Daha önce başımdan benzer bir olay geçmemiş olsaydı bugün burada konuya girmezdim.

Aslında sözünü edeceğim röportajla ilgili şaşkınlığı dile getiren birkaç yazar oldu. Fakat herkes sadece kendi takip ettiği gazetelerden haberdar olduğundan ve hafta sonları internet sitelerinin okunma oranı da düştüğünden dolayı, gözden kaçıranlar için bu tarihi röportajdan bazı alıntılara burada yer vermekte yarar var. Bir karşılaştırma olması açısından yazının sonunda başımızdan geçen ve 28 Aralık 2007 de burada ele aldığımız bir olayı da dikkatinize sunacağım.

Ayşe Arman cumartesi günü Hürriyet'te ilginç bir röportaja imza attı. Röportajda yer alan cümleler adeta şaka gibiydi. Ayşe Arman’ın tarzını bilmesek, okuyucuya 1 Nisan şakası yapıyor sanırdık. Ama röportaj 1 Nisan’da değil 11 Nisan da yayınlandı. Ayşe Arman dilerim şaka gününü karıştırmamıştır diye düşünmemek elde değil.

Ayşe Arman köşesinde yer verdiği röportajın başlığını "Kocamı Fethullahçılara kaptırdım oğlumu asla vermeyeceğim!" şeklinde atmış.

Kendisi ile röportaj yapılan ve kendisini “Ben Leyla T. 12 yıldır Amerika'da yaşıyorum” diye tanıtan bayan, "Fethullahçı" olduğunu iddia ettiği kocasının kusurlarını şöyle anlatıyor: "... kâbus başladı... barların altını üstüne getirdiğiniz adam, Ramazanda içki içen, dünyanın en bohem adamı 5 vakit namaz kılıyor..."

Ayşe Arman şaşkınlığını gizleyemiyor ve soruyor; “Siz ne yaptınız?”

“— Kendinizi benim yerime koyun, birlikte Soho'daki bütün barların altını üstüne getirdiğiniz adam, dünyanın en bohem adamı, Kuran'ı elinden düşürmüyor, 5 vakit namaz kılıyor ve "Allah için yapıyorum" diyor. Kafayı yiyecektim! Tamam, ben de Allah'a inanıyorum ama ondaki bu 180 derecelik değişim beni korkuttu, öfkelendirdi, üzdü. Bir de kendimi aldatılmış hissettim, hayatını dinin esaslarına göre yönlendiren bir adam isteseydim, gider bir imamla evlenirdim.”

Bunları duyan Ayşe Arman kocasının kendisine baskı yapıp yapmadığını soruyor:"Sizden dini kurallarına uygun olarak yaşamanızı istedi mi?

—Yok hayır. Ama ruhen iki ayrı uca yuvarlandığımızı hissettim. Bana, "Sana asla kapan demem. Dinde zorlama yoktur. Benim görevim bunları sana anlatmak, ister yaparsın, ister yapmazsın!" diyordu."

Ayşe Arman kadının kocasının ne kötülüğü olduğunu hala anlayamadığından olacak "Ne alaka..." dedikten sonra, "Tüm bu hikâyede sizi en çok rahatsız eden şey ne?" sorularıyla şaşkınlığını ifade ediyor. Kadının önyargılarıyla fark etmeden bahsettiği kötü kocanın tek suçu Fethullah Gülen çevresinden bazıları ile tanıştıktan sonra giderek evine, çoluk çocuğuna bağlı, bar pavyon gezmeyen, CentralPark'ta Türk günü düzenleme gibi sosyal aktivitelere katılan bir koca olmaya başlaması.

