Bir çocuğa baktığımızda, anne ve babasına hatta büyükanne ve büyükbabasına benzer yönleri olduğunu görürüz. Saç rengi, göz rengi, diş yapısı, fiziksel görünümü, kişiliği çocuğa kalıtım yolu ile geçen kişisel özelliklerdir. Fakat çocuğa bu kişisel özelliklerinin yanı sıra bazı hastalıklarda kalıtım yoluyla geçer. Bunlara örnek bazı kan, damar, kas ve iskelet hastalıkları, diyabet ve akıl hastalıklarının bir kısmını sayabiliriz.

Eşlerden birisinin ailesinde bir kalıtsal hastalık olması durumunda, çocuğun bu hastalığa yakalanma olasılığı artar. Tıptaki gelişmeler artık pek çok hastalığın veya sakatlığın nedenini açıklayabilmektedir. Hatta risk grubunda olan yani çocuklarına hastalık taşıyacak olan anne ve babalar, aileler bile belirlenebilmektedir.

Özellikle eşlerin akraba evliliği yapması durumunda çocukların kalıtsal hastalıklara yakalanma olasılığı çok yüksektir.

Birde anne ve babanın hastalıkları taşıyıcı olma durumu vardır. Genelde
kişiler taşıyıcı olduklarını bilmezler, çocukta hastalık ortaya çıkınca ebeveyn taşıyıcı olduğunu öğrenir. Tıptaki gelişmeler artık pek çok hastalığın veya sakatlığın nedenini açıklayabilmektedir. Hatta risk grubunda olan, yani çocuklarına hastalık geçirecek olan anne ve babalar, aileler bile belirlenebilmektedir.

Toplumun davranış, duygu, düşünce ve kişiler arası iletişimde belirli beklenti ve normları vardır. Ancak çeşitli nedenlerden ve yönlerden farklılıkları olan bireylerde bu toplumda yaşamlarını sürdürmek durumundadırlar.

Toplumun bu farklılıklara bakışı, onların toplum içersinde yaşamlarını sürdürebilmeleri ve potansiyellerini geliştirebilmeleri bakımından çok önemlidir.

Buradaki farklılık bireyin kendine özgülüğü, zayıflıkları ve güçlü yönleridir.

Bireyin farklılığı o kişinin ailesini, iletişimde olduğu sosyal grupların farklılığı nasıl algıladıkları, nasıl tepki gösterdikleri ile anlam kazanır.

Herkes çocuklarının sağlıklı olmasını ister. Bazı çocuklar doğumlarında çok sağlıklı görünürler, daha sonradan hastalıkları ortaya çıkabilir.

Genellikle aileler hasta çocuklarının olmasını kendi işledikleri suçlara karşı verilmiş bir ceza olarak düşünürler. Bu durumun bir üzüntüden, korkudan, alay ettikleri birisinden ortaya çıktığına inanırlar. Ailelerin farklı özellikleri olan çocukları olduğunu ilk öğrendiklerinde yaşadıkları duygular çok karmaşıktır. Ailenin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı, aile bireylerinin kişilik özellikleri, ailenin aldığı sosyal destek ailelerin yaşadıklarını hem farklı hem de benzer kılar.

Ailelere çocuklarının durumuna ilişkin ilk bilgilerin nasıl verildiği, ne gibi şart ve durumlarda ailenin bilgilendirildiği ailenin uyum sürecini belirleyen önemli nedenlerden birisidir. Anne ve babalara doğru bilgiler vererek uygun bir yaklaşımla iletişim kurulduğunda, ailenin bu beklenmedik ve hazır olmadıkları duruma uyum sağlamada çok olumlu bir başlangıç yaptıkları düşünülmektedir. İlk anda, ilk günlerde ve aylarda hatta yıllarda yaşanılan duygular uzmanların ailelerle ilk iletişiminin nasıl olduğu ile çok yakından ilişkilidir demiştik. Bu etkileşime bağlı olarak anne baba kızgınlık, yalnızlık, çaresizlik duygularını yoğun ve sürekli olarak yaşayabilir ya da kendini çocuğunu geliştirme yönünde daha güdüleyici ve destekleyici bir yaklaşımla mücadele sürecine olumlu bir başlangıç yapabilir. Bu ilk etkileşim aslında anne ve babanın çocuğa karşı temel tutumlarının oluşmasında çok önemlidir.

Farklı Bir Çocuğa Sahip Olduğunu Öğrendiğinde, Ailelerin Tepkileri Nasıl Olmaktadır?

