sonra Theodesius II. zamanında Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edildiğini öğrenirler. Bu mucizevi olaydan ötürü mukaddes kişiler olarak kabul edilen yedi genç öldükten sonra yine bu mağaraya gömülürler.

Bilim dünyasındaki kayıtlarda bir çok büyük düşünür, Aristo, Hipokrat, Freud ve Pavlov uyku ve rüyanın psikolojik ve fizyolojik temellerini açıklamaya çalışmıştır. Ancak gerçek anlamda uykunun sırları, uyku sırasında vücut fonksiyonlarının kaydedilmesi ve incelenmesiyle çözülmeye başlanmıştır.

J. Allan Hobson 1989'da yayınladığı Sleep adlı kitabın girişinde uyku konusunda son 60 yılda öğrendiklerimiz, 6000 yıldır öğrendiklerimizden fazladır demiştir. Bunun nedeni 1930’lardan sonra yapılmış olan bilimsel çalışmalardan elde edilen sonuçlardır. Ancak bu çalışmaların temeli de 100 yıl öncesinden atılmıştır. Uyku konusunda ilk bilimsel yayın “The Philosophy of Sleep” İskoç bilim adamı Robert MacNish tarafından 1834'de yayınlanmıştır.

Uykunun bazı uyaranlarla geri döndürülebilen bir bilinçsizlik hali olduğu anlaşıldıktan sonra bilinç durumu ve beyin elektrofizyolojisi ile ilgili çalışmalar hız kazandı. Bu konuda ilk gelişme Luigi Galvini’nin hayvan deneylerinde beyin hücrelerinde elektriksel aktivitenin varlığının tespitiyle başlamış ve Richard Caton tarafından EEG’yi oluşturan potansiyellerin bulunmasıyla şekillenmiştir.

Richard Caton (1842-1926) Liverpool'da yaşayan bir fizikçidir ve elektrofizyolojik fenomenlerle ilgilenmiştir. Özellikle tavşan ve maymunlarda serebral hemisferin elektriksel aktiviteleri üzerine çalışmıştır. Brazier’e göre, Caton 20 vakayı içeren raporunu 1875’de British Medikal Journal’da yayınlamıştır. Daha ayrıntılı ve 40’ın üzerinde tavşan, kedi ve maymunu içeren rapor aynı dergide 1877’de yayınlanmıştır. Caton galvanometreyi kullanmıştır. Aynanın üzerine ışık demeti gönderilmiş ve bu ışık demeti geniş ve düz duvara yansıtılmıştır. Bu tip görüntüleme ile skalp yüzeyine konulan iki elektrod ya da skalp yüzeyine ve gri cevhere konulan birer elektrot ile değişik yönlerden gelen zayıf akımlar amplifiye edilmiştir. Bu durum elektroensefalografinin doğuşu olmuştur. Burada artefaktlar major rol oynasa da, Caton EEG’yi oluşturan potansiyelleri bulmuştur.

İnsan EEG’sinin mucidi ise Hans Berger’dir. Hans Berger (1873-1941) bir nöropsikiyatristtir. Aslında ilk çalışmalar Birinci Dünya Savaşı sonrasında büyük kafa kemik defektleri olan kişilerde yapılmıştır. 6 Temmuz 1924’te Edelman galvanometre ile beyinden gelen osilasyonu göstermiştir. 1925 yılında Berger kayıtlamanın yapılabilmesi için kafa kemik defektlerinin olmasının gerekli olmadığını fark etmiştir. Çünkü duranın belli bir kalınlığı vardır, ayrıca postoperatif skarlar mevcuttur. Buna göre kayıtlama sağlam kafatası ya da skalpten yapılabilmektedir.

1926-1929 yılları arasında Berger alfa dalgaları ile kayıtlar elde etmiştir. Çift koil galvanometre bu konudaki araştırmalar için kritik rol oynamıştır. 1929 yılında alfa ritm ve alfa bloke edici yanıt ile ilgili ilk rapor yazılmıştır. Gümüş iğne elektrotları, platin tel ve çinko kaplama çelik iğneler o yıllarda kullanılan elektrotlardı. 1930’larda Berger’in insan EEG’sine ait raporları arsında; bilinç dalgalanması ile ilgili çalışmalar, uyku sırasında ilk EEG çalışması, uyku uyanıklık farkının gösterilmesi, hipoksinin insan beynine etkisi, çeşitli lokalize veya difüz beyin hastalıkları ve epileptik deşarjlar en önemlileridir.

Bu dönemden sonra gelişmeler çok hızlandı Gerçek anlamda uykuda gözlenen parametreler Harvard Üniversitesinden Harvey, Hobart, Davis ve diğerleri tarafından çalışıldı. Edgar Douglas Adrian (1889-1977) 20. yüzyılın en önemli nörofizyologlarındandır. Alfa ritmini göstermiş ve göz açılınca alfa ritminin bloke olduğunu bulmuştur. Blake, Gerard ve Kleitman bu konudaki çalışmalarını Chicago Üniversitesi'nde sürdürmüşlerdir. Nathaniel Kleitman çalışmalarını 1938'de yayınladığı Sleep and Wakefulness adlı kitapta toplamıştır.