Bayan sözlerini şöyle sürdürüyor: “Eve telefon açıyorlar, "Leyla Hanım, bilmem nerede kurban kesilecek, bize yardım etmek ister misiniz?" diyorlar. "Hayır!" diyorum, "Bize katılmak ister misiniz, hayır işi yapacağız?""Hayır" diyorum, "Niye öyle diyorsunuz, gelin tanışalım, sizi ağırlayalım, bizi yakından tanıyın" diyorlar. Yine "Hayır!" diyorum. İnanılmaz yüzsüzler, hiç yılmıyorlar. Sinir bozucu olan da şu: Hep terbiye sınırındalar. Ama ben onlarla savaşacağım. Kocamı Fethullahçılara kaptırdım, oğlumu asla vermeyeceğim!”

Ama kadının tutkuları, çok farklı bir atmosferi işaret ediyor. Kötülemelerle aslında Türk halk kültürü açısından kocasını methettiğinin farkında değil. Röportajda kadının ifadelerinde Fethullah Hoca düşmanlığı (!) sınır tanımıyor.

Şunları söylüyor: "Bu kadar iyi olmalarının sebebi nedir? Neden dünyanın her yerinde okullar açıyorlar, neden küçücük çocukları topluyorlar, dini eğitim veriyorlar... CentralPark'ta Türk günü yaptılar mesela. Türk günü yapmak onlara mı kaldı? ..."

Kadın o kadar öfkeli ki "çocuklarının zamanla büyüklerinin elini öpen saygılı bir çocuk" olmasından korkuyor.

Ayşe Arman “okullarını gördünüz mü?” diye soruyor.

“—Hayır, ama o okullara devam edenleri gördüm. Bir arkadaşımın çok yaramaz bir oğlu vardı, Brooklyn'deki okula gitti, şimdi beyni alınmış gibi, karşılaştığı her büyüğün elini öpmeye çalışıyor. Tuhaf bir çocuk yarattılar, sanki çocuk değil, makine. Fethullah Gülen'e baktığınız zaman Afrika'da okullar, Uzakdoğu'da okullar, bir sürü yazı okuyorsunuz, hikâye dinliyorsunuz, tabii tedirgin olacaksınız...”

Sen de mi Fethullahçısın?

Kendisini “Ben Leyla T. 12 yıldır Amerika'da yaşıyorum” diye tanıtan bayanın Ayşe Arman’a söylediklerini okuduktan sonra, 16 ay önce bu köşede yayınlanan “Sen de mi Fethullahçısın?” başlıklı yazıdan birkaç paragraf aktarmakta yarar var.

“İzmir’de ziyaret ettiğim Kenan Evren Paşa’nın yanından ayrılıp İstanbul’a dönerken, her zaman olduğu gibi uçakta kanat üstü olmayan cam kenarından bir yer istedim ve 7-F numaralı koltuğa oturdum. Elimdeki dergiyi okurken, koridora bakan yanımdaki koltuğa oturmak üzere 55–60 yaşlarında bir bayan geldi. İki elinde de eşyaları vardı. Oturması için koltuğun üzerinde bulunan emniyet kemerini önce kenara çekmesi gerekiyordu. Fakat elindeki eşyalar nedeniyle bunu yapabilmesi zordu. Hemen harekete geçtim ve oturacağı koltuğun üzerinde bulunan emniyet kemerinin iki kanadını rahat oturabilmesi için oturacağı koltuğun kenarlarına çektim. Küçük bir kâğıt mendil parçası da koltuğunun üzerindeydi. Elimle çarçabuk onu da kaldırdım. Kaldı ki yanıma Saddam Hüseyin de otursa Fidel Castro da, aynı şeyi yapardım. İnsani bir refleks bu… Kaldı ki kim olsa aynısını yapardı.

Selamlaşmak ve birbirimize hayırlı yolculuklar dilemek için bile olsa daha göz göze gelmemiştik ki, yerine yerleşir yerleşmez bana döndü ve “Sen de mi Fethullahçısın?” dedi. Davranışlarımdan böyle bir anlamı nereden çıkardığı doğrusu merak konusu… Hani Anadolu’da ani gelişen bir durum karşısında “Destur, Bismillah” derler ya… Tam da öyle bir durum…

Daha bir şey demeye kalmadan sözü yine kendisi devam ettirdi. “Hepiniz aynısınız” dedi. “Nasıl yani” dedim. “Nasıl oluyor da bir insan ortaya çıkıyor, sizin gibi okumuş yazmış olduğu her halinden belli olan, dahası sizin gibi her meslekten ve çevreden binlerce, on binlerce insanı sanki hipnoz eder gibi kandırıp kendine inandırabiliyor, anlayamıyorum” dedi.