Bazı aileler çeşitli aşamalardan geçerek kabul ve uyum sağlayabilirler. Farklı özelliği olan çocuğu olduğunu öğrenen anne ve babalar, ilk olarak duygusal bir karmaşıklık içine girerler; davranışlar, düşünceler karmaşıktır, yaşanan yoğun bir şok, karmaşıklık ve şaşkınlıktır. Daha sonra yas, aşırı üzüntü, hayal kırıklığı, kaygı, red, suçluluk ve savunma mekanizmalarının yoğun çalıştığı tepkisel bir süreç yaşanır. Bunun ardından; "Ne yapabilirim?" sorusunun sorulduğu duruma uyum aşaması başlar. Bunun ardından aileler bilgi ve becerilerini geliştirmeye, çocukları ve kendileri için planlar yapmaya ve geleceği düşünmeye başlarlar.

Bazı aileler, aile içi yaşantıları, çocuğun farklılıkları veya toplumsal tepkilere bağlı olarak sürekli üzüntü ve kaygı içinde bir yaşamı seçebilirler. Çocuğun farklılıklarının kabulü ve üzüntü bir arada yaşanır, anne baba çocuğun durumuna üzülürken bir yandan da çocuğun gelişimi için çabalıyorsa bu patolojik değildir. Anne ve babalar hamilelik döneminde geçmiş yaşantılarının deneyimi, gelecekle ilgili beklentileri doğrultusunda bir bebek modeli oluştururlar. Farklı özellikleri olan bir çocuğa sahip olmayla, ideale uymayan bir şeylere sahiplik yoğun bir kaygı yaşanmasına neden olur. Bunun ardından aile tekrar yapılanmaya, gelecek için uygun planlar yapmaya kendilerine ve çocuklarına ilişkin farklı yapılar oluşturmaya başlarlar. Bazen de farklı bir çocuğa sahip olan anne ve babalar yakın çevrenin tepkileriyle durumu olumsuzluk, çaresizlik içinde algılamaya başlarlar. Kısaca, yakın çevrenin çocuğa karşı tepkileri anne-babanın tepkilerinin, duygularının şekillenmesinde temeldir.

Farklı Özelliklere Sahip Bir Çocuk Anne ve Babanın Yaşantısında Ne Gibi Değişiklikler Yaratır?

Her çocuğun doğumu ailede bir çok yeniliğe ve değişikliğe yol açar. Ailenin gelişimsel aşamaları, çocuğun gelişimsel aşamalarıyla paralel gider. Ancak, farklı bir çocuğun doğumu, gelişimi, ailelerde çok çeşitli değişikliklere neden olur. Anne- babaların, kardeşlerin kişilik özelikleri, birbirlerinden, yaşamdan, mesleklerinden, yakın çevreden ve toplumdan beklentileri farklılaşır. Bu farklılıklar aileden aileye değişmekle birlikte, anne-babaların kişilik özellikleri, eşlerin birbirlerine olan yakınlıkları ve destek oluşları, yakın çevre ile toplum tepkileri ve desteği bu değişikliklerin nitelik ve niceliğini etkilemektedir. Aslında devletin bu tip çocuklara sunduğu hizmet ailelerde meydana gelen değişiklikleri etkiler.

Aile üyelerinin kendilerindeki ve yaşamlarındaki tüm bu değişiklikler, bir gelişim sürecidir. Farklı özelliği olan bir çocuk anne-babanın ve kardeşlerin kendilerine bakışlarını, kendilerini tekrar değerlendirme ve keşfetme yollarını başlatır. Aile üyeleri kendi yeterlilik ve yetersizliklerini, neleri başarıp başaramadıklarını deneme, görme ve kanıtlama olanağı bulurlar.

Anne-baba; ebeveyn olmayı öğrenme, sorumluluklarının farkına varma, karar verme becerilerini geliştirme ve başkalarını da düşünmeyi öğrenme gelişim sürecinin önemli bir bölümünü yaşar. Anne-baba ve çocuklar birlikte hayal kırıklıklarını, kabul görmemeyi, yanlışlıklar yapmayı, uygun olmayan karar verip soncuna katlanmayı öğrenirler; tüm bu deneyimlerden nasıl yararlanacaklarına ilişkin çeşitli başa çıkma becerilerini geliştirirler.

Aile olarak, "farklı olduklarını, farklı mücadele ve gelişim süreci içinde olduklarını görürler." Zaman zaman yalnızlık duygularını, çaresizlik duygularını yaşarlar ve bunlarla nasıl başa çıkacaklarını deneye yanıla bularak, kendilerinin ve çocuklarının gelişimlerine katkıda bulunurlar. Ailelerin çocuğun yetersizlikleri hakkında bilgi aldıkları ilk kurumlar hastanelerdir. Çocuğa hastalığın tanısı konulan hastanelerde anne ve babalar çocuk hakkında yeterince bilgilendirilememekte ve yardım alabilecekleri kurumlar hakkında yeterince yönlendirilmemektedirler. Bu da aileleri çaresiz bırakmaktadır. Halbuki hasta yakınlarının duygusal ve maddi yüklerini azaltmanın önemli bir boyutu aileleri hastalık ile ilgili bilgilendirmektedir. Hasta ailesi ile işbirliği kurabilmenin en önemli noktası sempati duyabilmek, hastanın tedavisinde ve güçlerinin geliştirilebilmesinde ailenin yanında olduğumuzun hissettirilmesidir.

