Âyetlerin Tefsiri

27. İçinde bulunan harikulade mah-lûkâtla birlikte bu eşsiz kâinatı boş ve abes olarak yaratmadık, Bu anlatılanların hikmetsiz yaratıldığını düşünmek, öldükten sora dirilmeye ve haşre inanmayan günaha, batmış kafirlere hastır. Cehennem azabını çekecekleri İçin kâfirlere yazıklar olsun, Bundan sonra Yüce Allah, bu sû-i zandan dolayı onları kınamak üzere şöyle buyurdu: [50]

28. Yoksa iyi iş yapan mü'minleri, yer yüzünde fesat çıkaran kâfirler gibi mi tutacağız? Ya da seçkin iyi kimseleri, günaha batmış kötü kimseler gibi mi tutacağız? Maksat şudur: Yüce Allah'ın hikmetinde, güzel iş yapanla kötü iş yapan, iyi ile kötü eşit olmaz. Bu âyette haşre ve hesabın varlığına delil vardır. Aynı zamanda bu âyette va'd ve tehdit vardır. İbn Kesîr şöyle der: Yüce Allah, mü'minlerle kâfirleri eşit tutmasının, adalet ve hikmetinden olmadığını açıkladı. Durum böyle olunca, itaat edene sevabın, günah işleyene de cezanın verileceği bir hesabın olması gerekir, Akl-ı selimler, hesab ve âhİret hayatının gerekli olduğunu gösterir. Çünkü biz azgın zâlimi görüyoruz ki, malı, çocuğu ve nimeti artıyor ve ceza görmeden ölüp gidiyor. Ve yine görüyoruz ki, mazlum itaatkâr kimse hüzün ve kederiyle Ölüyor. Her şeyi bilen ve hikmet sahibi Allah'ın hikmetinde, mazlumun hakkının zâlimden alınması gerekir. Bu, bu dünyada alınmayınca, bu hesap ve eşitliğin gerçekleşmesi için başka bir yurdun varlığı zarurî hâle gelir ki bu da âhiret yurdudur.[51] Bundan sonra Yüce Allah, Kur'an'm inmesindeki gayeyi açıkladı ki bu gaye de "amel etmek" ve "düşünmektir." [52]

29. Ey Muhammedi Sana indirdiğimiz bu kitap büyük ve yüce bir kitaptır. Hayırları, dinî ve dünyevî yararlan çoktur. Onu indirdik ki âyetlerini düşünsünler ve onda bulunan enteresan sırları ve yüce hikmetleri tefekkür etsinler. Ve bu Kur'an'la akl-ı selîm sahipleri öğüt alsınlar. Hasan Basrî şöyle der: Allah'a andolsun ki. onu düşünmek, harflerini ezberlemek, hükümlerini çiğnemekle olmaz. Hattâ insanlardan biri şöyle der: Vallahi, Kur'an'ı okudum. Ondan okumadık hiçbir harf bırakmadım. Halbuki, vallahi onun hiçbirini okumamıştır Ne ahlâkında, ne amelinde Kur'an'm hiçbir izi üzerinde görünmemektedir.[53] Ey Allah'ım! Bizi, Kur'an'ı okuyan, onu düşünen ve içindekilerlı amel edenlerden eyle. [54]

30. Burada, Dâvûd oğlu Süleyman (a.s.)'m kıssasının anlatımı başlamaktadır. Yani, kulumuz Davud'a Süleyman adlı, sâlih bir çocuk lütfettik ve ona peygamberlik verdik. Tefsirciler şöyle der: Burada, hibe'den maksat, peygamberlik verilmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Süleyman Davud'a vâris oldu.[55] Yani peygamberlikte vâris oldu. Yoksa onun, Süleyman'dan başka birçok oğlu vardı Süleyman ne güze! kuldu. O tevbe ile Allah'a çokça yönelirdi. [56]

31. Hatırla ki, bir gün ikindiden sonra, Üç ayağının üzerine tam basan, diğer tek ayağının da tırnağı üzerine duran, hızlı koşan atlar Süleyman'a gösterildi. Râzî şöyle der: O atlar iki sıfatla nitelendi. Birincisi, atın üstünlüğünü gösteren ayakta duruş sıfatı. İkincisi de iyi koşma sıfatıdır. Maksat, atların, duruş halinde de hareket halinde de üstünlüğünü ve mükemmeliyetierini bildirmektir. Durduklarında, yerlerinde sükûnetle dururlar. Koştuklarında ise hızlı koşarlar.[57]

32. Dedi ki: Ben at sevgisini tercih ettim de, o beni Allah'ın zikrinden alıkoydu. Tefsirciler şöyle der: Babasının ona bırakmış olduğu binlerce at ona gösterildi. Bu atlar, ikindiden sonra onun Önünde koşturuldu. Süleyman (a.s.) onların güzelliği, koşusu ve sevgisiyle meşgul olup., kendisine mahsus olan bir zikri, güneş batmcaya kadar yapamadı. Nihayet güneş batıp gözlerden kayboldu. [58]

33. Süleyman (a.s.) "o atlan bana geri getirin" dedi. Allah'a yakınlık kazanmak için onları boğazlamaya ve ayak*larını kesmeye başladı ki, fakirlere yemek olsun. Çünkü onlar, kendisini Allah'ı zikirden alıkoymuştu. Hasan Basrî şöyle der: Atlar ona geri getirildiğinde şöyle dedi: Hayır, vallahi, beni rabbime itaattan alıkoymayın. Sonra, atların kesilmesini emretti ve atlar kesildi. Süddî de böyle demiştir.[59] "Atlar onu ikindi namazını kılmaktan alıkoydu. Nihayet güneş battı" diyen kimsenin görüşü zayıftır. Çünkü herhangi bir peygamberin, dünya ile meşgul olduğu için ikindi namazını terketmesi düşünülemez. Bu hususta söylenen "Rabbimin zikrinden" nassı açıktır. [60]

34. Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstüne bir ceset olarak bırakıverdik. Sonra o hatasından döndü. Bu, Süleyman (a.s.)'m mübtela olduğu başka bir imtihana işarettir. O imtihan edilmiş, sonra tevbe edip bu zelle ve hatadan dönmüştür. Belki de bu imtihan, Ebû Hureyre'den sahih hadisle rivayet edilen şeydir. O Rasulullah (s.a.v.),'ın şöyle dediğini rivayet eder: Süleyman (a.s.) şöyle dedi: Bu gece mutlaka yetmiş kadını ziyaret edeceğim. Onlardan her biri, Allah yolunda cihat edecek bir kahraman doğuracaktır. "İnşaallah" demedi. Kadınları dolaştı, ancak bir tanesi hamile kaldı. O da yarım erkek doğurdu. Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Süleyman (a.s.) "İnşaallah" deseydi, (Çocuklar doğup) hepsi Allah yolunda kahramanca cihat ederlerdi.[61] İbn Kesir şöyle der: Bazı tefsirciler Seleften bir gruptan birçok rivayette bulunmuşlardır. Banların ekserisi veya hepsi İsrâîliyâttan alınmıştır. Bu rivayetlerin çoğunda aşırı derecede gariplik vardır.[62] Râzî şu görüşü tercih eder: Âyet-i Kerimede anlatılan fitneden maksat, Süleyman (a.s.)'ın bedeninde gerçekleşmiş olan fitnedir. Şöyle ki: O, ağır bir hastalığa tutuldu. Dolayısıyle zayıf düştü. Hattâ, hastalığın ağırlığı dolayısıyle, sanki bir koltuğa bırakılmış bir ceset haline geldi. Fah-reddin Râzî şöyle devam eder: Araplar, zayıf kimse hakkında,: O, kütük üzerinde bir et, ruhsuz bir cisimdir"derler. Bundan sonra Süleyman (a.s.) eski sağlıklı haline döndü.[63]

35. Süleyman dedi ki: Ey Rabbim! Benden meydana gelen hataları bağışla ve peygamberliğime delil olması için, bana başka kimseye nasip olmayacak geniş bir mülk ver Senin lutfun geniş, ihsanın boldur. [64]

36. Biz de duasını kabul ederek rüzgârı onun emrine ver-dik. Rüzgâr onun emriyle yumuşak ve güzel bir
şekilde, istediği ve dilediği yere gider. [65]

37. Şeytanları da aynı şekilde onun emrine verdik. Onlar da, onun emriyle çalışırlar. Bir kısmı hayret verici büyük binaların yapımında ona hizmet ederler, bir kısmı da, inci ve mercan çıkarmak için denizlerde dalgıçlık ederlerdi. [66]

38. Şeytanlardan âsî olan bir kısmı da zincirlere vurulmuş, Hz. Süleyman'a itaat etmedikleri ve inkâr ettikleri için bukağı ve zincirlerle bağlanmışlardır. [67]

39. Süleyman'a dedik ki: İşte bu sana bolca insanımızdır. Dilediğine ver, dilediğine verme. Bu hususta sana hesap yok. Çünkü sen, Allah'ın sana lütfettiği güç ve nimet hususunda, serbestçe tasarruf yetkisine sahipsin. [68]

