Göktaşlarının Mesajı

2002 yılı ortalarında dünya medyasına yansıyan bir habere göre, iki kilometre çapında bir göktaşı 1 Şubat 2019'da % 6 ihtimalle Dünya'ya çarpabilirdi. Eylül 2003 başında ise, Lincoln Dünya'ya Yakın Cisimler Enformasyon Merkezi'nden (ABD) yapılan açıklamada, "2003 QQ47" kodu verilen bir göktaşının 21 Mart 2014'te 909 binde bir ihtimalle Yerküre'ye çarpacağı ve Hiroşima'ya atılan bombanın 20 milyon katı bir tesirde bulunabileceği bildiriliyordu.
23 Nisan 2001'de Meksika'nın yüzlerce kilometre açığına (Pasifik Okyanusu) yaklaşık beş metre çapında bir meteorit (küçük göktaşı) düştü. Meydana gelen patlama Hiroşima'dakinin yarısına yakın bir enerji açığa çıkardı ve Los Alamos (ABD) Millî Laboratuvarı'nın Enerji Bölümü tarafından belirlendi. Göktaşı eğer 50 metre çapında olsaydı, patlama tahminlere göre muhtemelen bin defa, eğer 500 metre çapında olsaydı, bir milyon defa daha şiddetli olacak, ve Pasifik sahillerinde oturan yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan devasa bir deniz çalkantısı meydana gelebilecekti. Göktaşı eğer beş kilometre çapında olsaydı, muhtemelen bir milyar kat büyük bir patlama Yeryüzü'ndeki hayatın neredeyse bütünüyle ortadan kalkmasına sebep olabilecekti.

Asteroidler ve kuyruklu yıldızlar
Böyle bir durumun yeryüzünde daha önce meydana geldiğinin ilk delilleri 1980'lerin başında bulunduğunda, bir çarpma riski gündeme geldi. Amerikalı fizikçi Luis Alvarez ve jeolog olan oğlu Walter, 65 milyon yıl kadar önce (Kretase devri sonu) bir göktaşı çarpması sonucu iklimlerin alt-üst olduğu, ve neticede birçok kara ve deniz hayvanı türünün ortadan kalktığı hipotezini ortaya attılar. Dünya genelinde bulunan fosillerin de desteklediği bu faraziyeye göre, 65 milyon yıl kadar önce, yaklaşık 10 kilometre çapında bir göktaşı Dünya'ya çarptığında, yeryüzünü yıllarca karanlıkta bırakacak miktarda bir toz bulutunun kalktığı, güneş ışığı yeryüzüne ulaşamayınca fotosentezin durduğu, dolayısıyla bitki örtüsünün, ardından da ot ve etle beslenen hayvan türlerinin (dinozorlar dahil) yok olmaya başladığı tahmin ediliyordu. Havanın soğuması, çıkan orman yangınlarından dolayı atmosferin zehirli gazlarla dolması ve yağan yağmurların asitliğinin artması da hem kara, hem deniz canlılarının yok oluşunda rol oynamış olabilirdi. On türden muhtemelen sekizi birkaç yüz veya bin yıl zarfında yeryüzünden silinmiş gözüküyordu. Çarpmayı, Kretase-Tersiyer sınırı tortul tabakalarındaki yüksek iridyum nispeti de gösteriyordu (Platin grubundan olan bu metal Dünya'da az, fakat meteoritlerde fazla bulunur). Şoka uğramış kuvars kristalleri (tektit) şiddetli çarpma neticesinde yüksek basınca maruz kaldıklarını, nikel mineralleri ise nikelce zengin bir meteoritin atmosferde oksitlendiğini gösteriyordu. Göktaşının çarptığı yer 1991'de bulundu. Yukatan yarımadasının (Meksika) kıyısında, bir kilometre kalınlığındaki tortul tabakaların altında 65 milyon yıl yaş veren yaklaşık 260 kilometre çapında bir çarpma krateri gravimetre metoduyla keşfedildi. Ayrıca, Kretase sonunda meydana geldiği anlaşılan çok şiddetli bir volkanizma sırasında da atmosfere büyük miktarda karbonik gaz ve kükürt oksit karışmış, iklimin bozulmasında rol oynamış olabilirdi.