Kas Hastalıkları ve Çocuklar

Hastalığın olmadığı döneme sağlıklı dönem denir. Çocuklarda sağlık başarılı uyum sürecini, büyüme ve gelişme döneminin göstergesidir. Hastalık ise uyumda yetersizlik veya dengeyi sağlama çabasında yıkılma göstergesi olup bu sürede büyüme ve gelişmede bozukluklar ve yetersizliklerin görülebildiği bir dönem olarak kabul edilebilir. Hastalığın etkisi çocuğa, aileye, hastalığa, çevreye bağlı birbirini etkileyen değişkenlere bağlıdır. Çocuğun okul yaşantısını etkileyen herhangi bir hastalık önemli bir stres kaynağıdır. Erkekler atletik yeteneklerini, kızlar ise arkadaş gruplarından farklı kılan hastalıklara daha çok tepki gösterirler.

Kas hastalıklarında çocuklarda yeti kaybı söz konusudur. Bu yeti kayıpları bazı çocuklarda engelleme oluşturur. Örneğin, hareket kısıtlılığı olan bir çocuk okul aktivitelerine ve oyunlara katılamaz. Dolayısıyla bu engelleme çocuğun fiziksel ve sosyal çevresi ile olan ilişkilerini, uyumunu bozucu nitelikte olur.

Özellikle duygusal problemlerin oluşumunu da çocuğun kişilik yapısı önemli rol oynar. Kaygısız, dışadönük, dert etmeyen ve hemen yıkılmayan çocuklar içekapanık, kendini beğenen ve narsistik çocuklara göre daha az problemle karşı karşıya kalır. Çocuktaki farklı yetenek ve beceri zenginliği sorun oluşumunu azaltırken, çekici olmamak gibi belirgin özellikleri artırmaktadır.

Hastalığa uyum sağlayamayan çocuk ve adölesanlar da üç farklı davranış biçimi gözlenebilir.

Birincisi; Korku, durgunluk, dış dünyaya ilginin azalması ve özellikle anneye olan aşırı bağımlılıkla karakterizedir. Bu çocukların anneleri yoğun üzüntü ve çocuklarına karşı aşırı koruyucu bir tutum içindedirler. Beslenme, vücut bakımı, uyku düzeni ve ilaç kullanımı annesinin kontrolü altındadır. Bu tutum çocuğun bağımsızlığını kazanmasını engeller.

İkincisi; Fazlaca bağımsız, yasaklara karşı cesur ve riskli aktivitelere giren çocuklardan oluşur. Böyle çocuklar gerçek korku ve tehlikelere karşı inkar mekanizmasını kullanırlar. O zaman gerçeklik duygusu bozulur ve adeta meydan okurcasına korkulan durumları aramaya başlarlar. Bu çocuklar fazlaca meraklı ve suçu gizleyen anneler tarafından yetiştirilmişlerdir.

Üçüncüsü; Konjenital anomaliye sahip çocuk ve adölesanlardır. Bunlar utangaç görünümlü, yalnız çabuk içerleyen ve normal insanlara karşı düşmanca tavır sergileyebilen ve uyumsuzluğun daha az göründüğü çocuklardır. Bu çocukların anneleri genellikle özrü nedeniyle çocuğu sosyal çevreden soyutlama çabasında olan annelerdir.

Kronik hastalıklar çocuğun olduğu kadar ailesinin de yaşam kalitesini etkiler. Çocuğun fiziksel hastalığı aile içinde fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunlar doğurur. Bu çocuklar da kardeşlerine karşı agresif davranışlar, depresif tepkiler ve sosyal geri çekilme görülmektedir.

Çocuğun kronik hastalığa vereceği psikolojik tepkiler bazı yazarlar tarafından depresyon, agresyon, özellikle erkek çocuklarda görülen karşı cins gibi davranma, bunaltı, bağımlılıkta artma, aşağılık duygusunu yaşama ve sosyal geri çekilme olarak sınıflandırılmıştır. Çocuk bu hastalıkla birlikte yaşamayı öğrenmek zorundadır.