40. Katımızda, dünyada yüksek bir makamı, âhirette de varacağı güzel bir yeri vardır. [69]

41. Bu bölüm bu sûredeki üçüncü kıssadır. Kulumuz şeklindeki isim tamamlaması Eyyûb'u (a.s.) şereflendirmek içindir. Yani, ey Muhammed! Salih kulumuz Eyyûb'u hatırla. O, çeşitli belâlara uğramış ve sabretmişti. Hani o, Rabbma yalva-rarak: "Rabbım, doğrusu şeytan bana yorgunluk ve meşakkat, bedenime de şiddetli bir elem verdi" diyerek seslendi. Tefsirciler şöyle der: Her ne kadar, hayır ve şerr. her şey Allah'tan ise de, Eyyûb (a.s.) Allah'a karşı olan edebinden dolayı bu belayı şeytana nisbet etti. Eyyub'un (a.s.) bedenine, aile efradına, malına musibet geldi. Bu musibet içersinde 18 sene kaldı. Onun bu kıssası daha önce anlatıldı.[70]

42. Ona "ayağını yere vur" dedik. O da vurdu. Oradan hemen, onun için berrak bir su fışkırdı. Ona dedik ki: Bu, yıkanacağın bir su ve içeceğin bir içecektir. Bunun üzerine Eyyub (a.s.) o sudan yıkandı, hemen vücudunun dışındaki hastalıklar gitti. İçince de, bedeninin içindeki bütün hastalıklar iyileşti. Ebû Hayyân şöyle der: kendisiyle yıkanılan şey, dan maksat da kendisinden içilen şeydir. Yıkanmanla dışın iyileşir, içmenle de için iyileşir, Tefsircilerin çoğunluğunun görüşüne göre, Eyyûb (a.s.) için iki pınar fışkırdı. Birinden içti, diğerinden yıkandı. Böylece iyileşti.[71]

43. Allah, onun ölen çocuklarını diriltti ve ona bir o kadar daha verdi. Râzî şöyle der: "En yakın mânâ şudur: Yüce Allah ona sağlığını ve malını verdi ve onu güçlendirdi. Nesli çoğaldı, aile efradı öncekinin iki misli, hattâ kat kat fazla oldu. Hasan Basrî'den gelen bir rivayete göre, onlar yok olduktan sonra Yüce Allah onları yeniden diriltti.[72] Ebû Hayyân da şöyle der: Âlimlerin çoğunluğuna göre Yüce Allah onun aile efradından ölenleri diriltti. Hastalara şifa verdi. Dağılmış olanları da onun yanına topladı.[73] Sabrı ve samimiyeti dolayısıyle bunu ona bizden bir rahmet olarak verdik. Ve bu, akıl sahipleri için de bir ibrettir. İbn Kesîr şöyle der: Sabrın sonunun selâmet olduğunu bilsinler diye akıl sahipleri için bir ibrettir.[74]

44. Eline ince dallardan bir demet al ve yeminini yerine getirmek için eşine onunla vur. Yeminini bozma. Tefsirciler şöyle der: Eyyûb (a.s.), haslatığından kurtulunca karısına yüz kamçı vuracağına yemin etmişti. Çünkü karısı, hastalık halindeyken ona hizmet ediyordu. Hastalık ağırlaşıp uzun süre devam edince şeytan ona, "daha ne zamana kadar sabredeceksin?" diye vesvese verdi. Bunun üzerine karısı canı sıkkın bir şekilde Eyyûb (a.s.)'a gelip ona: "Bu musibet ne zamana kadar devam edecek?" dedi. Eyyûb (a.s.) bu söze kızdı ve, Allah kendisine şifa verdiği takdirde ona yüz kamçı vuracağına yemin etti. Yüce Allah, içinde yüz tane ince dal bulunan bir demet alıp onunla eşine bir defa vurmasını, böylece yeminini yerine getirmesini emretti. Allah, Bunu, hem kendisine hem de ona hizmet etmiş ve bu musibete sabretmiş olan eşine Allah'tan bir rahmet olsun diye yaptı. Bu, Allah'ın emrine uyup ona itaat eden kimseler için verilen ferahlık ve sıkıntıdan çıkış yoludur. Bunun içindir ki, Yüce Allah şöyle buyurdu: Şüphesiz biz onu imtihan ettik ve sıkıntılara karşı sabırlı bulduk. Eyyûb, ne güzel kuldur. Gerçekten o, tevbe, itaat ve ibadetle Allah'a çokça yönelenlerdendir. [75]

45. Ey Muhammed! Kullarımız şu seçkin peygamberleri, İbrahim'i, İshâk'ı, Ya'kûb'u hatırla ve onlara uy. Onlar, hem ibadette kuvvetli, hem de dinde basiret sahibi idiler. Taberi şöyle der: Onlar, Allah'a ibadet hususunda kuvvet sahibi, akıllı ve basiretli idiler.[76]

46. Onlara, özel olarak yüce bir haslet de verdik. Bu haslet, onların dünyaya iltifat etmemeleri ve âhiret yurdunu hatırlamalarıdır. Mücâhid şöyle der: Onları, âhiret için çalışır kıldık. Onların, bundan başka bir dertleri yoktur.[77]

47. Onlar bizim katımızda seçilmiş ve diğer insanlara tercih edilmişlerdir. Çünkü onlar seçkin ve iyi kimselerdir.[78]

48. Ey Muhammed! Şu peygamberleri, İsmâîl, El-yesa', Zülkifl'i de hatırla. Onların hepsi de Allah'ın seçkin kullarındandı. Allah yolunda sabırda ve eziyetlere katlanma hususunda onlara uy. [79]

49. Ey Muhammedi O değerli peygamberlerin hayatlarıyla ilgili, olarak sana anlattıklarımız, onlar için dünyada güzel bir anılma ve ebedi olarak anılacakları bir şereftir. Allah'ın emrine uyan ve peygamberlerine itaat eden herkes için, dönüp varacağı güzel bir makam vardır. Yüce Allah o makamı daha sonra, şu sözüyle açıkladı: [80]

50. O makam, ebedîlik ve nimet yurdundaki yerleşim cennetleridir. Gelmelerini beklemek üzere, bu cennetlerin kapıları onlar için açılmıştır. Râzî şöyle der: Cennette görevli melekler, müminleri gördüklerinde, cennetlerin kapılarını açarlar ve onlara selam verirler. Mü'minler, bu şekilde, etrafları meleklerle dolu olduğu halde, en izzetli bir hal ve en güzel bir şekilde cennete girerler.[81]

51. Cennette yumuşak koltuklar üzerinde otururlar, Onlar koltuklara yaslanarak, dünyada kralların yaptığı gibi, türlü türlü meyveler ve çeşit çeşit içkiler isterler. İbn Kesîr şöyle der: Yani ne isterlerse bulurlar. Hangi türünden isterlerse hizmetçiler onu getirirler.[82] Sâvî şöyle der: Sadece meyve istediklerinin belirtilmesi, onların yemelerinin gıda almak için değil de, sırf zevk ve sefa için olduğunu bildirmek içindir. Çünkü cennette açlık yoktur.[83]

52. Onların yanında, eşlerinden başkasına bakmayan iri gözlü, aynı yaşta huriler vardır. [84]

53. işte bu, dünyada size va'dedilmiş olan mükâfatım azdır. [85]

54. Bu nimet, bizim cennet ehline bir ihsanımızdır Bu asla kesilmez, son bulmaz ve tükenmez. Seyyid Kutub şöyle der: Bu sahne, bütününde ve parçalarında, şekil ve alâmetlerinde tam mânâsyile birbirine tekabül eden iki manzaranın anlatılmasıyle başlar. Birincisi, takva sahiplerinin manzarasıdir. Bunların, dönüp varacakları güzel makamları vardır. İkincisi ise, dönüp varacakları kötü bir makamı olan azgınların man-zarasıdır. Birinciler için, kapıları açılmış Adn cennetleri, koltuklara yaslanma keyfi, yiyilecek içilecek şeylerden ve genç hurilerden faydalanma nimeti vardır. Huriler, gençliklerine rağmen, onlardan başka bir kimseye asla bakmaz ve göz dikmezler. Hepsi aynı yaşta genç kızlardır. Bu, daimî bir nimet ve Allah katından verilmiş, bitmeyen bir rızıktır.[86]

55. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.
56. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.
57. İşte bu; bunu tatsınlar: Kaynar su ve irin...
58. Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.
59. (İnkarcıların ileri gelenlerine): "İşte bu topluluk sizinle beraber kendilerini ateşe atanlardır. Onlar rahat yüzü görmesin! Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir." denir.
60. (Toplulukta bulunanlar ise): "Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin, bizi buraya süren sizsiniz, ne kötü bir duraktır!" derler.
61. Yine onlar: "Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır!" derler.
62. (Kâfirler) derler ki: "Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
63. Onlarla alay etmedik mi? Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı mı?"
64. İşte bu, yani cehennem ehlinin tartışması, kesin bir gerçektir,
65. De ki: "Ben sâdece bir uyarıcıyım. Tek ve Kahhâr olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur."
66. O, Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstündür, çok bağışlayıcıdır.
67, 68. De ki: "Bu büyük bir haberdir. Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
69. En yüce toplulukta tartışmalarına dair benim hiçbir bilgim yoktu,
70. Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor."
71. Rabbin meleklere demişti ki: "Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.
72. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdü-ğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!"
73. Bütün melekler toptan secde ettiler.
74. Yalnız İblîs secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
75. Allah, "Ey İblîs İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men'eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa ki-birlenenlerden muidin?" dedi.
76. İblîs, "Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın." dedi.
77. 78. Allah, "Çık oradan, Sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lanetim senin üzerindedir!" buyurdu.
79. İblîs: "Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecek-leri güne kadar bana mühlet ver." dedi.
80, 81. Allah: "Haydi, sen bilinen zamanın gününe kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.
82, 83. İblîs: "Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kullarının dışında hepsini mutlaka azdıracağım" dedi.
84, 85. Allah "İşte bu doğrudur. Ben hakikati söy-liyeyim, andolsun, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım." buyurdu.
86. De ki: "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben yapmacık davranışta bulunanlardan da değilim."
87. Bu Kur'ân, ancak âlimler için bir öğüttür.
88. Onun verdiği haberin doğruluğunu, bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.