Bu hâdise tek değildi. Yaklaşık 445 milyon yıl önce (Ordovisiyen sonu) uzaydan gelen gama ışınları da bir kitle yok oluşuna yol açmış olabilirdi. Gama-ışını patlamaları, bilinen en güçlü patlamalardır. Dev yıldızlar ömürlerinin sonunda kara deliklerin içine çökünce, kutuplarından aralıklı olarak (pulslar halinde) çok şiddetli gama ışını yayarlar. Böyle bir patlama galaksimizde meydana gelir ve bize yönelirse, çok yıkıcı olabilir. Hayatını kısmen okyanus yüzeyine yakın geçiren "trilobit" gibi türlerin bu dönemde çok büyük kayba uğradıkları anlaşıldı. Bu, karalardaki ve okyanus yüzeyi yakınındaki canlıları vuran, derin-su canlılarına ise pek ulaşamayan gama-ışını patlamasıyla açıklanabilirdi (Hecht, 2003).
Yaklaşık 250 milyon yıl önce ise (Permiyen-Triyas sınırı), bir başka toplu yok oluş hâdisesi sonucunda deniz türlerinin muhtemelen % 90'ı, kara türlerinin ise % 70'i yeryüzünden silindi. Bu yok oluşlar, iklimdeki hızlı, deniz seviyesindeki âni değişikliklere veya yoğun bir volkanizmaya atfedildi. Bunlara "kozmik sebep" hipotezi de eklendi. Bu dönemin tortul kaya örneklerindeki helyum ve argon gazlarına ait izotopların dağılımı, yeryüzündeki kayalardan ziyade meteoritlerinkine benziyordu. 2001'de Amerikalı jeokimyacılar ve Avustralyalı jeologlar göktaşı çarpmasına ait yeni deliller buldular.
90'lı yıllarda astrofizikçiler, Güneş sistemindeki dengenin çok hassas, birçok gökcisminin yörüngesini uzun vâdede tahmin etmenin de imkânsız olduğunu anladılar. Gezegen ve uyduların iç içe geçmiş düzenli hareketlerinden başka, sistemi çeşitli açılarla kesen yörüngeler üzerinde sayısız kuyruklu yıldız ve asteroid, koordinatları önceden hesaplanamayan dönme hareketi yapıyordu. 1996'da Shoemaker-Levy kuyruklu yıldızı Jüpiter üzerine parçalar halinde düştü ve dev gezegenden Dünya büyüklüğünde dev ateş topları kopup uzaya fırladı. Peki Dünya'ya ne tip cisimler çarpabilir?
Bize en yakın galaksi olan Andromeda, üzerimize saatte 400.000 kilometre hızla geliyor. Fakat iki milyon ışık yılından daha uzak olduğu için, galaksimizle yaklaşık beş milyar yıl sonra çarpışabilir (ondan önce Kıyamet kopmazsa!). Bugünkü bilgilere göre, komşu yıldızlar, Samanyolu galaksimizin büyük dairevî hareketi içinde Güneş'le birlikte yer değiştirdiğinden, bunlarla çarpışma ihtimâli neredeyse sıfır gözüküyor. Güneş sistemindeki gezegenlerden de endişe edilmiyor. Onların çok güzel yerleştirildiği yörüngeleri Dünya'nınkiyle çakıştırılmıyor. Ay da herhangi bir tehlike arz etmiyor. Uydu parçalarının ise, bir felakete yol açacak kadar sür'atle atmosfere ulaşması en azından bugün için beklenmiyor. Geriye, çarpma tehlikesi gösteren asteroidler ve kuyruklu yıldızlar kalıyor.