İnsan davranışları yaşamı sürdürme ve kendini gerçekleştirme eğiliminden kaynaklanır. Birey yok olmaya ve bozulmaya karşı direnir ve tüm kalıtsal olanaklarını kullanma bilme ve geliştirme yolunda çaba harcar. Bu çaba insanda gerek bedensel ve gerekse psikolojik düzeyde birlikte görülür. Örneğin, fizyolojik düzeyde bakıldığında kan şekeri çıktığında veya düştüğünde bunun normal düzeye getirilebilmesi için çabalar. Psikolojik düzeyde bir örnek vermek gerekirse birey belirli bir dengeyi korumak için çaba gösterir. Bedensel değişim gibi psikolojik dengenin bozulması da bireyin işlevlerinde önemli aksaklıklar yaratır. Yaşamı sürdürme ve kendini gerçekleştirme çabaları başarılı olamazsa uyumsuz davranışlar görülür.

Sizlerin hastalığı ilerleyici kas erimesi ve kuvvet azlığı ile seyreden ve eklem hareketlerinde kısıtlama, kas kısalıkları, solunum kapasitesinde azalma, omurga ve ekstremitelerde şekil bozukluklarına yol açar. Tüm bunlar aile ve hasta üzerinde ruhsal travmaya neden olur. İlerleyici özellikteki kas hastalıkların şiddeti ve etkilediği alanlara göre değişik tiplerde fonksiyonel yetersizliklere yol açmaktadır. Bu yetersizlikler hasta kişinin normal bir yaşam sürmesini engellemektedir.

Bireyin varoluşunu ve gelişimini sürdürebilmesi için bazı temel gereksinimlerinin karşılanması gerekir. İnsanın temel gereksinimleri, bedensel ve psikolojik olarak iki ana grupta toplanır. Bizim konumuz psikolojik gereksinimlerdir. İnsanın psikolojik gereksinimlerini tanımlamak bedensel gereksinimlerinde olduğu kadar kolay değildir. Bir insandan diğerine değişebilen psikolojik gereksinimlerin her insanda ortak olan bazı yönleri de vardır.

İnsan, bir parçası olduğu evrendeki düzeni kendi yaşamında da arar. Kendi yaşamında denge ve düzeni yaratamamışsa, içine girdiği yeni durumları ve eylemlerinin sonuçlarını değerlendirmede güçlüğe düşer. İnsan karşılaştığı sorunlarla baş edebilecek yeterlilikte olmak ister. Yeterlilik duygusu kişinin bedensel, zihinsel, duygusal ve toplumsal alanlarda geliştirebildiği yeteneklerine bağlıdır. Yeterlilik ve yeteneklilik insana gerekli olan güveni sağlar.

İnsanın temel psikolojik gereksinimlerinden biri de, diğer insanlarla sevgi alışverişinde bulunmak ve dostça ilişkiler kurabilmektir. Bunun yanı sıra kişi içinde yaşadığı grup üyeleri tarafından kabul edilme ve onaylanma gereksinimini de duyar. Yeterlik ve toplum tarafından onaylanma kişide öz değer duygusunu güçlendirir ve kimlik kavramının gelişmesini sağlar. İnsan bu temel üzerine kendi gizil güçlerini olumlu bir biçimde kullanma ve gerçekleştirme olanağını bulur. Ne var ki, toplumun kendi değerlerine göre koymuş olduğu sınırlar vardır ve bazı alanlarda üyelerini destekleyen toplum, diğer bazı alanlarda onları engeller. Farklılığı olan insanların karşılaştıkları en büyük sorun, kendileri için saptadıkları umut düzeyinin gerçek dışı olmasıdır. İnsanlar ulaşmak istedikleri amaçlarını kendi gizil güçlerine göre ya çok yüksek veya çok alçak bir düzeyde tasarlarlar. Dolayısıyla, geliştirdikleri ve uyguladıkları yöntemlerde de gerçek dışı olduğundan, gelişim dönemlerinden birinde saplanıp kalır, umut ettikleri düzeye hiçbir zaman ulaşamazlar. Kas hastasında, tanı aşamasından başlayarak tedavi aşamasının tümünde değişik emosyonel ve davranışsal tepkiler ortaya çıkar. Bu tepkilerin tümünün psikopatolojik olarak değerlendirilmesi veya hepsinin normal olarak kabul edilmesi yanlıştır.

Toplumun kas hastalıklarını algılaması, hekimin hastalığı algılaması, hastanın kendini ve hastalığı algılamasını etkiler. Hastanın ve ailelerinin hastalık konusunda bilgilendirilmiş olmaları, tedavi yöntemlerini bilmeleri, sessiz tutumun aşılmasında ve hastanın uyum çabasının geliştirilmesinde katkı sağlamaktadır.