Âyetlerin Öncekilerle Münâsebeti

Yüce Allah, önce takva sahibi bahtiyar kimselerin akıbetlerini anlattıktan sonra, ikinci olarak bedbaht suçluların durumunu anlattı. Sonra da, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğinin doğruluğuna dâir bazı deliller getirdi. Sonra da, insanlığı, en büyük düşmanından, onun vesveseleri ve aldatmasından sakındırmak için Âdem (a.s.) ile İblîs'in kıssasını ve onun Âdem'e (a.s.) secde etmeyişini anlatarak bu mübarek sûreyi sona erdirdi. [87]

Kelimelerin İzahı

Gassâk, kâfirlerin etlerinden çıkan irin ve pis kokudur.
Meyletti, demektir.
Sıhnyye, alay ve eğlence manasınadır. Muktehım, kendini tehlikeye atan demektir. Sıkıntıya girmek demektir. Kendini tehlikelere atmak mânasına gelen da bundandır.
Yaratılışını en mükemmel bir şekilde tamamladım.
Âlîyn, kibirliler demektir. Kibirlendi, böbürlendi mânâsına gelir.
Racîm, yıldızlar ve ateş parçalarıyla taşlanmış manasınadır. [88]

Âyetlerin Tefsiri

55. Durum budur. Peygamberleri yalanlayan kâfirler için, âhirette varacakları, son derece kötü yerler vardır. Âyette geçen kelimesi mahzûf bir mübtedamn haberidir. Takdiri şeklindedir. Bu cümle mânâsında kullanılmıştır. Bundan sonra yüce Allah, kâfirlerin varacakları yeri şöyle açıkladı [89]

56. Onların varacağı yer cehennemdir. Onun ateşine girecek ve tadacaklar. Cehennem onlar için ne kötü yataktır. İbn Cüzeyy şöyle der: Yüce Allah cennet ehlini anlatmayı tamamlayınca, konuyu sözüyle bitirdi. Sonra da cehennem ehlinin niteliğini anlatmaya başladı. kelimesiyle "kafirler" kastedilmiştir.[90]

57. İşte bu, elem verici azabın kendisidir. Onu tatsınlar. O, yakıcı kaynar su ve cehennem ehlinin irinleridir. Taberî şöyle der: Âyette takdim ve te'hir vardır. Aslı dur. Yani, işte bu kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar. Hamım, son dereceye kadar kaynatılan şeydir. Gassâk ise, derilerinden akan kan ve irindir.[91]

58. Anlatılan bu azabın benzeri, bir başka azap daha vardır. Dondurucu soğuk, şiddetli yakıcı ateş ve zakkum yemek gibi azaplar. Bu azaptan her türlüsünü çekerler.
Bundan sonra Yüce Allah, cehenneme girdiklerinde ileri gelen azgın lara söylenecek sözleri anlatmak üzere şöyle buyurdu: [92]

59. Cehennem bekçileri onlara şöyle der bu topluluk sizinle birlikte kendini ateşe atan ve sizinle beraber olduklaı için cehenneme giren kalabalık bir topluluktur. Nitekim bunlar kendilerir sizinle birlikte cehalet ve sapıklığa atmışlardı. Onlara ne hoş geldiniz va: ne merhaba var. Siz cehenneme girdiğiniz gibi onlar da girece ve cehennemin tadını tadacaklardır. Râzî şöyle der: İktihâm, sıkıntıya giı mek demektir. Bu, cehennem bekçilerinin, kâfirlerin ileri gelenlerine, onların peşinden gidenler hakkında söyledikleri sözlerdendir. Araplar, kimse için dua edecekleri zaman, derler. Yani, sen bu ülkelerde rahe etmeye geldin, sıkıntıya gelmedin. Beddua etmek istediklerinde bum basma sl getirerek derler.[93]

60. Tâbi1 olanlar, kendilerini saptırmış olan azg liderlere derler ki: Bilakis size ne hoş geldin var, ne de merhaba. Tefsire ler şöyle der: Tâbi' olanlar, cehenneme girdiklerinde, önderleri onları diyerek karşılarlar. Yani, size burada ne merhaba denilecek, ne (hayır gösterilecek. Cehennem ehlinin selamı budur. Nitekim Yüce Ali; meâlen şöyle buyurmuştur: "Her ümnmet girdikçe, yoldaşlarına lanet ed cek"[94] O zaman içeri girmekte olanlar da Bilakis si; merhaba yoktur burada diyecekler. Bu, şu atasözüne uygundur: "Onların b birlerini selâmlaması, acı bir vuruştur." İşte cehennemlikler böyledir. Birbirlerini selâm ve saygı yerine, lanet ve sövmelerle karşılarlar. Bund sonra, tâbi olanlar, şu sözleriyle bunun sebebini açıklarlar: Bu azabı bize siz getirdiniz. Sapmamıza siz sebep oldunuz. Cehennem ateşi bizim için de sizin için de varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir.[95]

61. Bu âyet de, reislerelann sözleri dendir. Kendilerine azap edilmesine sebep olan reislerine kat azap edilmesi için Allah'a dua ederler. Bu, onların şu sözüne benz "Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için bunlara, ateşten kat daha fazla azap ver"[96] Bir misli artırmak demektir.[97] Beyzâvî şö der: Tâbi' olanlar şunu da söylerler: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze getirdiyse, onun ateşteki azabını iki kat yap. Bu şöyle olur: Yüce Allah reisin azabını bir misli daha artırır. Böylece azap iki kat olur.[98]

62. înkârcılann ve sapıkların azgın reis ve önderleri şöyle der: Dünyada bizim kötülerden saydığımız kimseleri niçin ateşte görmüyoruz? Onlar bu sözleriyle mü'nıinleri kastederler. İbn Abbâs şöyle der: "Onlar bu sözleriyle, Muhammed (s.a.v.)'in Ashabını kastederler. Ebû Cehil şöyle der: Bilâl nerede? Süheyb nerde? Ammâr nerde?" Onlar Firdevs cennetle rindedir. Ebû Cehile hayret! Zavallı adam! Oğlu îkrime, kızı Cüveyriye, annesi ve kardeşi İslâmı seçti de o inkâr etti.[99] İbn Kesir şöyle der: Bu âyet kâfirlerin cehennemdeki durumlarını haber vermektedir. Onlar, dalâlette olduklarına inandıkları kimseleri yani mü'minleri araştırırlar. Ebû Cehil şöyle der: Bilâl'ı, Ammâr'ı, Suheyb'i, fa*lanı, ve filanı niçin göremiyorum? Bu bir misâldir. Yoksa bütün kâfirlerin hâli budur. Çünkü onlar, mü'minlerin ateşe gireceğine inanırlar. Oraya kâfirler girince, mü'minleri ararlar fakat bulamazlar.[100] Sonra şöyle derler: [101]

63. Şöyle diyerek kendilerini kınarlar: Biz dünyada o mü'minleri alaya alıp kendileriyle eğlenmedik mi? Yoksa onlar bizimle beraber ateşteler de, biz onları göremiyor muyuz? Beyzâvî şöyle der: Bu, mü'minlerle alay ettikleri için kendilerini kınamaktır. Sanki şöyle derler: Onlar burada ateşte değiller mi? Yoksa, gözlerimiz onları başka tarafta arıyor da, göremiyor muyuz?[102] Yüce Allah şöyle buyurur: [103]

64. Ey Muhammed! Cehennem ehlinin sözlerinden ve tartışmalarından sana bildirdiğimiz bu sözler mutlaka olması gereken bir gerçektir. Biz sana onlar cehennemdeyken, oradaki tartışmalarını ve sözlerini haber veriyoruz. Râzî şöyle der: Yüce Allah, onların bu sözlerine tehâsum (tartışma) dedi. Çünkü reislerin, "Onlar rahat yüzü görmesin" ve tâbilerin, " Asıl siz rahat yüzü görmeyin sözleri husumet (tartışma) türünden sözlerdir.[104]

65. Bu, Rasulullah (s.a.v.)'in görevini açıklamaya ve Allah'ın birliğini, âhireti ve hesabı isbata bir başlangıçtır. Yani, ey Muhammed! O müşriklere de ki: Ben ancak, Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Eğer inanmazsanız, sizi O'nun azabıyla uyarıyor ve korkutuyorum. Ben ne bir büyücü, ne bir şâir, ne de bir kâhinim. Sizin için Allah'tan başka ne bir rab vardır, ne de bir ma'bûd. Allah birdir, tekdir yarattıklarından üstündür. Her şeye gücü yeter. [105]