Asteroidler, birkaç metreden 30 kilometre büyüklüğe değişen, gezegen olamayacak kadar küçük, kaya yapısında cisimlerdir. Bize yakın birçok asteroid Dünya'nınkiyle kesişen yörüngelerde dolaşıyor. Yörüngesi bizimkiyle dinamik bir irtibat gösteren 3753 numaralı asteroid (1986 TO), Ay'dan sonra Dünya'nın bir başka refakatçisi olarak gözüküyor (Wiegert et al., 1997). Kuyruklu yıldızlar ise, Güneş'e yakın geçerken ısınıp, uzun parlak bir kuyrukla süslenen donmuş toz toplarıdır. Çarpma ihtimali bu iki gruptan kaynaklanıyor. Güneş'in etrafında belli yörüngelerde dolaşan ve sistem için şüphesiz bir anlam taşıyan bu göktaşları, esas olarak üç büyük bölgede bulunuyor: Mars-Jüpiter arasındaki birinci bölgede, gezegenlerle aynı yörünge düzleminde yeralan geniş bir kuşak oluşturuyor (Asteroid Kuşağı). Burada, çapı bir kilometreden büyük yaklaşık bir milyon asteroid bulunuyor. Daha uzakta, Neptün'ün ötesinde, Dünya-Güneş arası mesafenin 30-100 katı kadar büyük Kuiper Kuşağı’nda bir trilyondan fazla kuyruklu yıldız bulunduğu zannediliyor. Bir başka göktaşı kaynağı ise, Güneş sisteminin uzay-ötesine açılan sınır bölgesinde, yarıçapı Dünya-Güneş arası uzaklığın 40 bin katından fazla olan, küre şekilli Oort Bulutu'dur (Poirier & Greffoz, 2001).
Dünya'nın büyüklüğüne göre düşünüldüğünde, Mars'tan daha uzakta bulunan bir kilometre çapında bir asteroid 100 kilometre uzaklıktaki bir kum tanesinden daha büyük gözükmez. 1998'de NASA, Dünya'ya yaklaşan bir kilometreden büyük asteroidlerin % 90'ını (bunlar bin kadar), teleskoplarla 10 yıl içinde belirlemeyi hedefleyen bir program başlattı.


Kesretteki vahdet
Bu uzak cisimlerin Güneş etrafında tahmin edilemeyen yörüngeleri, küçük bir tesirle bile alt-üst olabilir. Bir asteroidin yörüngesinden hafifçe sapıp bize yaklaşması için, Jüpiter'in bir uydusunun yakınından geçerken yörüngesinin biraz bozulması bile yetebilir. Varlığımızın böyle çok hassas ölçüler üzerinde tecelli eden engin bir Rahmet'e bağlanmış olması, bizi sadece O'nun koruduğunu, sadece Yaratılışımızı değil, hayatımızı da her lâhza, her nefeste O Hayy ve Kayyum'a borçlu olduğumuzu çok açık gösteriyor. Diğer yandan, insan olma ve emanete hürmet gösterme mes'uliyetimiz de sebeplere müracaat etmeyi gerektiriyor. Ölümümüzün ne zaman hangi sebeple olacağını bilemediğimizden, hayatımız için tehlike arz eden herhangi bir durum karşısında nasıl tedbir alıyor, hayatta kalmaya çalışıyorsak, Kıyamet'in de ne zaman, hangi sebeple kopacağını bilemediğimizden, göktaşı çarpması gibi risklere karşı (hakiki tesirin ve nihaî takdirin O'nun elinde olduğunu unutmadan), Dünya'daki hayatın korunması için tedbirler araştırmamız gerekiyor. Fakat, Kâinat'ı çok gelişmiş araçlarla gözleme imkânına sahip olan bilim adamlarının (ve karar mercîlerinin) ne hissettiklerini, asteroidleri hangi duygularla keşfetmeye çalıştıklarını bilemiyoruz. Onlar yakınımızda dolaşan göktaşlarının tıpkı Güneş, Dünya ve bütün Kâinat gibi Bir Vâhid-i Ehad'ın Yed-i Kudreti'nde olduğu hakikatini hissediyorlar mı acaba? Bunu, inkârcı bilim anlayışının estirdiği psikolojik terörden korkmadan açıkça ikrar edebiliyorlar mı? Göktaşları için "tehdit" sıfatı kullanmanın yanlışlığını görebiliyorlar mı?

Hangi "hayat" için nasıl bir tedbir?