Hastanın kişilik yapısı, emosyonel olgunluk düzeyi, baş etme potansiyeli, hastanın yaşam dönemi önemlidir. Hastalığın tanısı, organ tutumu, hastalığın gelişimi, yapılan tedaviler, tedavilerden alınan sonuçlar hasta ve hastalığın prognozu açısından değerlidir.

Tanıyı öğrenmek, sevilen birinin ani kaybı ile aynı etkiyi yapar.

Hastada yarattığı korku odakları şöyle sıralanabilir:

Özsaygının azalması
Bedensel özür
Beden görüntüsünde bozukluk
Çevreye, kişilere bağımlılık
İşe yaramama duygusu
Kişiler arası ilişkilerde bozukluk
Hareket özgürlüğünün kısıtlanması
Yaşamın tehdidi
Beden bütünlüğünün bozulması
Geleceğe yönelik planların bozulması
Sosyal rol ve etkinliklerin değişimi
Yeni ortamlara uyum güçlüğü çekme
Cinsel sorunlar

Kas Hastaları Tanı Konduktan Sonra Neler Hisseder:

Öfke
Şok
Elem
Hayal kırıklığı
Kendi kendine acıma

Fiziksel hastalığın tanısı ne olursa olsun, tanının ardından hasta kendini yetersiz, aciz, beceriksiz biri olarak görür. Bu bakış açısı "Ben başkaların muhtaç olacak birisi miyim?" türünden negatif düşünceler ortaya çıkar. Depresif fiziksel hasta, çevresini; onu reddeden, ondan aşırı beklentileri olan, onda yoksunluk yaratan negatif düşüncelerle değerlendirilebilir. "Beni kimse anlamıyor?", "Bana yardımcı olamıyorlar.", "Herkes beni terk etti."....gibi. Geleceğe ilişkin olumsuz beklentiler içindedir. Geleceği ümitsiz, değersiz ve anlamsız görür.

Kas hastalıklarının herhangi birisiyle yüz yüze kalan birey sıklıkla bilinmeyen belirsiz bir gelecekle karşı karşıya olmanın yarattığı tehdidin yanı sıra, hastalığa karşı savaşamayacağı gibi inançlar da taşır. Bu durumdaki pek çok insan kendisiyle ilgili bir ön kestirimde bulunarak kendisini adeta kitler ve ölüme terk eder.

Hastanın olabildiğince iyi yaşamasına, yüz yüze geldiği şey neyse onunla karşılaşmasına yardımcı olmak önemlidir. Bu hastalar için ümit, bakım, destek, sevilmek ve sevmek çok önemlidir.

Zorlanma � Stres

İnsan gereksinimlerini her zaman kolaylıkla gideremez. Doyum ararken kendi içinden ya da çevresinden gelen engellerle karşılaşır ve zorlanır. Zorlanma ulaşılmak istenilen amaca doğru yol alırken bir engellenme ile karşılaşma sonucu ortaya çıkabilir; günlük yaşamda engellerle sürekli olarak karşılaşır. Zorlanma, bir engellenme ile karşılaşma yerine, iki amaç ya da gereksinim arasında bir seçim yapma zorunluluğunun yarattığı çatışma şeklinde belirebilir. Böyle bir durumda bir amacın seçilmesi, diğer amacın engellenmesi ile sonuçlanır. Üçüncü bir zorlanma türü, kişinin belirli bir amaca ulaşma çabasının sürekli bir baskı altında olmasıdır. Baskı çevreden geldiği gibi içsel kaynaklıda olabilir. Herhangi bir durumda bu üç tür zorlanmadan yalnız biri, bazen ikisi ya da üçü birden görünür.

Zorlanma durumları insanda bazı duygular yaratır. Bireyin engellenmeye karşı
geliştirdiği duygu kızgınlıktır. Kızgınlık duygusu kişiyi atılım yapmaya ya da saldırgan davranışa yöneltir. Eğer sık sık engellemelerle karşılaşırsa kızgınlık duygusu düşmanlık duygusuna dönüşür. Düşmanlık duygusunun içinde engelleme yaratan kişiyi ya da kişileri incitme, onlara zarar verme ya da ortadan kaldırma isteği vardır. Kızgınlık ve düşmanlık duyguları yönetilmesi en güç duygulardır.

Kişi zorlanma ile karşılaştığında durumla baş edebilme gücünü kendisinde bulursa çabaya yönelik bir davranış biçimini gösterir ve içinde bulunduğu duruma uyum yapmaya çalışır. Kendini yetersiz bulduğu durumlarda ise, savunmaya yönelik tepkiler geliştirir.

Çabaya yönelik tepkiler zorlanma durumunun yarattığı koşullarla başa çıkma amacını güder. Bu tepkiler genellikle atılım, çekilme ya da uzlaşma biçimindedir.

