B. Boşanma
İslam; hukukunda üç türlü boşanmadan bahsedilebilir. Birincisi kocanın tek taraflı irade beyanıyla yapmış olduğu boşanmadır ki gerçekleşmesi için bir mahkeme kararına ihtiyaç yoktur. Her üç tür boşanmaya da talak denmekle beraber bu terim daha çok tek taraflı irade beyanıyla yapılan bu tür boşanmalar için kullanılmaktadır. İkincisi kan kocanın anlaşarak boşanmasıdır ki buna da muhalaa adı verilir. Üçüncü tür boşanma ise belirli sebeplerin varlığı durumunda tarafların mahkeme kararıyla boşanmalarıdır. Tefrik veya kazaî boşanma denen bu tür boşanmada diğer ikisinin aksine kocanın ayrılmaya razı olması şart değildir; hakimin karın boşanmanın gerçekleşmesi için yetmektedir.
a. Talak
Tek taraflı irade beyanıyla olan boşanmaların (talak) veya tarafların anlaşarak evlilik birliğine son vermelerinin (muhalaa) Osmanlı Devleti'nde hukuken gerekli olmamakla birlikte bazen mahkemede gerçekleştiği, dışarda gerçekleşenlerin de yine gerekli olmamakla birlikte yaygın bir biçimde mahkeme defterlerine kaydedildiği görülmektedir. Talak ve muhalaanın vuku bulduğunun, mehir ve iddet nafakası ödenmişse bunun teshilinin, muhalaada kadın tarafından mehir ve iddet nafakasından vazgeçildiğinin veya üzerinde anlaşılan diğer şartların mahkeme kayıtlarıyla tesbiti bu tür boşanmaların yaygın biçimde şeriyye sicillerine kaydedilmelerinin sebeplerindendir.
Tanzimattan sonra 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizâmnâmesi evlenmelerin olduğu gibi boşanmaların da imamlar ve ruhanî reisler tarafından sicill-i nüfus memurluğuna bildirilmesi mecburiyetini getirmiştir (md.26). 1900 ve 1902 tarihli nizâmnâmeler de bu düzenleme şeklini esas itibariyle muhafaza etmiştir. 1914 tarihli Sicill-i Nüfus Kanunu ise talakı bildirme vazifesini imam ve ruhanî reislerden alarak doğrudan kocaya vermiştir. Söz konusu kanunun 29. maddesine göre boşanmanın vaki olması durumunda koca iki şahit huzurunda hazırlanan ilmühaberi imam veya ruhanî reislere tasdik ettirerek nüfus idaresine verecektir. Mahkemede vuku bulan boşanmaları da yine kocalar hakimlerden alacakları ilmühaberle nüfus idaresine bildireceklerdir (md.30).
1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi kocanın talakı bildirme yükümlülüğüne ufak bir değişiklik getirerek bildirimin mahkemeye yapılmasını hükme bağlamıştır (md. 110). Böylece İslâm hukukunun talakı düzenleme biçiminin özüne dokunulmaksızın ihtiyaçlara uygun olarak boşanmaların isbatında kolaylık sağlayacak tedbirler getirilmiştir.

b. Tefrik
Mahkeme kararıyla boşanmalara (tefrik) gelince Hanefîlerde kazaî boşanma sebeplerinin azlığı nedeniyle yirminci yüzyıla gelinceye kadar bu usulle boşanmaya nisbeten az rastlanmaktadır. Ancak bu kazai boşanmaya ihtiyaç duyulmadığı anlamına gelmemektedir. Bilakis zaman zaman bu tür boşanmaya şiddetli ihtiyaç duyulmuştur. Daha önce belirtildiği gibi Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde de Hanefî kadılar tarafından Şafiî naibler tayin edilerek bu mezhepteki kazaî boşanma sebeplerinin varlığı durumunda tefrike hükmedilme yönüne gidilmişti. Ancak on altıncı asırdan itibaren Hanefî mezhebi dışındaki bir mezhepten yararlanma yolu kapatıldığından bu imkan da sona ermiş oldu. Karı koca arasında şiddetli geçimsizlik olduğu, kocanın karısına kötü muamele ettiği, evinin geçimini temin etmediği veya edemediği veyahut da evini terk edip yabancı diyarlara gittiği ve senelerce kendisinden haber alınamadığı durumlarda kazaî boşanma bir ihtiyaç olarak her zaman hissedilmiştir.