66. O, kâinatta bulunan bütün mahlûkâtm ve enteresan şeylerin yaratıcısı ve var etme ile yok etme hususunda onlar üzerinde tasarruf sahibi olandır. İşinde mağlûp edilemeyen bir galiptir. Kullarından dilediğini çokça bağışlayandır. Râzî şöyle der: Yüce Allah, korkutma ve ürkütme bildiren "Kahhâr" sıfatını zikrettikten sonra, ardından teşvik ve ümide işaret eden sıfatlarım anlattı. Rahmet, lütuf ve cömertliğe delâlet eden üç sıfatını yani, er-Rab. el-Gaffar ve el-Azîz sıfatlarını açıkladı. Allah'ın "Rab" olması, terbiye yani büyütüp beslemeyi ve lütfü hissettiriyor. "Azîz" olması, her şeye gücü yettiğini ve hiçbir şeyin O'nu âciz bırakamayacağını, "Gaffar" olması da teşviki. O'nun lütuf ve sevabının umulacağım hissettiriyor. Yani insan 70 sene inkâr içinde yaşasa, sonra tevbe etse, Yüce Allah rahmetiyle onun bütün günahla-nnı bağışlar, ismini günahkârlar defterinden siler ve onu iyilerin derecelerine yükseltir.[106]

67, 68. Ey Muhammed ! Onlara de ki: Size getirdiğim bu Kur'an, önemli bir haber ve sânı yüce bir iştir. Siz ise ondan gafilsiniz, ona iltifat etmiyor ve kadrini bilmiyorsunuz. [107]

69. Bana indirilen vahiy olmasaydı, meleklerin, Âdem'in yaratılışı olayına karşı olduklarını nerden bilebilirdim? İbn Cüzeyy şöyle der: Bundan maksat, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğine delil getirmektir. Çünkü o, daha Önce bilmediği şeyleri habeı vermiştir. Meleklerin "karşı olduklarına" işaretten maksat. Yüce Allah'ın onlara meâlen, "Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım'[108] dediği zaman. Adem'in kıssasında, meleklerin tutumu ile ilgili anlatılanlardır. Bunlar Kur'an'm çeşitli yerlerinde, Adem'in (a.s.) kıssasının muhtevasına göre an latılmıştır.[109]

70. Size gönderilmiş bir elçi olduğum için Allah'ın azabıyla sizi uyarayım diye bana vahyediliyor. Nezîr, Ali ah'ir azabından korkutan ve uyaran demektir.
Bundan sonra Yüce Allah, Âdem (a.s.)'in kıssasını anlatmaya başla şöyle buyurdu: [110]

71. Hatırla ki, bir zamanlar Rabbiı meleklere, çamurdan bir insan yani Âdem(a.s.)'i yaratacağını bildirmiş. [111]

72. Onun yaratılışını tamam ladığım ve ona ruhu üflediğim zaman, ona saygı ve hürmet secdesi yapı demişti. Kurtubî şöyle der: Bu, ibadet secdesi değil, selâm secdesidir.[112]

73. Ona boyun eğmek ve Allah'ın, "O'na secde edin" emrine saygı göstermek maksadıyla bütün melekler secdeye kapandı. [113]

74. Fakat İblis, kibirlenip Allah'a itaat etmedi ve Âdem'e secdeyi kabul etmedi. Böylece kâfirlerden oldu. İbn Kesîr şöyle der: İblîs'ten başka bütün melekler, Allah'ın emrini yerine getirdi. İblis, melekler cinsinden değildir. O, cinlerdendir.[114] Fıtratı ve cibilliyeti kendisine hainlik etti de, Âdem'e secde etmeye kabul etmedi. Bu hususta Yüce Rabbi ile tartıştı. Kendisinin Âdem'den daha hayırlı olduğunu iddia etti. Bu nedenle kâfir oldu. Allah da onu rahmet kapısından, yakınlık mahallinden ve mukaddes huzurundan kovdu. [115]

75. Rabbi ona dedi ki: Benim, babasız ve annesiz, bizzat yarattığım kimseye secde etmekten seni çeviren ve alıkoyan nedir? Kurtubî şöyle der: Yüce Allah, herşeyin yaratıcısı olduğu halde, Âdem'e (a.s.) değer vermek için, onun yaratılışını kendine izafe ederek "bizzat yarattım" dedi. Nitekim Ruh'u, Beyt'i, deve'yi ve mescitleri de kendine izafe ederek insanlara, bildikleri şeylerle hitap etmiştir. Şimdi mi kibirlenip secde etmedin? Yoksa eskiden de Rabbine karşı kibirlenenlerden miydin? Secde etmekten kaçındığı için, bu âyet onu kınama yoluyla söylenmiştir. [116]

76. O mel'ûn dedi ki: Ben Âdem'den daha hayırlı, daha şerefli ve daha üstünüm, ' Çünkü beni ateşten, Âdemi ise çamurdan yarattın. Ateş çamurdan daha üstündür. Üstün olan, üstün olmayana nasıl secde eder? [117]

77. Yüce Allah buyurdu ki: Çık cennetten. Çünkü sen her hayır ve ikramdan kovulmuş bir mel'ûnsun. [118]

78. Sen hesap ve ceza gününe kadar rahmetimden uzaklaştırıldın. Bundan sonra, lanetten daha kötüsü ve çirkiniyle karşılanacaksın. [119]

79. Dedi ki: Ey Rabbim! Mahlûkâtm, kabirlerinden kaldırılacağı o güne kadar bana mühlet ver. Ebussuûd şöyle der: İblis bununla, insanları azdırmak, için geniş bir zaman elde etmek, onlardan intikam almak ve tamamen ölümden kurtulmak istedi. Çünkü, ölüp dirildikten sonra bir daha ölüm yoktur. Dolayısıyle Yüce Allah ona, sûr'un. ilk üfürüleceği zamanına kadar mühlet verildiğini, istemiş olduğu öldükten sonra dirilme zamanına kadar verilmediğini bildirerek cevap verdi.[120]

80, 81. Yüce Allah buyurdu ki: Sen, insanların öleceği ve vazifenin sona ereceği ilk üfürme zamanına kadar mühlet verilenlerdensin. [121]

82, 83. Mel'ûn şeytan şöyle dedi: İzzetine yemin ederim ki, Âdem oğullarının hepsini saptıracağım. Ancak sana ibadet etmek için ihlas verdiğin ve benden korudukların hâriç. [122]

84, 85. Yüce Allah da şöyle buyurdu: Hakka yemin ederim esasen haktan başkasını söylemem- ki, cehennemi mutlaka seninle ve senin ardından gidenlerle dolduracağım. Süddî şöyle der: Bu, Allah'ın ettiği bir yemindir.[123] Cümlesi, yemini pekiştirmek için bir ara cümlesidir. [124]

86. Ey Muhammed! Onlara de ki: Peygamberliği tebliğime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum, peygamberlik kapmal ve Kur'an'ı uydurmak için çare arayıp yapmacık davranışlarda bulunanlardan değilim. [125]

87. Kur'an insanlar, cinler ve bütün akıl sahipleri için bir Öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. [126]

88. Yakında onun haberini ve doğruluğunu mutlaka bileceksiniz. Bu bir tehdit ve korkutmadır. Hasan Basrî şöyle der: Ey Âdemoğlu! Ölüm anında sana kesin haber gelir. [127]

Edebî Sanatlar

Bu mübarek âyetler birçok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağıda özetliyoruz.
1. Yoksa biz iman edip de iyi işler yapanları, yer yüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya Allah'tan korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?" âyetinde, kelimeleri arasında mukabele sanatı vardır. Bu, edebî sanatların en güzellerindendir.
2. "Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı" âyetinde kinaye vardır. Yüce Allah, bacakları ve boyunları kes*meyi, "sıvazlamak" ile kinaye olarak anlattı. Bu belîğ bir kinayedir.
3. "İster ver, ister tut" âyetinde, arasnıda tıbâk vardır. Çünkü bu, "dilediğine ver, dilediğine verme" manasınadır.
4. "Doğrusu Şeytan bana dokundu" âyetinde edebe riâyet vardır. Çünkü Eyyûb (a.s.), edep olsun diye zararı şeytana isnat etmiştir. Halbuki hayır da şer de Allah'ın eliyledir.
5. "Kuvvet ve basiret sahipleri" terkibinde istiâre-i tasrîhiyye vardır. Zira Yüce Allah eller kelimesini ibâdet kuvveti için gözler kelimesini de dinde basiret için müsteâr olarak kullanmıştır.
6. Aşağıdaki âyetlerde parlak bir mukabele sanatı vardır: " İşte bu bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir dönüş yeri vardır. Kapılan yalnız onlara açılmış Adn cennetleri vardır" Yüce Allah bu âyetlere mukabil şu âyetleri buyurmuştur: "Bu böyle. Ama azgınlara kötü bir dönüş yeri vardır. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü kalma yeridir" Bu ne parlak bir tasvirdir!
7. "Bütün melekler toptan secde ettiler" cümlesi, iki te'kîd edatı ile pekiştirilmiştir. Yüce Allah önce sonra da kelimesiyle pekiştirmiştir.
8. Gibi âyet sonları birbirine uygundur. Bu Kur'an'-m özelliklerindendir. Böyle parlak anlatım ve tatlı nağmeler, ruhun vücutta akışı gibi, insanın nefsinde akar. Allah'a yemin ederim ki, ben. Kur'an'ı her okudukça içimde bir coşku hissediyorum. Zira Kur'an'm kulağa hoş gelen tatlı bir etkisi vardır. Bazen, farkına varmadan, şarkı ve nağmeye düşkün olanların temayülünden daha çok, coşup oynayasım geliyor. Bu, sadece Kur'an'daki ifadenin parlaklığından dolayıdır. "Muhakkak ki beyânda bir tür sihir vardır" diyen Allah Rasûlü doğru söylemiştir.
Allah'ın yardımıyle Sâd Sûresi'nin tefsiri bitti. Hamd ve şükür Allah'a mahsûstur. [128]