“Hanımefendi, bilmeden bir yanlışlık mı yaptık, bir kusur mu işledik farkına varamadım” dedim. “Yok hayır, tam aksine herkesin çok hoşlanacağı bir davranış sergilediniz” dedi. “İsterseniz önce bir tanışalım” dedim. Çünkü daha birbirimizin ne ismini biliyorduk, ne de mesleğini…

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin İzmir Şubesi yöneticilerinden olduğunu söyledi. Kalan hayatını, Fethullah Gülen’le mücadeleye adadığını ifade etti. Tekstil mühendisi olan 30 yaşındaki oğlunun da (yine onun ifadesi) ‘Fethullahçı’ olduğunu söyledi.

“Gülen’den neden bu kadar nefret ediyorsunuz” dedim. “Oğlunuz size saygısızlık mı etti, istediğiniz gibi bir insan mı olmadı, onunla ilgili kariyer planı hedefleriniz arzu ettiğiniz gibi mi gelişmedi, size zora sokacak şeyler mi yaptı” dedim. “Yok hayır. Aksine melek gibi insan” dedi. Oğlunuzun durumunu bilmiyorum ama bu ülkenin şu an oğlunuz gibi 10 milyon genci olsa memleketin durumu nasıl olurdu?” diye sordum. “Ülke cennete dönerdi” dedi. Oğlunun içinde bulunduğu durumdan bu kadar memnun olan bir kadının tam olarak neden serzenişte bulunduğunu anlamak mümkün değildi

Yol boyunca Gülen hakkında ağır sözler sarf etti. Elimden geldiği kadarıyla bir şeyler anlatma çabasında olduysam da, kararlıydı. Herkesin huzur içinde yaşadığı, daha güçlü, daha saygın bir topluma doğru yol aldığımızı ve ülkemizin daha büyük güzelliklere yelken açtığına emin olabilirsiniz dedim. Uçak İstanbul’a indiğinde valizlerimizi beklerken yanıma yaklaştı. “İçim rahat değil, kafam çok karışık” dedi. “Her şeyin doğrusunu Allah bilir. Önemli olan samimiyettir. Nasıl olsa öbür yanda her şey ortaya çıkacak” dedim.

Ülkesini ve insanımızı samimiyetle sevdiğinden kuşku duymadığım bu hanımefendiden dolayı kendimi suçladım. Tıpkı Fazıl Say, “bu ülkeyi terk ediyorum” dediğinde, kendimi suçladığım gibi. Yaşantıları ve söylemleriyle emniyet ve güvenin temsilcisi olması gereken çevrelerden kuşku duyuluyorsa, başkasını suçlamak kadar, “nerde yanlışlık yapıyoruz ki, bu insanlar bize yeterince güvenmiyorlar diye özeleştiri de gerekir” diye düşündüm. Bu yola bizden daha çok yakıştığını düşündüğüm insanların içinde bulunduğu duruma üzülmemek elde değil. Eve geldiğimde ağladığımı hatırlıyorum.”

Hakikaten garip bir dünyada yaşıyoruz. Ya kıyamet çok yakın, ya da kendi ellerimizle kendi kıyametimizi hazırlıyoruz. Bu kadar tezat başka neye işaret eder.

Övünülecek şeylerden yerinmek neye alamettir?

Prof. Dr. Osman ÖZSOY –

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 529
favori
like
share
3übirarada Tarih: 15.04.2009 02:27
ilginc gercekten.tabular insanın gozunu kor ediyo demekki.