Bu hukukî problemi halletmek için zaman zaman mahkemeler ve taraflarca İslam hukukunun sağladığı başka imkanlardan yararlanıldığı olmuştur. Bazen da bütün çabalarına rağmen kocaları tarafından boşanmayan kadınların Di-van-ı Hümayun’a başvurdukları ve Padişah divanının manevî ağırlığıyla kocaları talaka veya muhalaaya razı olmalarını sağladıkları veya Divan tarafından fiili bir durum yaratılarak buna mecbur edildikleri görülmektedir. Ancak son asra gelinceye kadar mahkeme kararıyla boşanmanın hukukî ve sosyal ihtiyaçlara cevap verir bir biçimde düzenlenmesi mümkün olmamıştır.
Bu konudaki ilk düzenlemeler ancak XX. asrın başlarında mümkün olabilmiştir. Bunda gerek diğer mezheplerden istifade yolunda ilim muhitlerinde hakim olan nisbeten müsait havanın ve gerekse XIX. asrın sonlarından itibaren peşpeşe girişilen harplerin ortaya çıkardığı sosyal ve hukukî ihtiyaçların önemli ölçüde rolü olmuştur.

İkinci Meşrutiyetten sonra bir fetva kolleksiyonu (Muhitu"l-Fetava) hazırlamak üzere "Heyet-i İftaiye" (fetva odası) kurulmuştu. Bu heyetin nizâmnâmesinde bu koleksiyonun hazırlanması sırasında gerektiğinde diğer mezheplerden istifade edileceği ve hazırlanan bu tür fetvaların irade-i seniyyeye iktiran ettirildikten sonra iftaya esas olacağı tasrih edilmişti. Teşkil edilen bu heyet hazırlamayı düşündüğü fetva koleksiyonunu hazırlayamamışsa da kazaî boşanma konusunda iki fetva hazırlayarak irade-i seniyyeye iktiran ettirmiş, böylece bu alanda ilk müsbet adımlar atılmıştır. Bunlardan birincisi kocanın gaipliği, diğeri belirli hastalıkları sebebiyle eşe kazaî boşanma hakkı sağlayan irade-i seniyyelerdir.

XIX. asrın sonlarıyla XX. asrın başlarında peşpeşe meydana gelen harpler eli silah tutan herkesin harbe gitmesi sonucunu doğurmuştur. Bu şekilde harbe gidenlerden önemli bir kısmı şehit olarak geri dönmemiştir. Şehit oldukları sabit olanların geride bıraktıkları eşlerinin en azından dul kaldıkları sabit olduğu için isterlerse yeniden evlenmeleri konusunda hukuki bir problemleri olmamıştır. Şehit olduklarına dair bir bilgi gelmeyen ancak evlerine de dönmeyen erkeklerin geride bıraktıkları eşleri için ise bir belirsizlik hali söz konusu olmuştur. Bunlar özellikle geçimlerini sağlayacak bir malvarlığının bulunmadığı durumlarda çok büyük bir sıkıntı içine düşmüşlerdir. Çünkü kocalarının şehit olduğu sabit olmadığı için hukuken dul sayılmamakta, yürürlükteki Hanefi mezhebine göre de kocalarının gaipliğine veya nafaka bırakmamasına dayanarak boşanma talebinde bulunamamaktadırlar. Bu durumda olan kadınların ve doğurduğu sosyal problemlerin artması üzerine Heyet-i İftaiye'ce Hanbelî mezhebinden istifade edilerek hazırlanan fetva ile kocaları nafaka bırakmadan kaybolan kadınların mahkemeye başvurarak boşanmaları imkânı tanınmıştır. Bu fetva 29 Ramazan 1334/5 Mart 1916 tarihinde irade-i seniyyeye iktiran ederek bütün imparatorluk dahilinde yürürlüğe girmiştir. Bu irade-i seniyye ile XVI. asırdan beri geçen uzun bir aradan sonra ilk defa diğer mezheplerden istifade yolu açılmış ve yine ilk defa belirli durumlarda kazaî boşanma imkânının doğması yolunda önemli bir adım atılmıştır. Nitekim bu tarihten kısa bir süre sonra hazırlanan 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi aynı hükmü muhafaza etmenin yanısıra (md. 126) daha sonra görüleceği üzere daha başka boşanma sebepleri de kabul ederek bu alanı bir bütünlük içerisinde düzenlemiştir.
