Said DEMİREL Sosyal Hizmet Uzmanı T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Özel Gönül Özel Eğitim Kursu Kurucu ve Müdürü

Özürlülere ilişkin özel eğitim esaslarının düzenlenmesi 03/12/1996 tarih ve 4216 sayılı kanunun verdiği yetkiye dayanılarak Bakanlar Kurulu’nca 30/05/1997 tarihinde kararlaştırılarak, bu 573 sayılı “Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” 06/06/1997 tarihli ve mükerrer 23011 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konmuştur.

“Madde 1: Bu kanun hükmünde kararnamenin amacı, özel eğitim gerektiren bireylerin, Türk Milli Eğitimin genel amaçları ve temel ilkeleri doğrultusunda, genel ve mesleki eğitim görme haklarını kullanabilmelerini sağlamaya yönelik esasları düzenlemektir.”

Özel eğitim alanında çok önemli bir gelişme olan ve öncülüğü açısından da önemini vurgulayan “Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” böyle diyor.

Ne yazık ki estetiğin, vicdanın, yeteneği düzenlemenin, bilgiyi pratize etmenin; kısacası özverili başarım tutkusunun kanunu yok. Özel eğitimde aslında olmayan bu kanunu istiyor.

Genel olarak yaşamımızda karşılaştığımız her türden mesleğin nirengi, sıkıntıları söz konusu olduğu gibi özel eğitimin de birtakım sıkıntıları söz konusudur.

Özellikle günümüz piyasa şartlarındaki istikrarsızlık, kanunların yetersizliği veya uygulanmasında yaşanan güçlükler, ticari güvenin yitirilmiş olması beraberinde hiçte göz önüne getirilmeyen, asıl sonuçları çok daha vahim olacak olan sıkıntıların ayak seslerini hatırlatıyor.

Bilhassa ülke nüfusunun yarıdan fazlasının genç ve eğitim - öğretim çağında olduğu düşünüldüğünde, eğitim ve öğretim ustalarının yani eğitimcilerinin ve konuyla ilgili kitlenin bilgi ve beceri düzeyi ile genel olarak mesleğine olan saygılarının ne ölçüde yeterli olduğu sorusu sorulduğunda sıkıntılar birkaç kat daha artıyor.

Bu konuların yanı sıra üzerinde durmak istediğimiz konu “özel eğitimde etik” sorunu belki de sorumsuzluğudur. Ülkemizde özel eğitim gerektiren birey sayısı oldukça yüksektir. Çok genel bir istatistiki rakamla ülke nüfusunun %7-10 arasındaki birey sayısı engelli olup, özel eğitime ihtiyaç duymaktadır. Nüfusun büyüklüğü göz önüne alınacak olursa sayı hiçte azımsanacak düzeyde değil. Büyük kentlerden kırsalın en ücra yerine kadar engelliler birer birey olarak nüfus içerisinde yerini almaktadır. Öyleki kendi halindeler, ışık tutulanlar bir, iki, üç ... Yani sayıları çok az. O kadar. Normal eğitimde öğretmen başına düşen öğrenci sayısı göz önüne alındığında da bu durum kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Sosyo-ekonomik düzey başta olmak üzere her alanda yaşanan geri kalmışlık, alt kültürün tüm bileşenlerini içinde barındıran sosyo-ekonomik gerçeklikleri yansıtmaktadır. Milyonlarca engelli birey ve özel eğitim gerçeği göz önüne geldiğinde ünlü iş adamımız Sakıp Sabancı’nın meşhur “vah, vah, vah, ...” diye başlayan sözlerini aklımıza getiriyor. En ideal argümanlarla özel eğitime geldiğimizde özel eğitime yönelik özel eğitim çıkmazına bu sözler bizleri sürüklüyor.

Hedef, birey ve genelde toplumun bütünüdür. Ayrıca bu konu toplumun son derece hassas olduğu bir konudur. Nerede olursa olsun engelli birey toplumun dikkatini çeker. Yaklaşımlar; geleneksel, dinsel veya bilinçli olmak üzere çok farklı olur. Burada en öne çıkan da toplum vicdanıdır.

Toplum içerisinde bireyle birlikte aile önemli bir yer tutmaktadır. Engelli bireyin kabulü, bakımı, yetiştirilmesi ve topluma kazandırılmasında ailenin yeri çok çok büyüktür. Özel eğitimde ise engelli birey ailesine yaklaşımlar ve aile eğitimleri bu açılardan önemini artırmaktadır.

Toplumdan topluma ve yine aynı toplum içerisinde yaşayan insanlar açısından farklı yaklaşımlarla karşılaşan engelli bireyler genellikle toplumun alt kademesinde nefes alan varlıklar olarak ele alınmışlardır. Toplumun bakış açısı onları yıllarca damgalamış ve belirli kriterlerle adlandırmıştır. Down, otistik, spastik, zihin engelli, işitme engelli, bin bir çeşit konuşma engelli, kreten ve daha birçok çeşit engel grubu. Oysa insanlar engeliyle kabul edilebilirdi.