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 818
favori
like
share
MiSS-FENER Tarih: 22.04.2009 19:08
Âyetlerin Tefsiri

27. İçinde bulunan harikulade mah-lûkâtla birlikte bu eşsiz kâinatı boş ve abes olarak yaratmadık, Bu anlatılanların hikmetsiz yaratıldığını düşünmek, öldükten sora dirilmeye ve haşre inanmayan günaha, batmış kafirlere hastır. Cehennem azabını çekecekleri İçin kâfirlere yazıklar olsun, Bundan sonra Yüce Allah, bu sû-i zandan dolayı onları kınamak üzere şöyle buyurdu: [50]

28. Yoksa iyi iş yapan mü'minleri, yer yüzünde fesat çıkaran kâfirler gibi mi tutacağız? Ya da seçkin iyi kimseleri, günaha batmış kötü kimseler gibi mi tutacağız? Maksat şudur: Yüce Allah'ın hikmetinde, güzel iş yapanla kötü iş yapan, iyi ile kötü eşit olmaz. Bu âyette haşre ve hesabın varlığına delil vardır. Aynı zamanda bu âyette va'd ve tehdit vardır. İbn Kesîr şöyle der: Yüce Allah, mü'minlerle kâfirleri eşit tutmasının, adalet ve hikmetinden olmadığını açıkladı. Durum böyle olunca, itaat edene sevabın, günah işleyene de cezanın verileceği bir hesabın olması gerekir, Akl-ı selimler, hesab ve âhİret hayatının gerekli olduğunu gösterir. Çünkü biz azgın zâlimi görüyoruz ki, malı, çocuğu ve nimeti artıyor ve ceza görmeden ölüp gidiyor. Ve yine görüyoruz ki, mazlum itaatkâr kimse hüzün ve kederiyle Ölüyor. Her şeyi bilen ve hikmet sahibi Allah'ın hikmetinde, mazlumun hakkının zâlimden alınması gerekir. Bu, bu dünyada alınmayınca, bu hesap ve eşitliğin gerçekleşmesi için başka bir yurdun varlığı zarurî hâle gelir ki bu da âhiret yurdudur.[51] Bundan sonra Yüce Allah, Kur'an'm inmesindeki gayeyi açıkladı ki bu gaye de "amel etmek" ve "düşünmektir." [52]

29. Ey Muhammedi Sana indirdiğimiz bu kitap büyük ve yüce bir kitaptır. Hayırları, dinî ve dünyevî yararlan çoktur. Onu indirdik ki âyetlerini düşünsünler ve onda bulunan enteresan sırları ve yüce hikmetleri tefekkür etsinler. Ve bu Kur'an'la akl-ı selîm sahipleri öğüt alsınlar. Hasan Basrî şöyle der: Allah'a andolsun ki. onu düşünmek, harflerini ezberlemek, hükümlerini çiğnemekle olmaz. Hattâ insanlardan biri şöyle der: Vallahi, Kur'an'ı okudum. Ondan okumadık hiçbir harf bırakmadım. Halbuki, vallahi onun hiçbirini okumamıştır Ne ahlâkında, ne amelinde Kur'an'm hiçbir izi üzerinde görünmemektedir.[53] Ey Allah'ım! Bizi, Kur'an'ı okuyan, onu düşünen ve içindekilerlı amel edenlerden eyle. [54]

30. Burada, Dâvûd oğlu Süleyman (a.s.)'m kıssasının anlatımı başlamaktadır. Yani, kulumuz Davud'a Süleyman adlı, sâlih bir çocuk lütfettik ve ona peygamberlik verdik. Tefsirciler şöyle der: Burada, hibe'den maksat, peygamberlik verilmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Süleyman Davud'a vâris oldu.[55] Yani peygamberlikte vâris oldu. Yoksa onun, Süleyman'dan başka birçok oğlu vardı Süleyman ne güze! kuldu. O tevbe ile Allah'a çokça yönelirdi. [56]

31. Hatırla ki, bir gün ikindiden sonra, Üç ayağının üzerine tam basan, diğer tek ayağının da tırnağı üzerine duran, hızlı koşan atlar Süleyman'a gösterildi. Râzî şöyle der: O atlar iki sıfatla nitelendi. Birincisi, atın üstünlüğünü gösteren ayakta duruş sıfatı. İkincisi de iyi koşma sıfatıdır. Maksat, atların, duruş halinde de hareket halinde de üstünlüğünü ve mükemmeliyetierini bildirmektir. Durduklarında, yerlerinde sükûnetle dururlar. Koştuklarında ise hızlı koşarlar.[57]

32. Dedi ki: Ben at sevgisini tercih ettim de, o beni Allah'ın zikrinden alıkoydu. Tefsirciler şöyle der: Babasının ona bırakmış olduğu binlerce at ona gösterildi. Bu atlar, ikindiden sonra onun Önünde koşturuldu. Süleyman (a.s.) onların güzelliği, koşusu ve sevgisiyle meşgul olup., kendisine mahsus olan bir zikri, güneş batmcaya kadar yapamadı. Nihayet güneş batıp gözlerden kayboldu. [58]

33. Süleyman (a.s.) "o atlan bana geri getirin" dedi. Allah'a yakınlık kazanmak için onları boğazlamaya ve ayak*larını kesmeye başladı ki, fakirlere yemek olsun. Çünkü onlar, kendisini Allah'ı zikirden alıkoymuştu. Hasan Basrî şöyle der: Atlar ona geri getirildiğinde şöyle dedi: Hayır, vallahi, beni rabbime itaattan alıkoymayın. Sonra, atların kesilmesini emretti ve atlar kesildi. Süddî de böyle demiştir.[59] "Atlar onu ikindi namazını kılmaktan alıkoydu. Nihayet güneş battı" diyen kimsenin görüşü zayıftır. Çünkü herhangi bir peygamberin, dünya ile meşgul olduğu için ikindi namazını terketmesi düşünülemez. Bu hususta söylenen "Rabbimin zikrinden" nassı açıktır. [60]

34. Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstüne bir ceset olarak bırakıverdik. Sonra o hatasından döndü. Bu, Süleyman (a.s.)'m mübtela olduğu başka bir imtihana işarettir. O imtihan edilmiş, sonra tevbe edip bu zelle ve hatadan dönmüştür. Belki de bu imtihan, Ebû Hureyre'den sahih hadisle rivayet edilen şeydir. O Rasulullah (s.a.v.),'ın şöyle dediğini rivayet eder: Süleyman (a.s.) şöyle dedi: Bu gece mutlaka yetmiş kadını ziyaret edeceğim. Onlardan her biri, Allah yolunda cihat edecek bir kahraman doğuracaktır. "İnşaallah" demedi. Kadınları dolaştı, ancak bir tanesi hamile kaldı. O da yarım erkek doğurdu. Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Süleyman (a.s.) "İnşaallah" deseydi, (Çocuklar doğup) hepsi Allah yolunda kahramanca cihat ederlerdi.[61] İbn Kesir şöyle der: Bazı tefsirciler Seleften bir gruptan birçok rivayette bulunmuşlardır. Banların ekserisi veya hepsi İsrâîliyâttan alınmıştır. Bu rivayetlerin çoğunda aşırı derecede gariplik vardır.[62] Râzî şu görüşü tercih eder: Âyet-i Kerimede anlatılan fitneden maksat, Süleyman (a.s.)'ın bedeninde gerçekleşmiş olan fitnedir. Şöyle ki: O, ağır bir hastalığa tutuldu. Dolayısıyle zayıf düştü. Hattâ, hastalığın ağırlığı dolayısıyle, sanki bir koltuğa bırakılmış bir ceset haline geldi. Fah-reddin Râzî şöyle devam eder: Araplar, zayıf kimse hakkında,: O, kütük üzerinde bir et, ruhsuz bir cisimdir"derler. Bundan sonra Süleyman (a.s.) eski sağlıklı haline döndü.[63]

35. Süleyman dedi ki: Ey Rabbim! Benden meydana gelen hataları bağışla ve peygamberliğime delil olması için, bana başka kimseye nasip olmayacak geniş bir mülk ver Senin lutfun geniş, ihsanın boldur. [64]

36. Biz de duasını kabul ederek rüzgârı onun emrine ver-dik. Rüzgâr onun emriyle yumuşak ve güzel bir
şekilde, istediği ve dilediği yere gider. [65]

37. Şeytanları da aynı şekilde onun emrine verdik. Onlar da, onun emriyle çalışırlar. Bir kısmı hayret verici büyük binaların yapımında ona hizmet ederler, bir kısmı da, inci ve mercan çıkarmak için denizlerde dalgıçlık ederlerdi. [66]

38. Şeytanlardan âsî olan bir kısmı da zincirlere vurulmuş, Hz. Süleyman'a itaat etmedikleri ve inkâr ettikleri için bukağı ve zincirlerle bağlanmışlardır. [67]

39. Süleyman'a dedik ki: İşte bu sana bolca insanımızdır. Dilediğine ver, dilediğine verme. Bu hususta sana hesap yok. Çünkü sen, Allah'ın sana lütfettiği güç ve nimet hususunda, serbestçe tasarruf yetkisine sahipsin. [68]