Heyet-i İftaiye'ce hazırlanan ve 18 Cemaziyelevvel 1334/23 Mart 19l6'da irade-i seniyyeye iktiran ederek yürürlüğe giren ikinci fetva ile de kocanın akıl hastalığı, cüzam, baras (alaca hastalığı) veya bunların derecesinde bulunan hastalıklara düçar olması durumunda karısına boşanma hakkı tanınmıştır. Bu irade-i seniyye ile o zamana kadar yürürlükte olan ve Ebu Hanife ile Ebu Yusuf’a ait görüş terkedilmiş ve İmam Muhammed'in görüşü kabul edilmiştir. Bu tür hastalıkların vukuunda şifa ümidi varsa hakim tefriki bir sene tecil eder, bu sürenin sonunda hastalık iyileşmez, eş de tefrik talebinde ısrar ederse hakim boşanmaya hükmeder. Hukuk-ı Aile Kararnamesi de aynı hükmü muhafaza etmiştir (md. 122).

Kazaî boşanma (tefrik) konusunda en etraflı düzenleme Hukuk-ı Aile Kararnamesi tarafından yapılmıştır. Kararname konuya tahsis ettiği üçüncü faslında kazai boşanma için beş sebep kabul etmiştir. Bu bölümün 119-121. maddeleri kocada bulunan innet, iktidarsızlık v.b. cinsî rahatsızlıklar dolayısıyla kadının sahip olduğu kazaî boşanma hakkını düzenlemektedir. Bu sebebe dayanarak boşanma esasen Hanefi mezhebinde kabul edilen yegane boşanma sebebidir ve Kararname öncesinde de uygulanmıştır. 123. maddede daha önce de belirtildiği üzere akıl hastalığı sebebiyle tefrik düzenlenmiştir. 126. madde üçüncü boşanma sebebi olarak geride nafaka bırakmaksızın kocanın kaybolması ve nafaka tahsilinin eş için güç olması halini düzenlemektedir. Kararname bunu bir boşanma sebebi olarak kabul etmektedir. Esasen bu boşanma sebebi ilk defa 1916 tarihli irade-i seniyye ile kabul edilmişti. Hukuk-ı Aile Kararnamesi dördüncü boşanma sebebi olarak geride ailesinin geçimini karşılamaya yetecek nafaka bırakmış bile olsa kocanın kaybolmuş (mefkûd) olmasını düzenlemektedir. Konuyu düzenleyen 127. maddeye göre kaybolan ve kendisinden ölü veya diri olduğuna dair bir haber alınamayan kocanın eşi hakime boşanma talebiyle başvurabilir. Hakim kocadan haber alınmasından ümit kesildiği tarihten itibaren boşanmayı 4 sene tecil eder. Bu müddet zarfında kocadan yine haber alınamadığı ve eş de boşanma talebinde israr ettiği takdirde boşanmaya hükmeder. Koca bir harpte kaybolmuşsa bekleme müddeti bir yıldır. Bu durum Hanefilerde bir boşanma sebebi değildir. Bu mezhebe göre aynı durumdaki kadın kocanın bütün yaşıtları ölünceye veya kocası 90 yaşına gelinceye kadar onu beklemek zorundadır . Tabiatıyla bu durum kadın için zaman zaman fevkalade sakıncalı sonuçlara yol açmakladır. İşte Kararnâme'yle bu durumdaki kadına kazaî boşanma hakkı tanınmıştır. Maliki mezhebinden