Atılım; amaca ulaşabilme yolundaki engelleri ortadan kaldırmaya yönelinir ve normal koşullarda kişiye yapıcı bir nitelik katar. Kızgınlık ve düşmanlık duyguları ile birlikte geliştirilen bir atılım genellikle toplumun onaylamadığı saldırgan ve yıkıcı davranışlara yol açar.

Bazen böyle zorlanma durumları ortaya çıkabilir ki bu durumdan çekilme en gerçekçi çözüm yoludur. Zorlanma ile karşılaşılan alan terk edilir ve yenilgi kabul edilir veya varolan duruma duygusal katılım oranı azalır. Atılım ya da çekilme tepkileri ile çözümlenemeyen durumlarda kullanılan bir diğer tepki biçimi uzlaşmadır. Uzlaşma yolu seçildiğinde, zorlanma yaratan duruma yaklaşım biçimi değişir ya da ilk amacın yerine geçecek başka bir amaç bulunur. Böylece ilk tasarlanmış olan farklı bir yolda doyum sağlanmış olur. Genellikle insanlar uzun süre ortadan kaldırılamayan engellerle karşılaştıklarında ilk isteklerinden giderek vazgeçer ve onun yerine geçecek amaçları kabul etme eğilimi gösterirler.

Bir zorlanmanın ağırlığı, bireyin yeni duruma uyumu için yapması gereken değişikliklerin niteliğine ve zorlanmanın ortaya çıktığı çevrenin koşullarına bağlıdır. Zorlanmanın çokluğu bireyin uyum yapma yeteneğini kısıtlar. İnsan bazen aynı dönemde çok sayıda sorunla birden karşılaşırsa bu olayların her biri ile aynı zamanda karşılaştığında ulaşabileceğinden daha fazla bir zorlanma altında kalır.

Anksiyete

Anksiyete, gerçeklikle bağlantısı olmayan korku olarak basitçe tanımlanır. Örneğin, bir anne çocuğunun yüzünde çıkan bir sivilceden öleceğini düşünürse bu anksiyete, ama yüksek ateşli bir hastalıktan bu endişeyi duyarsa korkudur.

Anksiyete ye eşlik eden diğer belirtiler genellikler, dikkat toplayamama, karar verme güçlüğü, aşırı duyarlılık, umutsuzluk, uyku bozuklukları, aşırı terleme ve sürekli kas gerilimidir.

Anksiyete kişinin sürekli bir gerilim, üzüntü ve tedirginlik içinde yaşamasına neden olur. Anksiyeteli kişi diğer kişilerle olan ilişkilerinde aşırı duyarlıdır, kendini yetersiz bulur ve kolayca çöküntüye girer, dikkatini toplayamadığı ve yanlış yapmaktan korktuğu için karar vermek ona çok güç gelir. Özellikle boyun ve omuz bölgelerinde daha çok duyulan kas geriliminden, sık idrar yapmadan, uyku güçlüğünden ve kötü rüyalardan yakınılır. Sürekli terlenir, avuç içleri ıslak ve soğuktur, görünür bir neden ortada yokken kan basıncı ve nabız hızı artabilir, kalp çarpıntıları olabilir.

Kişinin işleri yolunda gitse de kaygılıdır.

Belirsiz kaygılar ve genel duyarlık onun sürekli sıkıntı ve tedirgin olmasına, umudunu kolayca yitirmesine yol açar. Büyük güçlükle karar verebilse dahi, bu kararın sonuçları, yapmış olabileceği yanlışlar ve bunların doğuracağı olumsuz etkiler üzerinde aşırı bir kaygı yaratır.

Bu insanların üzüntü konusu yaratmada ki imgelem güçleri sonsuzdur; bir üzüntü konusu ortadan kalktığı an, yeni bir sorun bulunur. Üzüntüler gece yatağa girdikten sonrada bitmez. Günlük olaylar gibi kaygılara, geçmişte yapılmış yanlışlara ve gelecekte ortaya çıkabilecek güçlükler eklenir. Tüm düşünceler sona erip de uykuya dalındığında, silahlı adamlar tarafından kovalanma, yüksek yerden düşme, düşmanlardan kaçarken bacakların yavaş hareket etmesi gibi anksiyete rüyaları görülür. Eğer kişi bu duygularda kurtulabilmek amacıyla aşırı derecede uyku ilacı alırsa ya da alkol kullanırsa durum daha karmaşık bir durum alır.