40. Katımızda, dünyada yüksek bir makamı, âhirette de varacağı güzel bir yeri vardır. [69]

41. Bu bölüm bu sûredeki üçüncü kıssadır. Kulumuz şeklindeki isim tamamlaması Eyyûb'u (a.s.) şereflendirmek içindir. Yani, ey Muhammed! Salih kulumuz Eyyûb'u hatırla. O, çeşitli belâlara uğramış ve sabretmişti. Hani o, Rabbma yalva-rarak: "Rabbım, doğrusu şeytan bana yorgunluk ve meşakkat, bedenime de şiddetli bir elem verdi" diyerek seslendi. Tefsirciler şöyle der: Her ne kadar, hayır ve şerr. her şey Allah'tan ise de, Eyyûb (a.s.) Allah'a karşı olan edebinden dolayı bu belayı şeytana nisbet etti. Eyyub'un (a.s.) bedenine, aile efradına, malına musibet geldi. Bu musibet içersinde 18 sene kaldı. Onun bu kıssası daha önce anlatıldı.[70]

42. Ona "ayağını yere vur" dedik. O da vurdu. Oradan hemen, onun için berrak bir su fışkırdı. Ona dedik ki: Bu, yıkanacağın bir su ve içeceğin bir içecektir. Bunun üzerine Eyyub (a.s.) o sudan yıkandı, hemen vücudunun dışındaki hastalıklar gitti. İçince de, bedeninin içindeki bütün hastalıklar iyileşti. Ebû Hayyân şöyle der: kendisiyle yıkanılan şey, dan maksat da kendisinden içilen şeydir. Yıkanmanla dışın iyileşir, içmenle de için iyileşir, Tefsircilerin çoğunluğunun görüşüne göre, Eyyûb (a.s.) için iki pınar fışkırdı. Birinden içti, diğerinden yıkandı. Böylece iyileşti.[71]

43. Allah, onun ölen çocuklarını diriltti ve ona bir o kadar daha verdi. Râzî şöyle der: "En yakın mânâ şudur: Yüce Allah ona sağlığını ve malını verdi ve onu güçlendirdi. Nesli çoğaldı, aile efradı öncekinin iki misli, hattâ kat kat fazla oldu. Hasan Basrî'den gelen bir rivayete göre, onlar yok olduktan sonra Yüce Allah onları yeniden diriltti.[72] Ebû Hayyân da şöyle der: Âlimlerin çoğunluğuna göre Yüce Allah onun aile efradından ölenleri diriltti. Hastalara şifa verdi. Dağılmış olanları da onun yanına topladı.[73] Sabrı ve samimiyeti dolayısıyle bunu ona bizden bir rahmet olarak verdik. Ve bu, akıl sahipleri için de bir ibrettir. İbn Kesîr şöyle der: Sabrın sonunun selâmet olduğunu bilsinler diye akıl sahipleri için bir ibrettir.[74]

44. Eline ince dallardan bir demet al ve yeminini yerine getirmek için eşine onunla vur. Yeminini bozma. Tefsirciler şöyle der: Eyyûb (a.s.), haslatığından kurtulunca karısına yüz kamçı vuracağına yemin etmişti. Çünkü karısı, hastalık halindeyken ona hizmet ediyordu. Hastalık ağırlaşıp uzun süre devam edince şeytan ona, "daha ne zamana kadar sabredeceksin?" diye vesvese verdi. Bunun üzerine karısı canı sıkkın bir şekilde Eyyûb (a.s.)'a gelip ona: "Bu musibet ne zamana kadar devam edecek?" dedi. Eyyûb (a.s.) bu söze kızdı ve, Allah kendisine şifa verdiği takdirde ona yüz kamçı vuracağına yemin etti. Yüce Allah, içinde yüz tane ince dal bulunan bir demet alıp onunla eşine bir defa vurmasını, böylece yeminini yerine getirmesini emretti. Allah, Bunu, hem kendisine hem de ona hizmet etmiş ve bu musibete sabretmiş olan eşine Allah'tan bir rahmet olsun diye yaptı. Bu, Allah'ın emrine uyup ona itaat eden kimseler için verilen ferahlık ve sıkıntıdan çıkış yoludur. Bunun içindir ki, Yüce Allah şöyle buyurdu: Şüphesiz biz onu imtihan ettik ve sıkıntılara karşı sabırlı bulduk. Eyyûb, ne güzel kuldur. Gerçekten o, tevbe, itaat ve ibadetle Allah'a çokça yönelenlerdendir. [75]

45. Ey Muhammed! Kullarımız şu seçkin peygamberleri, İbrahim'i, İshâk'ı, Ya'kûb'u hatırla ve onlara uy. Onlar, hem ibadette kuvvetli, hem de dinde basiret sahibi idiler. Taberi şöyle der: Onlar, Allah'a ibadet hususunda kuvvet sahibi, akıllı ve basiretli idiler.[76]

46. Onlara, özel olarak yüce bir haslet de verdik. Bu haslet, onların dünyaya iltifat etmemeleri ve âhiret yurdunu hatırlamalarıdır. Mücâhid şöyle der: Onları, âhiret için çalışır kıldık. Onların, bundan başka bir dertleri yoktur.[77]

47. Onlar bizim katımızda seçilmiş ve diğer insanlara tercih edilmişlerdir. Çünkü onlar seçkin ve iyi kimselerdir.[78]

48. Ey Muhammed! Şu peygamberleri, İsmâîl, El-yesa', Zülkifl'i de hatırla. Onların hepsi de Allah'ın seçkin kullarındandı. Allah yolunda sabırda ve eziyetlere katlanma hususunda onlara uy. [79]

49. Ey Muhammedi O değerli peygamberlerin hayatlarıyla ilgili, olarak sana anlattıklarımız, onlar için dünyada güzel bir anılma ve ebedi olarak anılacakları bir şereftir. Allah'ın emrine uyan ve peygamberlerine itaat eden herkes için, dönüp varacağı güzel bir makam vardır. Yüce Allah o makamı daha sonra, şu sözüyle açıkladı: [80]

50. O makam, ebedîlik ve nimet yurdundaki yerleşim cennetleridir. Gelmelerini beklemek üzere, bu cennetlerin kapıları onlar için açılmıştır. Râzî şöyle der: Cennette görevli melekler, müminleri gördüklerinde, cennetlerin kapılarını açarlar ve onlara selam verirler. Mü'minler, bu şekilde, etrafları meleklerle dolu olduğu halde, en izzetli bir hal ve en güzel bir şekilde cennete girerler.[81]

51. Cennette yumuşak koltuklar üzerinde otururlar, Onlar koltuklara yaslanarak, dünyada kralların yaptığı gibi, türlü türlü meyveler ve çeşit çeşit içkiler isterler. İbn Kesîr şöyle der: Yani ne isterlerse bulurlar. Hangi türünden isterlerse hizmetçiler onu getirirler.[82] Sâvî şöyle der: Sadece meyve istediklerinin belirtilmesi, onların yemelerinin gıda almak için değil de, sırf zevk ve sefa için olduğunu bildirmek içindir. Çünkü cennette açlık yoktur.[83]

52. Onların yanında, eşlerinden başkasına bakmayan iri gözlü, aynı yaşta huriler vardır. [84]

53. işte bu, dünyada size va'dedilmiş olan mükâfatım azdır. [85]

54. Bu nimet, bizim cennet ehline bir ihsanımızdır Bu asla kesilmez, son bulmaz ve tükenmez. Seyyid Kutub şöyle der: Bu sahne, bütününde ve parçalarında, şekil ve alâmetlerinde tam mânâsyile birbirine tekabül eden iki manzaranın anlatılmasıyle başlar. Birincisi, takva sahiplerinin manzarasıdir. Bunların, dönüp varacakları güzel makamları vardır. İkincisi ise, dönüp varacakları kötü bir makamı olan azgınların man-zarasıdır. Birinciler için, kapıları açılmış Adn cennetleri, koltuklara yaslanma keyfi, yiyilecek içilecek şeylerden ve genç hurilerden faydalanma nimeti vardır. Huriler, gençliklerine rağmen, onlardan başka bir kimseye asla bakmaz ve göz dikmezler. Hepsi aynı yaşta genç kızlardır. Bu, daimî bir nimet ve Allah katından verilmiş, bitmeyen bir rızıktır.[86]

55. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.
56. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.
57. İşte bu; bunu tatsınlar: Kaynar su ve irin...
58. Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.
59. (İnkarcıların ileri gelenlerine): "İşte bu topluluk sizinle beraber kendilerini ateşe atanlardır. Onlar rahat yüzü görmesin! Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir." denir.
60. (Toplulukta bulunanlar ise): "Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin, bizi buraya süren sizsiniz, ne kötü bir duraktır!" derler.
61. Yine onlar: "Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır!" derler.
62. (Kâfirler) derler ki: "Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
63. Onlarla alay etmedik mi? Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı mı?"
64. İşte bu, yani cehennem ehlinin tartışması, kesin bir gerçektir,
65. De ki: "Ben sâdece bir uyarıcıyım. Tek ve Kahhâr olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur."
66. O, Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstündür, çok bağışlayıcıdır.
67, 68. De ki: "Bu büyük bir haberdir. Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
69. En yüce toplulukta tartışmalarına dair benim hiçbir bilgim yoktu,
70. Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor."
71. Rabbin meleklere demişti ki: "Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.
72. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdü-ğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!"
73. Bütün melekler toptan secde ettiler.
74. Yalnız İblîs secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
75. Allah, "Ey İblîs İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men'eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa ki-birlenenlerden muidin?" dedi.
76. İblîs, "Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın." dedi.
77. 78. Allah, "Çık oradan, Sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lanetim senin üzerindedir!" buyurdu.
79. İblîs: "Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecek-leri güne kadar bana mühlet ver." dedi.
80, 81. Allah: "Haydi, sen bilinen zamanın gününe kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.
82, 83. İblîs: "Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kullarının dışında hepsini mutlaka azdıracağım" dedi.
84, 85. Allah "İşte bu doğrudur. Ben hakikati söy-liyeyim, andolsun, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım." buyurdu.
86. De ki: "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben yapmacık davranışta bulunanlardan da değilim."
87. Bu Kur'ân, ancak âlimler için bir öğüttür.
88. Onun verdiği haberin doğruluğunu, bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.