istifadeyle kabul edilen bu esasların temelinde Balkan ve I. Dünya harplerinin doğurduğu kocaları kaybolmuş eşlerin sosyal problemlerini halletme arzu ve ihtiyacı yatmaktadır. Kararnâme'nin kabul ettiği beşinci boşanma sebebi de eşler arasında geçimsizliğin (niza ve şikak) ortaya çıkmasıdır. Böyle bir durumun vukuunda taraflardan biri boşanmak için mahkemeye müracaat ederse hakim her iki tarafın ailelerinden birer hakem seçer. Bu şekilde oluşan "aile meclisi" tarafları dinleyerek aralarının islah etmeye çalışır. Bu mümkün olmazsa tefrike hükmeder. Hakemler kusur kocada ise bain talaka, kadında ise mehrin tamamı veya bir kısmı üzerine muhalaaya hükmederler. Hakemlerin kararı kesin ve gayrı kabil-i itirazdır (md.130). Kararnâme'nin kazaî boşanma konusundaki en önemli hükmü kanaatimizce geçimsizliği genel bir boşanma sebebi olarak kabul eden bu hükmüdür. Bu hükümde de Maliki mezhebinden istifade edilmiş, böylece geçimsizlik durumunda daha önceki dönemlerde olduğu gibi fiili durumlara ve hukuki zorlamalara başvurmaksızın hukukî bir çözüm şekli kabul edilmiştir.

Kaynak: M. Akif AYDIN

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 957
favori
like
share
MiSS-FENER Tarih: 24.04.2009 00:52
B. Boşanma
İslam; hukukunda üç türlü boşanmadan bahsedilebilir. Birincisi kocanın tek taraflı irade beyanıyla yapmış olduğu boşanmadır ki gerçekleşmesi için bir mahkeme kararına ihtiyaç yoktur. Her üç tür boşanmaya da talak denmekle beraber bu terim daha çok tek taraflı irade beyanıyla yapılan bu tür boşanmalar için kullanılmaktadır. İkincisi kan kocanın anlaşarak boşanmasıdır ki buna da muhalaa adı verilir. Üçüncü tür boşanma ise belirli sebeplerin varlığı durumunda tarafların mahkeme kararıyla boşanmalarıdır. Tefrik veya kazaî boşanma denen bu tür boşanmada diğer ikisinin aksine kocanın ayrılmaya razı olması şart değildir; hakimin karın boşanmanın gerçekleşmesi için yetmektedir.
a. Talak
Tek taraflı irade beyanıyla olan boşanmaların (talak) veya tarafların anlaşarak evlilik birliğine son vermelerinin (muhalaa) Osmanlı Devleti'nde hukuken gerekli olmamakla birlikte bazen mahkemede gerçekleştiği, dışarda gerçekleşenlerin de yine gerekli olmamakla birlikte yaygın bir biçimde mahkeme defterlerine kaydedildiği görülmektedir. Talak ve muhalaanın vuku bulduğunun, mehir ve iddet nafakası ödenmişse bunun teshilinin, muhalaada kadın tarafından mehir ve iddet nafakasından vazgeçildiğinin veya üzerinde anlaşılan diğer şartların mahkeme kayıtlarıyla tesbiti bu tür boşanmaların yaygın biçimde şeriyye sicillerine kaydedilmelerinin sebeplerindendir.