Nevroz

Bir insan çevresindeki olayları sürekli olarak yanlış yorumlamakta ise, çoğu kimsenin olağan karşıladığı durumlarda kaygıya kapılıyorsa ve sorunları çözmek için çaba göstereceği yerde onları görmezlikten geliyorsa, davranışları nevrotik olarak nitelendirilir. İlginç yön, çoğu kez böyle bir kişinin kendisinin de davranışlarını mantık dışı ve uyumsuzluğunun farkında oluşudur. Nevrotik davranışlar uyumsuz niteliklerine karşın, kişinin dünyayı algılamasında önemli sapmalar ve ileri derecede bir kişilik bozulması yaratmaz. Nevrotikler daha çok kaygılı, mutsuz çevresi ile olan ilişkilerinde etkisiz ve genellikle bir hastanede yatmalarını gerektirecek denli ağır olmasa da çoğu kez bir hekime başvurmaları gerekir.

Nevrotik davranışlar bireyde yerleşmiş bir kısır döngü sürecinin ürünüdür. Bu sürecin içinde birey, yetersizlik ve aşağılık duyguları içindedir; günlük, olağan sorunları ürkütücü bulduğundan sık sık anksiyete duygularına kapılır, zorlanma durumlarını yenmek için çaba göstereceği yerde savunma yöntemlerini kullanarak onlardan kaçınmak ister, kendi çıkarlarına karşıt olan davranışlarının ve yedek çözüm yollarını gösterebilmesini engelleyen katılığının farkında değildir. Ben merkezciği nedeniyle yakın ilişkiler kuramaz. Sorunlarını çözme çabası gösterememesinin yarattığı suçluluk duyguları yaşamında aradığını bulamama ve mutsuzluk varlığına egemendir. Bir insanda tüm nevrotik özellikler birlikte bulunmaya bilir ve nevrotik davranışlar bir kişiden diğerine oldukça büyük farklılıklar gösterebilir.

Kişilerin taşıdığı özelliklerinin doğal bir sonucu olarak, kişi sürekli olarak diğer insanlardan destek aramaya yönelir. Yenilgi gibi başarıda getirdiği sorumluluktan ötürü, kişide yetersizlik duygularına ve yetersizliğin ortaya çıkacağı korkularına yol açabilir.

Nevrotik kişinin temel yaşam biçimi, günlük yaşamın sorunları ile uğraşmaktan çok, onlardan kaçınmaya yöneliktir. Çoğu kez bedensel yakınmalar başarısızlıklara neden olarak gösterilir. Tüm düşünce ve davranışlar, anksiyete ve yetersizlik duyguları ile karşılaşmayı sağlayacak bir yapıdadırlar. Ne var ki bu kaçınma davranışları, çoğu kez gelişimi engellediği gibi, temelde var olan güçlüklerin giderek daha fazla pekiştirilmesi ile sonuçlanır.

Depresyon

Depresif duygu durum ve ilgi kaybı ya da zevk alınan etkinliklerden artık zevk alınamıyor olması, depresyonun anahtar semptomlarıdır. Hastalar kendilerini hüzünlü, kederli, umutsuz ya da değersiz hissettiklerini söyleyebilirler. Hasta için depresif duygu durum, çok olağan kabul edilebilecek üzüntü duygusundan çok ayrı bir niteliği vardır. Hastalar çoğu kez depresif duygu durumu "IZDIRAP VEREN DUYGUSAL BİR AĞRI" imiş gibi tanımlarlar.

Hastalar bazen ağlayamadıklarından yakınırlar. Diğer yandan, depresyondaki kimi hastalar bazen depresyonun farkında değillermiş gibi görünürler, ancak bununla birlikte ailelerinden, arkadaşlarından ve daha önce ilgilendikleri etkinliklerinden uzak dururlar. Depresyondaki hastaların hemen hepsi (%97) görevlerini yapmada zorluk doğuran, okulda ve işte başarısızlıkla sonuçlanan bir enerji azlığından ve yeni tasarılar kurmak için istek azlığından yakınırlar.
Hastaların %80'i uyku sorunları olduğundan yakınırlar. Hastalar genellikle erken uyanırlar ve gece sık uyanırlar ve "sorunları"yla ilgili olarak düşüncelere dalarlar. Hastaların pek çoğunda iştah azalması ve kilo kaybı vardır. Ancak bazı hastalarda iştah artması ve aşırı uyuma görülür. Hastaların semptomlarında sabahları bir artma ve akşama doğru bir azalma görülür. Düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yeteneğinde azalma (hastaların %84'ü) ve düşünce bozuklukları (%67'si) gibi kognitif semptomlar görülebilir.

Depresyondaki hastaların yaklaşık üçte ikisi intihar etmeyi düşünür ve %10-15'i intihar girişiminde bulunur. Hastalar genellikle düzelmeye başladıkları ve intiharı tasarlayabilecek ve bunu uygulayabilecek gücü kendilerinde buldukları zaman intihar girişiminde bulunurlar.