Âyetlerin Öncekilerle Münâsebeti

Yüce Allah, önce takva sahibi bahtiyar kimselerin akıbetlerini anlattıktan sonra, ikinci olarak bedbaht suçluların durumunu anlattı. Sonra da, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğinin doğruluğuna dâir bazı deliller getirdi. Sonra da, insanlığı, en büyük düşmanından, onun vesveseleri ve aldatmasından sakındırmak için Âdem (a.s.) ile İblîs'in kıssasını ve onun Âdem'e (a.s.) secde etmeyişini anlatarak bu mübarek sûreyi sona erdirdi. [87]

Kelimelerin İzahı

Gassâk, kâfirlerin etlerinden çıkan irin ve pis kokudur.
Meyletti, demektir.
Sıhnyye, alay ve eğlence manasınadır. Muktehım, kendini tehlikeye atan demektir. Sıkıntıya girmek demektir. Kendini tehlikelere atmak mânasına gelen da bundandır.
Yaratılışını en mükemmel bir şekilde tamamladım.
Âlîyn, kibirliler demektir. Kibirlendi, böbürlendi mânâsına gelir.
Racîm, yıldızlar ve ateş parçalarıyla taşlanmış manasınadır. [88]

Âyetlerin Tefsiri

55. Durum budur. Peygamberleri yalanlayan kâfirler için, âhirette varacakları, son derece kötü yerler vardır. Âyette geçen kelimesi mahzûf bir mübtedamn haberidir. Takdiri şeklindedir. Bu cümle mânâsında kullanılmıştır. Bundan sonra yüce Allah, kâfirlerin varacakları yeri şöyle açıkladı [89]

56. Onların varacağı yer cehennemdir. Onun ateşine girecek ve tadacaklar. Cehennem onlar için ne kötü yataktır. İbn Cüzeyy şöyle der: Yüce Allah cennet ehlini anlatmayı tamamlayınca, konuyu sözüyle bitirdi. Sonra da cehennem ehlinin niteliğini anlatmaya başladı. kelimesiyle "kafirler" kastedilmiştir.[90]

57. İşte bu, elem verici azabın kendisidir. Onu tatsınlar. O, yakıcı kaynar su ve cehennem ehlinin irinleridir. Taberî şöyle der: Âyette takdim ve te'hir vardır. Aslı dur. Yani, işte bu kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar. Hamım, son dereceye kadar kaynatılan şeydir. Gassâk ise, derilerinden akan kan ve irindir.[91]

58. Anlatılan bu azabın benzeri, bir başka azap daha vardır. Dondurucu soğuk, şiddetli yakıcı ateş ve zakkum yemek gibi azaplar. Bu azaptan her türlüsünü çekerler.
Bundan sonra Yüce Allah, cehenneme girdiklerinde ileri gelen azgın lara söylenecek sözleri anlatmak üzere şöyle buyurdu: [92]

59. Cehennem bekçileri onlara şöyle der bu topluluk sizinle birlikte kendini ateşe atan ve sizinle beraber olduklaı için cehenneme giren kalabalık bir topluluktur. Nitekim bunlar kendilerir sizinle birlikte cehalet ve sapıklığa atmışlardı. Onlara ne hoş geldiniz va: ne merhaba var. Siz cehenneme girdiğiniz gibi onlar da girece ve cehennemin tadını tadacaklardır. Râzî şöyle der: İktihâm, sıkıntıya giı mek demektir. Bu, cehennem bekçilerinin, kâfirlerin ileri gelenlerine, onların peşinden gidenler hakkında söyledikleri sözlerdendir. Araplar, kimse için dua edecekleri zaman, derler. Yani, sen bu ülkelerde rahe etmeye geldin, sıkıntıya gelmedin. Beddua etmek istediklerinde bum basma sl getirerek derler.[93]

60. Tâbi1 olanlar, kendilerini saptırmış olan azg liderlere derler ki: Bilakis size ne hoş geldin var, ne de merhaba. Tefsire ler şöyle der: Tâbi' olanlar, cehenneme girdiklerinde, önderleri onları diyerek karşılarlar. Yani, size burada ne merhaba denilecek, ne (hayır gösterilecek. Cehennem ehlinin selamı budur. Nitekim Yüce Ali; meâlen şöyle buyurmuştur: "Her ümnmet girdikçe, yoldaşlarına lanet ed cek"[94] O zaman içeri girmekte olanlar da Bilakis si; merhaba yoktur burada diyecekler. Bu, şu atasözüne uygundur: "Onların b birlerini selâmlaması, acı bir vuruştur." İşte cehennemlikler böyledir. Birbirlerini selâm ve saygı yerine, lanet ve sövmelerle karşılarlar. Bund sonra, tâbi olanlar, şu sözleriyle bunun sebebini açıklarlar: Bu azabı bize siz getirdiniz. Sapmamıza siz sebep oldunuz. Cehennem ateşi bizim için de sizin için de varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir.[95]

61. Bu âyet de, reislerelann sözleri dendir. Kendilerine azap edilmesine sebep olan reislerine kat azap edilmesi için Allah'a dua ederler. Bu, onların şu sözüne benz "Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için bunlara, ateşten kat daha fazla azap ver"[96] Bir misli artırmak demektir.[97] Beyzâvî şö der: Tâbi' olanlar şunu da söylerler: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze getirdiyse, onun ateşteki azabını iki kat yap. Bu şöyle olur: Yüce Allah reisin azabını bir misli daha artırır. Böylece azap iki kat olur.[98]

62. înkârcılann ve sapıkların azgın reis ve önderleri şöyle der: Dünyada bizim kötülerden saydığımız kimseleri niçin ateşte görmüyoruz? Onlar bu sözleriyle mü'nıinleri kastederler. İbn Abbâs şöyle der: "Onlar bu sözleriyle, Muhammed (s.a.v.)'in Ashabını kastederler. Ebû Cehil şöyle der: Bilâl nerede? Süheyb nerde? Ammâr nerde?" Onlar Firdevs cennetle rindedir. Ebû Cehile hayret! Zavallı adam! Oğlu îkrime, kızı Cüveyriye, annesi ve kardeşi İslâmı seçti de o inkâr etti.[99] İbn Kesir şöyle der: Bu âyet kâfirlerin cehennemdeki durumlarını haber vermektedir. Onlar, dalâlette olduklarına inandıkları kimseleri yani mü'minleri araştırırlar. Ebû Cehil şöyle der: Bilâl'ı, Ammâr'ı, Suheyb'i, fa*lanı, ve filanı niçin göremiyorum? Bu bir misâldir. Yoksa bütün kâfirlerin hâli budur. Çünkü onlar, mü'minlerin ateşe gireceğine inanırlar. Oraya kâfirler girince, mü'minleri ararlar fakat bulamazlar.[100] Sonra şöyle derler: [101]

63. Şöyle diyerek kendilerini kınarlar: Biz dünyada o mü'minleri alaya alıp kendileriyle eğlenmedik mi? Yoksa onlar bizimle beraber ateşteler de, biz onları göremiyor muyuz? Beyzâvî şöyle der: Bu, mü'minlerle alay ettikleri için kendilerini kınamaktır. Sanki şöyle derler: Onlar burada ateşte değiller mi? Yoksa, gözlerimiz onları başka tarafta arıyor da, göremiyor muyuz?[102] Yüce Allah şöyle buyurur: [103]

64. Ey Muhammed! Cehennem ehlinin sözlerinden ve tartışmalarından sana bildirdiğimiz bu sözler mutlaka olması gereken bir gerçektir. Biz sana onlar cehennemdeyken, oradaki tartışmalarını ve sözlerini haber veriyoruz. Râzî şöyle der: Yüce Allah, onların bu sözlerine tehâsum (tartışma) dedi. Çünkü reislerin, "Onlar rahat yüzü görmesin" ve tâbilerin, " Asıl siz rahat yüzü görmeyin sözleri husumet (tartışma) türünden sözlerdir.[104]

65. Bu, Rasulullah (s.a.v.)'in görevini açıklamaya ve Allah'ın birliğini, âhireti ve hesabı isbata bir başlangıçtır. Yani, ey Muhammed! O müşriklere de ki: Ben ancak, Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Eğer inanmazsanız, sizi O'nun azabıyla uyarıyor ve korkutuyorum. Ben ne bir büyücü, ne bir şâir, ne de bir kâhinim. Sizin için Allah'tan başka ne bir rab vardır, ne de bir ma'bûd. Allah birdir, tekdir yarattıklarından üstündür. Her şeye gücü yeter. [105]