Tanzimattan sonra 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizâmnâmesi evlenmelerin olduğu gibi boşanmaların da imamlar ve ruhanî reisler tarafından sicill-i nüfus memurluğuna bildirilmesi mecburiyetini getirmiştir (md.26). 1900 ve 1902 tarihli nizâmnâmeler de bu düzenleme şeklini esas itibariyle muhafaza etmiştir. 1914 tarihli Sicill-i Nüfus Kanunu ise talakı bildirme vazifesini imam ve ruhanî reislerden alarak doğrudan kocaya vermiştir. Söz konusu kanunun 29. maddesine göre boşanmanın vaki olması durumunda koca iki şahit huzurunda hazırlanan ilmühaberi imam veya ruhanî reislere tasdik ettirerek nüfus idaresine verecektir. Mahkemede vuku bulan boşanmaları da yine kocalar hakimlerden alacakları ilmühaberle nüfus idaresine bildireceklerdir (md.30).
1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi kocanın talakı bildirme yükümlülüğüne ufak bir değişiklik getirerek bildirimin mahkemeye yapılmasını hükme bağlamıştır (md. 110). Böylece İslâm hukukunun talakı düzenleme biçiminin özüne dokunulmaksızın ihtiyaçlara uygun olarak boşanmaların isbatında kolaylık sağlayacak tedbirler getirilmiştir.

b. Tefrik
Mahkeme kararıyla boşanmalara (tefrik) gelince Hanefîlerde kazaî boşanma sebeplerinin azlığı nedeniyle yirminci yüzyıla gelinceye kadar bu usulle boşanmaya nisbeten az rastlanmaktadır. Ancak bu kazai boşanmaya ihtiyaç duyulmadığı anlamına gelmemektedir. Bilakis zaman zaman bu tür boşanmaya şiddetli ihtiyaç duyulmuştur. Daha önce belirtildiği gibi Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde de Hanefî kadılar tarafından Şafiî naibler tayin edilerek bu mezhepteki kazaî boşanma sebeplerinin varlığı durumunda tefrike hükmedilme yönüne gidilmişti. Ancak on altıncı asırdan itibaren Hanefî mezhebi dışındaki bir mezhepten yararlanma yolu kapatıldığından bu imkan da sona ermiş oldu. Karı koca arasında şiddetli geçimsizlik olduğu, kocanın karısına kötü muamele ettiği, evinin geçimini temin etmediği veya edemediği veyahut da evini terk edip yabancı diyarlara gittiği ve senelerce kendisinden haber alınamadığı durumlarda kazaî boşanma bir ihtiyaç olarak her zaman hissedilmiştir.
Bu hukukî problemi halletmek için zaman zaman mahkemeler ve taraflarca İslam hukukunun sağladığı başka imkanlardan yararlanıldığı olmuştur. Bazen da bütün çabalarına rağmen kocaları tarafından boşanmayan kadınların Di-van-ı Hümayun’a başvurdukları ve Padişah divanının manevî ağırlığıyla kocaları talaka veya muhalaaya razı olmalarını sağladıkları veya Divan tarafından fiili bir durum yaratılarak buna mecbur edildikleri görülmektedir. Ancak son asra gelinceye kadar mahkeme kararıyla boşanmanın hukukî ve sosyal ihtiyaçlara cevap verir bir biçimde düzenlenmesi mümkün olmamıştır.
Bu konudaki ilk düzenlemeler ancak XX. asrın başlarında mümkün olabilmiştir. Bunda gerek diğer mezheplerden istifade yolunda ilim muhitlerinde hakim olan nisbeten müsait havanın ve gerekse XIX. asrın sonlarından itibaren peşpeşe girişilen harplerin ortaya çıkardığı sosyal ve hukukî ihtiyaçların önemli ölçüde rolü olmuştur.