Asteroidler saatte 100.000, kuyruklu yıldızlar ise 150.000 kilometre hıza ulaşabilir. Kütle küçük olsa da, bu hızlarda büyük bir enerji oluşur. Colorado Üniversitesi'nden Brian Toon'a göre, göktaşı çarparsa, yeryüzünü ateş alır ve gökyüzü, yerden yükselen kızgın kırıntılarla dolar (Hecht, 2002). Çarpmanın insana vereceği zarar, gökcisminin okyanus ortasına mı, yoksa şehir üzerine mi düşürüleceğine bağlıdır. Araştırmacılara göre, cisim 300 metreden küçükse tahminî çarpma bölgesindeki insanlar tahliye edilir. Çok sert ve yoğun ise, yakınında nükleer başlıklı füze patlatılarak yörüngesinden saptırılmaya çalışılır. Fakat bu müdahale riskli olabilir; enerji az gelebilir, radyoaktif serpintiler Dünya'ya düşebilir. Dolayısıyla, cismi yörüngesinden saptırmak için, füze veya başka bir asteroid aracılığıyla uzaklaştırmaya, lazerle parçalamaya, bir deliciyle kemirip küçültmeye çalışmak gibi daha az tehlikeli tedbirler düşünülebilir. Fakat bunlar bugün teknik olarak imkânsız. Cismin tespitiyle çarpma anı arasındaki zamanın ne yapılacağına karar vermek için bile yeterli olacağı belli değil. Yani en kötü durumda, sert bir çarpma ve kitle halinde ölümler sökonusu olur. Bunların tahminî yıkım gücü, Yeryüzü'nde güçlü patlamalara yolaçan nükleer testlerden çıkarılıyor. Fakat geçmişte olmuş hâdiselerin tesbiti zorluk arz ediyor. Yeryüzünün dörtte üçü milyarlarca yıldır suyla kaplı olduğundan çarpma izi deniz ve okyanuslarda kalmıyor, kıtalarda ise birkaç bin veya milyon yılda erozyon tesiriyle zamanla siliniyor.


Diğer ihtimaller
Peki, başımıza düşecek başka şey yok mu? Meselâ anti-madde. Kâinatta anti-maddenin varlığı tanecik-hızlandırıcılarda ortaya kondu. Bir santimetre büyüklükte anti-çakılın atmosfere girmesi, Hiroşima bombasının bıraktığından daha büyük bir enerji yumağı içinde madde ve anti-maddenin yok olması için yeterli olabilir. Bir kilometre çapında bir anti-asteroidin düşmesiyle ortaya çıkacak tablo ise tahmin bile edilemez. Fakat Fransız astrofizikçi Marc Lachièze-Rey, "galaksimizde bir anti-madde asteroidi olsaydı, etrafındaki malzemeyle birlikte ortadan kalktığında hemen belirleyeceğimiz X ışınları yayardı." diyor.
Bir de Haziran 1908'de Toungouska'da (Rusya) 20. yüzyılın bilinen en büyük çarpması var. Burada küçük bir asteroidin, 2.000 km2'lik Sibirya ormanını dümdüz ettiği sanılıyor. Benzer bir hâdise, 18 Nisan 2001'de Ürdün semasını aydınlatan, kayalık bir alanın parçalanmasına yol açan garip bir patlamaydı. Sibirya'da 100 km çaplı Popigay kraterinin de göktaşı çarpmasıyla oluştuğu zannediliyor (Bottomley et al., 1997). Son sekiz yılda, nükleer patlama taraması yapan ABD uyduları, atmosferde küçük göktaşlarının (50-100 metre çapında) yol açtığı yaklaşık 300 optik parlama belirlediler.