66. O, kâinatta bulunan bütün mahlûkâtm ve enteresan şeylerin yaratıcısı ve var etme ile yok etme hususunda onlar üzerinde tasarruf sahibi olandır. İşinde mağlûp edilemeyen bir galiptir. Kullarından dilediğini çokça bağışlayandır. Râzî şöyle der: Yüce Allah, korkutma ve ürkütme bildiren "Kahhâr" sıfatını zikrettikten sonra, ardından teşvik ve ümide işaret eden sıfatlarım anlattı. Rahmet, lütuf ve cömertliğe delâlet eden üç sıfatını yani, er-Rab. el-Gaffar ve el-Azîz sıfatlarını açıkladı. Allah'ın "Rab" olması, terbiye yani büyütüp beslemeyi ve lütfü hissettiriyor. "Azîz" olması, her şeye gücü yettiğini ve hiçbir şeyin O'nu âciz bırakamayacağını, "Gaffar" olması da teşviki. O'nun lütuf ve sevabının umulacağım hissettiriyor. Yani insan 70 sene inkâr içinde yaşasa, sonra tevbe etse, Yüce Allah rahmetiyle onun bütün günahla-nnı bağışlar, ismini günahkârlar defterinden siler ve onu iyilerin derecelerine yükseltir.[106]

67, 68. Ey Muhammed ! Onlara de ki: Size getirdiğim bu Kur'an, önemli bir haber ve sânı yüce bir iştir. Siz ise ondan gafilsiniz, ona iltifat etmiyor ve kadrini bilmiyorsunuz. [107]

69. Bana indirilen vahiy olmasaydı, meleklerin, Âdem'in yaratılışı olayına karşı olduklarını nerden bilebilirdim? İbn Cüzeyy şöyle der: Bundan maksat, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğine delil getirmektir. Çünkü o, daha Önce bilmediği şeyleri habeı vermiştir. Meleklerin "karşı olduklarına" işaretten maksat. Yüce Allah'ın onlara meâlen, "Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım'[108] dediği zaman. Adem'in kıssasında, meleklerin tutumu ile ilgili anlatılanlardır. Bunlar Kur'an'm çeşitli yerlerinde, Adem'in (a.s.) kıssasının muhtevasına göre an latılmıştır.[109]

70. Size gönderilmiş bir elçi olduğum için Allah'ın azabıyla sizi uyarayım diye bana vahyediliyor. Nezîr, Ali ah'ir azabından korkutan ve uyaran demektir.
Bundan sonra Yüce Allah, Âdem (a.s.)'in kıssasını anlatmaya başla şöyle buyurdu: [110]

71. Hatırla ki, bir zamanlar Rabbiı meleklere, çamurdan bir insan yani Âdem(a.s.)'i yaratacağını bildirmiş. [111]

72. Onun yaratılışını tamam ladığım ve ona ruhu üflediğim zaman, ona saygı ve hürmet secdesi yapı demişti. Kurtubî şöyle der: Bu, ibadet secdesi değil, selâm secdesidir.[112]

73. Ona boyun eğmek ve Allah'ın, "O'na secde edin" emrine saygı göstermek maksadıyla bütün melekler secdeye kapandı. [113]

74. Fakat İblis, kibirlenip Allah'a itaat etmedi ve Âdem'e secdeyi kabul etmedi. Böylece kâfirlerden oldu. İbn Kesîr şöyle der: İblîs'ten başka bütün melekler, Allah'ın emrini yerine getirdi. İblis, melekler cinsinden değildir. O, cinlerdendir.[114] Fıtratı ve cibilliyeti kendisine hainlik etti de, Âdem'e secde etmeye kabul etmedi. Bu hususta Yüce Rabbi ile tartıştı. Kendisinin Âdem'den daha hayırlı olduğunu iddia etti. Bu nedenle kâfir oldu. Allah da onu rahmet kapısından, yakınlık mahallinden ve mukaddes huzurundan kovdu. [115]

75. Rabbi ona dedi ki: Benim, babasız ve annesiz, bizzat yarattığım kimseye secde etmekten seni çeviren ve alıkoyan nedir? Kurtubî şöyle der: Yüce Allah, herşeyin yaratıcısı olduğu halde, Âdem'e (a.s.) değer vermek için, onun yaratılışını kendine izafe ederek "bizzat yarattım" dedi. Nitekim Ruh'u, Beyt'i, deve'yi ve mescitleri de kendine izafe ederek insanlara, bildikleri şeylerle hitap etmiştir. Şimdi mi kibirlenip secde etmedin? Yoksa eskiden de Rabbine karşı kibirlenenlerden miydin? Secde etmekten kaçındığı için, bu âyet onu kınama yoluyla söylenmiştir. [116]

76. O mel'ûn dedi ki: Ben Âdem'den daha hayırlı, daha şerefli ve daha üstünüm, ' Çünkü beni ateşten, Âdemi ise çamurdan yarattın. Ateş çamurdan daha üstündür. Üstün olan, üstün olmayana nasıl secde eder? [117]

77. Yüce Allah buyurdu ki: Çık cennetten. Çünkü sen her hayır ve ikramdan kovulmuş bir mel'ûnsun. [118]

78. Sen hesap ve ceza gününe kadar rahmetimden uzaklaştırıldın. Bundan sonra, lanetten daha kötüsü ve çirkiniyle karşılanacaksın. [119]

79. Dedi ki: Ey Rabbim! Mahlûkâtm, kabirlerinden kaldırılacağı o güne kadar bana mühlet ver. Ebussuûd şöyle der: İblis bununla, insanları azdırmak, için geniş bir zaman elde etmek, onlardan intikam almak ve tamamen ölümden kurtulmak istedi. Çünkü, ölüp dirildikten sonra bir daha ölüm yoktur. Dolayısıyle Yüce Allah ona, sûr'un. ilk üfürüleceği zamanına kadar mühlet verildiğini, istemiş olduğu öldükten sonra dirilme zamanına kadar verilmediğini bildirerek cevap verdi.[120]

80, 81. Yüce Allah buyurdu ki: Sen, insanların öleceği ve vazifenin sona ereceği ilk üfürme zamanına kadar mühlet verilenlerdensin. [121]

82, 83. Mel'ûn şeytan şöyle dedi: İzzetine yemin ederim ki, Âdem oğullarının hepsini saptıracağım. Ancak sana ibadet etmek için ihlas verdiğin ve benden korudukların hâriç. [122]

84, 85. Yüce Allah da şöyle buyurdu: Hakka yemin ederim esasen haktan başkasını söylemem- ki, cehennemi mutlaka seninle ve senin ardından gidenlerle dolduracağım. Süddî şöyle der: Bu, Allah'ın ettiği bir yemindir.[123] Cümlesi, yemini pekiştirmek için bir ara cümlesidir. [124]

86. Ey Muhammed! Onlara de ki: Peygamberliği tebliğime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum, peygamberlik kapmal ve Kur'an'ı uydurmak için çare arayıp yapmacık davranışlarda bulunanlardan değilim. [125]

87. Kur'an insanlar, cinler ve bütün akıl sahipleri için bir Öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. [126]

88. Yakında onun haberini ve doğruluğunu mutlaka bileceksiniz. Bu bir tehdit ve korkutmadır. Hasan Basrî şöyle der: Ey Âdemoğlu! Ölüm anında sana kesin haber gelir. [127]

Edebî Sanatlar

Bu mübarek âyetler birçok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağıda özetliyoruz.
1. Yoksa biz iman edip de iyi işler yapanları, yer yüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya Allah'tan korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?" âyetinde, kelimeleri arasında mukabele sanatı vardır. Bu, edebî sanatların en güzellerindendir.
2. "Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı" âyetinde kinaye vardır. Yüce Allah, bacakları ve boyunları kes*meyi, "sıvazlamak" ile kinaye olarak anlattı. Bu belîğ bir kinayedir.
3. "İster ver, ister tut" âyetinde, arasnıda tıbâk vardır. Çünkü bu, "dilediğine ver, dilediğine verme" manasınadır.
4. "Doğrusu Şeytan bana dokundu" âyetinde edebe riâyet vardır. Çünkü Eyyûb (a.s.), edep olsun diye zararı şeytana isnat etmiştir. Halbuki hayır da şer de Allah'ın eliyledir.
5. "Kuvvet ve basiret sahipleri" terkibinde istiâre-i tasrîhiyye vardır. Zira Yüce Allah eller kelimesini ibâdet kuvveti için gözler kelimesini de dinde basiret için müsteâr olarak kullanmıştır.
6. Aşağıdaki âyetlerde parlak bir mukabele sanatı vardır: " İşte bu bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir dönüş yeri vardır. Kapılan yalnız onlara açılmış Adn cennetleri vardır" Yüce Allah bu âyetlere mukabil şu âyetleri buyurmuştur: "Bu böyle. Ama azgınlara kötü bir dönüş yeri vardır. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü kalma yeridir" Bu ne parlak bir tasvirdir!
7. "Bütün melekler toptan secde ettiler" cümlesi, iki te'kîd edatı ile pekiştirilmiştir. Yüce Allah önce sonra da kelimesiyle pekiştirmiştir.
8. Gibi âyet sonları birbirine uygundur. Bu Kur'an'-m özelliklerindendir. Böyle parlak anlatım ve tatlı nağmeler, ruhun vücutta akışı gibi, insanın nefsinde akar. Allah'a yemin ederim ki, ben. Kur'an'ı her okudukça içimde bir coşku hissediyorum. Zira Kur'an'm kulağa hoş gelen tatlı bir etkisi vardır. Bazen, farkına varmadan, şarkı ve nağmeye düşkün olanların temayülünden daha çok, coşup oynayasım geliyor. Bu, sadece Kur'an'daki ifadenin parlaklığından dolayıdır. "Muhakkak ki beyânda bir tür sihir vardır" diyen Allah Rasûlü doğru söylemiştir.
Allah'ın yardımıyle Sâd Sûresi'nin tefsiri bitti. Hamd ve şükür Allah'a mahsûstur. [128]