İkinci Meşrutiyetten sonra bir fetva kolleksiyonu (Muhitu"l-Fetava) hazırlamak üzere "Heyet-i İftaiye" (fetva odası) kurulmuştu. Bu heyetin nizâmnâmesinde bu koleksiyonun hazırlanması sırasında gerektiğinde diğer mezheplerden istifade edileceği ve hazırlanan bu tür fetvaların irade-i seniyyeye iktiran ettirildikten sonra iftaya esas olacağı tasrih edilmişti. Teşkil edilen bu heyet hazırlamayı düşündüğü fetva koleksiyonunu hazırlayamamışsa da kazaî boşanma konusunda iki fetva hazırlayarak irade-i seniyyeye iktiran ettirmiş, böylece bu alanda ilk müsbet adımlar atılmıştır. Bunlardan birincisi kocanın gaipliği, diğeri belirli hastalıkları sebebiyle eşe kazaî boşanma hakkı sağlayan irade-i seniyyelerdir.

XIX. asrın sonlarıyla XX. asrın başlarında peşpeşe meydana gelen harpler eli silah tutan herkesin harbe gitmesi sonucunu doğurmuştur. Bu şekilde harbe gidenlerden önemli bir kısmı şehit olarak geri dönmemiştir. Şehit oldukları sabit olanların geride bıraktıkları eşlerinin en azından dul kaldıkları sabit olduğu için isterlerse yeniden evlenmeleri konusunda hukuki bir problemleri olmamıştır. Şehit olduklarına dair bir bilgi gelmeyen ancak evlerine de dönmeyen erkeklerin geride bıraktıkları eşleri için ise bir belirsizlik hali söz konusu olmuştur. Bunlar özellikle geçimlerini sağlayacak bir malvarlığının bulunmadığı durumlarda çok büyük bir sıkıntı içine düşmüşlerdir. Çünkü kocalarının şehit olduğu sabit olmadığı için hukuken dul sayılmamakta, yürürlükteki Hanefi mezhebine göre de kocalarının gaipliğine veya nafaka bırakmamasına dayanarak boşanma talebinde bulunamamaktadırlar. Bu durumda olan kadınların ve doğurduğu sosyal problemlerin artması üzerine Heyet-i İftaiye'ce Hanbelî mezhebinden istifade edilerek hazırlanan fetva ile kocaları nafaka bırakmadan kaybolan kadınların mahkemeye başvurarak boşanmaları imkânı tanınmıştır. Bu fetva 29 Ramazan 1334/5 Mart 1916 tarihinde irade-i seniyyeye iktiran ederek bütün imparatorluk dahilinde yürürlüğe girmiştir. Bu irade-i seniyye ile XVI. asırdan beri geçen uzun bir aradan sonra ilk defa diğer mezheplerden istifade yolu açılmış ve yine ilk defa belirli durumlarda kazaî boşanma imkânının doğması yolunda önemli bir adım atılmıştır. Nitekim bu tarihten kısa bir süre sonra hazırlanan 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi aynı hükmü muhafaza etmenin yanısıra (md. 126) daha sonra görüleceği üzere daha başka boşanma sebepleri de kabul ederek bu alanı bir bütünlük içerisinde düzenlemiştir.
Heyet-i İftaiye'ce hazırlanan ve 18 Cemaziyelevvel 1334/23 Mart 19l6'da irade-i seniyyeye iktiran ederek yürürlüğe giren ikinci fetva ile de kocanın akıl hastalığı, cüzam, baras (alaca hastalığı) veya bunların derecesinde bulunan hastalıklara düçar olması durumunda karısına boşanma hakkı tanınmıştır. Bu irade-i seniyye ile o zamana kadar yürürlükte olan ve Ebu Hanife ile Ebu Yusuf’a ait görüş terkedilmiş ve İmam Muhammed'in görüşü kabul edilmiştir. Bu tür hastalıkların vukuunda şifa ümidi varsa hakim tefriki bir sene tecil eder, bu sürenin sonunda hastalık iyileşmez, eş de tefrik talebinde ısrar ederse hakim boşanmaya hükmeder. Hukuk-ı Aile Kararnamesi de aynı hükmü muhafaza etmiştir (md. 122).