Depresyonun genel belirtileri şöyle sıralanabilir:

* Depresif duygu durumun varlığı, hastanın kendisini, üzgün, kederli,
hüzünlü, kasvetli, neşesiz, canı sıkkın, morali bozuk, mutsuz, acınacak
halde, perişan, zavallı, dertli, çaresiz, boşluktaymış gibi, sinirli, düş
kırıklığına uğramış, çökkün vb. sözcüklerle tanımlanır.
* Hiç bir şeyden zevk almama
* Enerji kaybı, yorgunluk-bitkinlik
* Konuşmada, düşüncelerde ve davranışlarda retardasyon
* İştahta değişme; genellikle kilo kaybı olur
* Uyku bozukluğu
* Somatik yakınmalar
* Ajitasyon (huzursuzluk olarak yaşanılan artmış motor etkinlik)
* Cinsel ilgi ve etkinlikte azalma
* İşe ya da yapılan diğer etkinliklere karşı ilgi kaybı
* Değersizlik, kendini küçük görme, kendi kendini kınama, utanç ya da suçluluk duyguları
* "Düşünmede yavaşlama" ya da " Düşüncelerinin karmaşık olması" yakınmalarıyla düşünme ya da düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinde azalma
* Anksiyete
* Benlik saygısında azalma
* Çaresizlik duyguları
* Karamsarlık ve umutsuzluk
* Ölüm düşünceleri ya da intihar girişimleri

Bu belirtileri kendimizde gözlüyorsak, bunların kendi başına geçmesini beklemeden veya kendi kendimize savaşmaktan vazgeçip bir uzmana başvurmak en doğru yoldur.

Öneriler � Neler Yapabiliriz?

Hastalığınızın tanısı kondu, medikal tedavisi planlandı, doktorunuz hastalık konusunda size, sizin hastalığı tanımanıza yardımcı olacak tüm bilgileri verdi. Artık birlikte yaşayacağınız hastalığınızı, yeni arkadaşınızı tanıyorsunuz. Şimdi sizler neler yapacaksınız? Var olan kapasitemizle yaşamımızı en kaliteli hale getirmek sizim evimizde, önce yaşamımızı kolaylaştıracak düzenlemeler yapmalıyız:

* Uygun yatak, tekerlikli sandalye seçimini yapmalıyız.
* Ev düzenlenmesi hastanın aktivitelerini ve mobilitesini arttıracak ve bağımsız kılacak şekilde tekrar gözden geçirilmelidir. - Tuvalete tutunma barları konulabilir
- Alafranga tuvalet tercih edilmelidir.
- Düşmeyi engellemek için evin zemini kaygan olmamalıdır.
- Ev takılmayı önleyecek şekilde düzenlenmelidir.
- Düşme söz konusu olduğunda yaralanmayı engellemek için sivri ve keskin
kenarlı mobilyalar mümkün olduğunca kullanılmamalıdır.
* Hastanın dışarı çıkması sorun olduğu için günü daha zevkli geçirmesi ev dışı ile ilişkisini kesmemesi, ayrıca dışarı çıkmasının kolay olması açısından oturmak için giriş katları tercih edilmelidir.
* Kontrollere aksatılmadan gidilmelidir.
* Aile hastasını aşırı koruyucu bir tutum içine girmemelidir. Hastanın yapabileceği tüm işleri yapması için olanak tanınmalıdır. Sorumluluk verilmeli, en önemli de toplumdan soyutlanmamalıdır.
* Psikoterapiler genellikle anksiyete ve depresyonu azaltmada, yaşam kalitesini yükseltmede, kendini iyi hissetme halinin artmasında yararlı olur.
* Yaşamındaki her şeyin kontrolünden çıktığı duygusu güçlü olan kas hastalarında davranışsal terapilere aktif katılım kontrol duygusunu güçlendirmede yararlıdır.
* Hastada görülme potansiyeli yüksek olan cinsel sorunlar, cinsel gücü ve çekiciliği ile ilgili gizli ya da açık korkular konusunda seksüel danışmanlık yararlı olur.
* Kas hastalarının aileleri ikinci dereceden hastalar olarak tanımlamak ve kas hastalıklarını aile hastalığı olarak düşünmek yanlış olmaz. Çünkü ailelerin depresyon, anksiyete düzeyleri hasta kadar yüksektir. Ayrıca hastalıktan kendini sorumlu tutma, kendini suçlama, hastanın sorumluluğunu üstlenme aileyi sıkıntıya sokar. Bu nedenle aile bireylerine terapi yapılacağı gibi aile terapisi de yararlı olur.

Kaynak:

Uzm. Psk. Gülden UMURTAK

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1088
favori
like
share