Kleitman ve Aserinsky 1953 yılında uykuda hızlı göz hareketlerinin olduğu REM uykusunu elektroensefalografide göstermişlerdir. Böylece uyku tetkiklerine elektrookülografi EOG eklenmeye başlanmıştır.

Dement ve Kleitman 1956'da uykunun siklik değişimlerini göstermişlerdir. Bu siklik dönemlerin 90 - 100 dakika sürdüğünü, evre 1 ile başlayıp REM uykusu ile sonlandığını göstermişlerdir.

Sağlıklı uykunun sırları çözülmeye başlandığında uyku bozukluklarındaki değişikliklerin kayıtları da merak edilmeye başlandı. Gözlemlere dayanan bilgilerin bilimsel olarak değerlendirilmesi aşamasına geçildi.

Ünlü İngiliz yazar Charles Dickens 1836'da seri yayın olan "Posthumous Papers of the Pickwick Club" da bu kulübün çaycısı Joe'nun oturduğu yerde uyukladığı, horladığı, uykudan zor uyandırıldığı, siyanotik, kalp yetmezliği ve kişilik değişikliği olduğunu bildirmiştir. William Osler, 1906 yılında yazdığı “Principles and Practice of Medicine” isimli kitabında, bazı şişman kişilerdeki horlama ve uyku bozukluğundan da bahsetmiş ve hastaların çoğunun Pickwick Paper'daki Joe'ya benzediğine işaret etmiştir. Charles Dickens tarafından farkında olmadan tanımlanan uyku apne sendromunu, bilimsel anlamda ilk kez 1956 da Burwell ve arkadaşları tanımlamışlardır.

Avrupa'da 1965 yılında Pickwick sendromlu hastalara birbirinden bağımsız olarak uyku kaydı yapan Fransa'da: Gastaut, Tassinari ve Duran, Almanya'da ise: Jung ve Kuhlo uyku apne sendromunu keşfedip tanımlamışlardır.

Başlangıçta obez hastalarda yapılan çalışmalarda elde edilen verilerin obeziteden bağımsız olduğunu düşünen Giorgio ve Coccagna obez olmayan olgularda da uyku apne sendromu varlığını göstermişlerdir.

Uykuda solunum bozukluğu olarak değerlendirilen uyku apne sendromunun tedavisi için yapılan çalışmalarda Elio Lugaresi ve arkadaşları 1970 de trakeostomi uygulanan olguların kliniğinde belirgin düzelmenin olduğunu bildirmişlerdir.

Uykuda solunum bozukluğunun tedavi edilebilir olduğunun görülmesi konuya ilgiyi artırmış ve bu alanda çalışmaların yoğunlaşmasına neden olmuştur. İlk Uluslararası Uyku Apne Sendromu Sempozyumu, Bologna üniversitesinden Elio Lugaresi tarafından 1972'de İtalya'da Rimini'de düzenlenmiştir.

Uyku kayıtlarında solunumsal parametreler ilk kez Christian Guilleminault tarafından 1972'de Stanford Üniversitesi'nde uyku çalışmaları sırasında kullanılmıştır. Bu kayıtların eklenmesiyle Uyku Apne Sendromunun günümüzdeki tanımlanması 1973 yılında Christian Guilleminault tarafından yapılmıştır.

Polisomnografi tanımı ilk kez 1974 yılında Jerome Holland tarafından kullanılmıştır. Holland'ın tanımına göre: Polisomnografi, gece boyunca uykuda bir çok fizyolojik parametrenin eşzamanlı kaydı, analiz ve yorumlanmasını belirtmek amacıyla kullanılan bir terimdir.

Gündüz aşırı uykuluğunun uyku apne sendromunda çok önemli bir yakınma ve patolojik bulgu olduğu anlaşıldıktan sonra bu konuda da çalışmalar başlamıştır. Gündüz uykululuğunu ölçmek amacıyla, Yoss ve arkadaşları göz bebeği çapı ölçümlerini kullanmayı önermişlerdir. Daha sonra Dr. Mary Carskadon tarafından gündüz uykuluğunun doğru ve objektif ölçümünü sağlayan Multiple Sleep Latency Test (MSLT ) geliştirilmiştir.

Christian Guilleminault gündüz aşırı uyku hali üzerinde yaptığı araştırmalar sonucunda 1990 yılında, gündüz aşırı uyku hali olan ancak uykuda apnesi olmayan hastalarda üst solunum yolu rezistansı sendromu (UARS) tablosunu tanımlamıştır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 482
favori
like
share