Kazaî boşanma (tefrik) konusunda en etraflı düzenleme Hukuk-ı Aile Kararnamesi tarafından yapılmıştır. Kararname konuya tahsis ettiği üçüncü faslında kazai boşanma için beş sebep kabul etmiştir. Bu bölümün 119-121. maddeleri kocada bulunan innet, iktidarsızlık v.b. cinsî rahatsızlıklar dolayısıyla kadının sahip olduğu kazaî boşanma hakkını düzenlemektedir. Bu sebebe dayanarak boşanma esasen Hanefi mezhebinde kabul edilen yegane boşanma sebebidir ve Kararname öncesinde de uygulanmıştır. 123. maddede daha önce de belirtildiği üzere akıl hastalığı sebebiyle tefrik düzenlenmiştir. 126. madde üçüncü boşanma sebebi olarak geride nafaka bırakmaksızın kocanın kaybolması ve nafaka tahsilinin eş için güç olması halini düzenlemektedir. Kararname bunu bir boşanma sebebi olarak kabul etmektedir. Esasen bu boşanma sebebi ilk defa 1916 tarihli irade-i seniyye ile kabul edilmişti. Hukuk-ı Aile Kararnamesi dördüncü boşanma sebebi olarak geride ailesinin geçimini karşılamaya yetecek nafaka bırakmış bile olsa kocanın kaybolmuş (mefkûd) olmasını düzenlemektedir. Konuyu düzenleyen 127. maddeye göre kaybolan ve kendisinden ölü veya diri olduğuna dair bir haber alınamayan kocanın eşi hakime boşanma talebiyle başvurabilir. Hakim kocadan haber alınmasından ümit kesildiği tarihten itibaren boşanmayı 4 sene tecil eder. Bu müddet zarfında kocadan yine haber alınamadığı ve eş de boşanma talebinde israr ettiği takdirde boşanmaya hükmeder. Koca bir harpte kaybolmuşsa bekleme müddeti bir yıldır. Bu durum Hanefilerde bir boşanma sebebi değildir. Bu mezhebe göre aynı durumdaki kadın kocanın bütün yaşıtları ölünceye veya kocası 90 yaşına gelinceye kadar onu beklemek zorundadır . Tabiatıyla bu durum kadın için zaman zaman fevkalade sakıncalı sonuçlara yol açmakladır. İşte Kararnâme'yle bu durumdaki kadına kazaî boşanma hakkı tanınmıştır. Maliki mezhebinden istifadeyle kabul edilen bu esasların temelinde Balkan ve I. Dünya harplerinin doğurduğu kocaları kaybolmuş eşlerin sosyal problemlerini halletme arzu ve ihtiyacı yatmaktadır. Kararnâme'nin kabul ettiği beşinci boşanma sebebi de eşler arasında geçimsizliğin (niza ve şikak) ortaya çıkmasıdır. Böyle bir durumun vukuunda taraflardan biri boşanmak için mahkemeye müracaat ederse hakim her iki tarafın ailelerinden birer hakem seçer. Bu şekilde oluşan "aile meclisi" tarafları dinleyerek aralarının islah etmeye çalışır. Bu mümkün olmazsa tefrike hükmeder. Hakemler kusur kocada ise bain talaka, kadında ise mehrin tamamı veya bir kısmı üzerine muhalaaya hükmederler. Hakemlerin kararı kesin ve gayrı kabil-i itirazdır (md.130). Kararnâme'nin kazaî boşanma konusundaki en önemli hükmü kanaatimizce geçimsizliği genel bir boşanma sebebi olarak kabul eden bu hükmüdür. Bu hükümde de Maliki mezhebinden istifade edilmiş, böylece geçimsizlik durumunda daha önceki dönemlerde olduğu gibi fiili durumlara ve hukuki zorlamalara başvurmaksızın hukukî bir çözüm şekli kabul edilmiştir.

Kaynak: M. Akif AYDIN