Tornadan çıkartma imkanı olsaydı ve tornadan çıkarılarak engelin düzelme imkanı bulunsaydı eminiz ki normal bireyler yine öncelik kazanırdı. Bu normal kavramı da biraz şaibeli ama konuyu dağıtmaya gerek yok. Kaldı ki engelli birini tornaya sokmak aile ve toplumun önlenemez iştahı da olabilirdi. Standart insan tipi oluşturmak için bire bir de olabilirdi bu tornadan çıkarma yöntemi. Böyle bir torna makinası ne yazık ki henüz yapılmadı.

Yatırlar, üfleyenler ve hocalar da yeterli derecede iş yapamadılar ki engellilerin sayısı azalmadı veya engel düzelmedi. Her ne kadar onlar bu işe birçok disiplinden önce gizlice el atsalar da sonuç menfi kaldı. Şifalı bitkilerle tevavi etme de bu işi sonuca götüremedi.

Sonuç ortada ve top yine eğitime geliyor. Yalnız alanda karmaşa çok. Bu alanın sahibi olduğunu söyleyen kişi veya meslek sayısı da çok. Unutulmaması gereken bir konu ise özel eğitimin bir multidisipliner eğitim gerektirdiğidir. Çünkü sadece engelli birey yok. Engelli bireyin eğitiminin yanı sıra aile, çevre, eğitim ve rehabite kurumları, uzman, eğitimci gibi birçok kişi veya kurum özel eğitimin çatısı altına giriyor. Onun için bir tek disiplinin özel eğitimle ilgili olduğu söylenemediği gibi söylemekte yanlış olur.

Bugün özel eğitimle ilgili yapılan çalışmaların birçoğu literatürde bilgi değerlendirmesi boyutundadır. Bilginin pratize edildiği ve pragmatik eğitimin faydasına sunulduğu ideal yeni müfredat veya program geliştirilmiş değil. Her ne kadar mevcut çalışmalar olsa da yalnız bu çalışmalar yeterli değil. Kısacası sistematik bir doküman henüz yok. Üzerinde en çok araştırma yapılan konulardan birisi olduğu halde. İnternette onlarca site var. Türkçe site sayıları dahi artıyor.

Özel eğitim dersine günlük standartlaştırılmış programla girerek engelli bireyin zeka seviyesini artıramayız. Uygun bireyselleştirilmiş plan ve programların yapılması, uygun ortamın hazırlanması ve ihtiyaca yönelik materyallerin kullanılması ve teknolojiden yararlanılması özel eğitimin de optimizm yani iyimserlik yönümüzü artıracaktır.

Aslında alanda güzel çalışmalar yapılmaktadır. Yalnız bu güzel çalışmaları alanda karşılaşılan sıkıntılar gölgelemektedir. Çünkü alanla ilgisi olmayan ehliyetsiz kişilerin özel eğitimle ekonomik kazanca yönelip ilgilenmesi etik yöndeki kaygılarımızı hızla artırmakta ve yapılan olumlu çalışmaları unutturmaktadır. Buradaki asıl sorunumuz hedefte insanın olmasıdır. Eğer bir hata yapılırsa o hatayı düzeltmek kolay kolay mümkün olmamaktadır. Özellikle bu hata insana yönelik yapıldıysa. Örneğin eğitimle ilgisi olmayan kişiler tarafından yanlış yönlendirmeyle yanlış eğitim verildiyse.

Sorunu olan bir bireyin daha bilinçli ele alınıyor ve bu alanda geliştirilen yöntem ve tekniklerden yararlanılıyor olması, geliştirilen teknoloji alet ve cihazların kullanılması işi daha kısa sürede minimize edebiliyor. Bu da olumlu oluyor tabiki.

Unutmamalıyız ki bu alanda çalışan ekipman bu işin motorudur. Dolayısıyla hiç kimse bu alanda mükemmel olamaz. Her şeyden önce işin öneminin farkındalığının yakalanmış olması taraftarıyız. Çünkü özel eğitim herhangi bir tezgahtarlık ya da mekanize olmuş bir iş alanı değil.

Her insanda olduğu gibi engelli bireyin de hayatında birtakım değişiklikler söz konusudur. Onun için eğitimde günlük, aylık ve yıllık periyotlarda değişimlerin izlenmesi ve eğitimin ona göre işlerlik kazanması gerekmektedir. Belirli aralıklarla kaydedilmiş ve engelli bireyin eğitim dosyasına işlenmiş değerlendirmeler ve yapılmış çok iyi bir analiz eğitimcinin işini kolaylaştıracaktır. Yoksa “al-tak-çıkar-ver” türünden sürekli başa dönmeler ve denemeler amaca ve hedefe ulaşmayı zorlaştırır. Sevelim; ama çokta sevelim – seviyorum tafralarına girmeye gerek yok. Bu işi sevgi ile birlikte profesyonelce görevimiz ve sorumluluğumuz olduğu için yapalım.

Özel eğitimde uygun zaman iyi değerlendirilip, hassas noktalar çok iyi yakaladıktan sonra yapılacak olanlar avucumuzun içinde gibidir.

Sonuç olarak; görev veya sorumluluk kaygısı, vicdan kaygısı veya kul hakkı kaygısı ... Ne derseniz deyin! Ama bizdeki kaygı “Etik Kaygı”dır

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 598
favori
like
share