“Küçük bir lavanta çiçeği,
Sarışın arı
Ve alabildiğine gelincik.
Düşünmeden sevdiğimiz bu anda,
Birdenbire başlayan gökyüzü.”
O. Rıfat


Oktay Rıfat gibi ben de yazı severim. Kış ne kadar ağırsa yaz o kadar uçarı… Yaz, bir kutlama mevsimi… Yazın eli sıcak. Yaz müşfik ve demokrat… Başka başka şeyler öğretir mevsimler… Fakir omuzlarda güven duygusu veren yaz, yıldızlara daha yakın… Kış düşünceli, kapalı, kış despot, kış temkinli, kış tehditkar… Kar, belki bu yüzden de biraz beyaz. Daha da korkutucu olmasın diye kış… Çocukları o beyazlıkla kendine alıştırıyor kış… Sonra nasılsa öğreniyor insanoğlu, üşümeyi, bir saçak altının, tüten bir bacanın kıymetini… Kış, fakirle zengini çaresizlikte eşitlerken, yaz her ikisini de serbest bırakıyor… Kış ders, yaz teneffüs… Belki bu yüzden çok seviyorum yazı. Ben derslerden çok teneffüslerini sevdim okulun, hayatın.

Kışın içinden bahar belli belirsiz görünmeye başlar başlamaz, gözüm dallarda ve göğün rengindedir. Her yıl, bir sabah kendi kendime, “ Yaz geldi işte.” derim, havayı koklayarak… Sanki sabahla beraber benim sokağa çıkmamı bekler yaz… Dünkü ışığına ne eklerse ekler, önceki havasına ne katarsa katar ve mevsim beni değiştiğine ikna eder… Çocuk gibi sevinirim… Mevsimim geldi ey, asma dalları, hanımeli, fesleğen, ıtır, ey zaman mevsimim diyorum, kızartma kokuları, bahçelerde çaylar, gölgelerde çocuk sesleri ey ömrüm, rüzgar, geç okunan ezanlar, ay ışığı ve sular ve vapurların güverteleri, şıkır şıkır karşı kıyılar… Bugün içimde nasıl da yaz bitiyor hissi var… Ancak ısındı havalar, nereden çıktı şimdi yazın bitmesi, demeyin…


Yaz bitiyor… Yaz bitecek.

“Böyle geçer ömrümüz
Bir gün ölürüz
Haberimiz olmadan.”

Necip Fazıl’ın “Şehirlerin Dışından” adlı şiirinde anlattığı başka şey mi?

Ömür de yazdan sayılmaz mı? Ömür nasıl haberimiz olmadan bitmekteyse, yaz da öyle “şimdi”den geçmekte değil mi? Yaz bir gün biter, haberimiz olmadan. Size de kaç defa böyle olmadı mı? Haberiniz olmadan ergenliğe adım atmadınız mı? Haberiniz olmadan bitivermedi mi, o ilk gençlik günleri? Haberiniz olmadan, sizi çevreleyen kalabalıkla, birdenbire düğünlerde buluşmadınız mı? Önce dedeleriniz, sonra arkadaşlarınızın babaları, nihayet akranlarınızı uğurlamadınız mı cami avlularından? Haberiniz olmadan çocuklarınız aşık olmaya, okul bahçelerinde, her kuşak yeniden gösterime giren bir filmin sancılarını çekmeye başlamadı mı? Diplomalar, işler, arabalar, yazlıklar derken, doktorlar asıl eskiyenin ve asla yenilenemeyenin siz olduğunu söylemeye başlamadı mı? Haberiniz olmadan girmedi mi dünyanıza, yakın gözlükleri, tahliller, perhizler? İçinizde bir gitmek duygusu…


Hemen geçen yazlarla biten ömürler…Hepsi bu mu?

“Yollar bizden bir izdir
Ne duysak sesimizdir
Ne görsek benzer bize
Hiç saşmayan bir saat gibi işler tabiat
Uyarak kalbimize
Mevsimler boğum boğum
Başı görünmez doğum
Sonu ölçülmez hayat”
diye devam ediyor Necip Fazıl’ın şiiri…

Yaşamanın bir bütün olduğunu bilirim, yazı kışın doğurduğunu da, hayatın aslında sonsuz olduğunu da... Yine de yaz bitecek diye ödüm kopar… Gömleklerin üstüne ceketler gerekecek… Yetmeyecek… Kazaklar, atkılar, ağır paltolar… Baharı beklemeye başlayacağım yeniden, yaz gelsin diye… Başımın üstünde yıldızlar olsun diye, hemen kararmasın diye havalar, soğumasın diye hava, perdeleri erkenden kapanmasın diye odaların, o esmer, o loş odaların darlığından sıkılmayayım diye…

İnsan mevsimlerle aldanıyor… Nasıl geçti yıllar? Sanırım mevsimlerle… “Ayva sarı, nar kırmızı, sonbahar…” Cahit Sıtkı’sız yaz yazılır mı? Hele pencereleri hüzne açılıyorsa odanın…

“Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz?
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar.”

Sonraki mevsim hep aynıdır aslında. Birdenbire soyunmak dünyadan, hayattan, yaşamak denen giysilerden… Birdenbire sade bir elbiseye sarınmak… Yazlık bir elbiseye… Beyaz… İnce.

“Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı, nar kırmızı, sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe, gördüm tarumar?”


Yazları hatırlanayım. Bahçelerde, sokaklarda, denizin kıyısında, çay bardaklarının yanında… Yaşamayı bölüştüklerimiz, “Yeni bir ev mi, bir yaz gecesinde, sokakta bir gece daha mı?” sorusunu, “Yazın bir gece daha yaşamak…” diye cevaplasınlar… Kış sevenler de, “Karda, soğukta, sokakta kalmak, yeter ki bir gün daha yaşamak.” desinler… Bir şiir okusunlar Yahya Kemal’den, doğmuş olmaya, yaşamış olmaya şükrederek…

“Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…”


Fakat mevsimler dönecektir. Ömürler birikecek ve damlayacak. Durmak olmaz ki. Cahit Sıtkı da farkındadır yolculuğunun… Karamsar mıdır? Sanmam. Kışa razı olmayan nasıl bekler baharı, nasıl umar yazı? Gelecek yaza şimdiden seslenmek gibi yazmak, kışı da kırmadan, incitmeden…


“Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm, yeter ki,

Gün eksilmesin penceremden"

alıntı

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 354
favori
like
share