Kuzey İrlanda'daki Armagh Gözlemevi'nden Bill Napier'ye göre, kuyruklu yıldızlar daha büyük tehlike arz ediyor. Gaz ve tozdan oluşan kuyruklarıyla buzdan yapılı kuyruklu yıldızlar kaya yapısındakilere göre çok daha seyrektir, fakat yeryüzüne başka türlü zarar verebilirler. Güneş ışığı altında buharlaşan dev bir kuyruklu yıldız, Dünya yörüngesine milyarlarca ton toz bırakır. Bu toz Dünya üzerine yağarsa, Güneş ışığının yeryüzüne ulaşmasını engelleyip, yeni bir buz çağını başlatabilir. Hâlen, yüzlerce kilometre büyüklükte dev kuyruklu yıldız olduğu sanılan dört cisim biliniyor. Bunlardan, Pluton'un ötesinde Oort Bulutu'nda gizlice dolaşan 2.000 kadar daha olabilir (Samuel, 2001). Hülasa; etrafımızda hayatımızın sona ermesine sebep olabilecek bu kadar cisim dolaştırılıyor, ve dünya üzerindeki hayat, milyonlarca yıldır sürdürülüyor.

Öldürür ve diriltir!
Diğer yandan, çarpma krateri soğuduktan sonra, orada hayat yeniden neşv ü nema bulabilir. Kanada'nın Devon adası, bitki ve hayvan hayatının bulunmadığı bir kutup çölüdür. Burada, yaklaşık 24 kilometre çaplı Haughton kraterinin 23 milyon yıl kadar önceki bir çarpmayla meydana geldiği zannediliyor. Fosillerden ve diğer izlerden anlaşıldığı kadarıyla, daha önce burada muhtemelen gür ormanlar varmış, tavşanlar ve gergedanlar dolaşıyormuş. Bir kilometreden büyük bir cismin çarptığı ormanlık bölgede hayat biterken, meydana gelen şok dalgası, hava patlaması ve ısıyla canlıların büyük kısmı ortadan kalkmış. Bin yıl kadar sonra, Haughton'a yeniden hayat verilmiş. Çarpma sıcaklığıyla yeraltı suları ısınmış; bakteri ve alg gibi kolonize organizmalar için mükemmel hayat ortamı olan hidrotermal (sıcak su) sistemler yaratılmış. Bu faaliyet, yeryüzünde bilinen 170 çarpma kraterinden 70'inde mevcut. Hayatın ne zaman yaratıldığı bilinmiyor, fakat, ilk izler yaklaşık 3,8 milyar yıl öncesine uzanıyor. Yani Dünya yaratılışının başlangıcında, bu gibi hidrotermal sistemlerle kaplı halde olabilir. Ay üzerindeki kraterler ise, geçmişte göktaşı çarpmalarının bugünkünden 15 kat fazla olduğunu gösteriyor (Osinski, 2003). Bu yüzden, hayatın Yerküre tarihinin zâhiren en elverişsiz döneminde nasıl yaratıldığı, sebeblerle izah edilemiyor.
Uzaydan Dünya'ya ulaşan başka tesirler de var. Yirmi bin yıl kadar önce Dünya son buzul çağını yaşarken, Kuzey Yarımküre’den gözlenen Aquila takım yıldızındaki uzak bir nötron yıldızı muhtemelen şiddetli bir alt-üst oluşa maruz kaldı ve uzayda bütün yönlere büyük bir radyasyon yaydı. Bu yüksek enerji dalgası yirmi bin yıl boyunca uzayda yol aldı ve 27 Ağustos 1998 günü akşamı Dünya'ya Pasifik Okyanusu tarafından çarptı. Yer ve yörünge gözlem istasyonlarından kaydedildiği kadarıyla, bu yaz gecesinde Dünya beş dakika süreyle gama ve X ışını bombardımanı altında kaldı. Radyasyon atmosferin aşağı kısımlarına ulaşınca dağıldı.
Bundan daha büyük bir enerji, yıldızlararası uzaydan Dünya'ya daha önce gelmiş ve kitle yok oluşuna yol açmış olabilirdi. 1998'deki bu hâdiseye, bir çeşit nötron yıldızı olan bir "magnetar"ın sathının -20 bin yıl önce- şiddetle parçalanmasının sebep olduğu tahmin ediliyor. Magnetarın yaklaşık 35 kilometre çapında, fakat Güneş'ten daha yoğun olduğu, bir yüksük kadar küçük bir kısmının yaklaşık 100 milyon tonluk bir kütleye karşılık geldiği zannediliyor. Yıldız bütün nötron yıldızları gibi kendi etrafında fır-fır döner ve sonuçta oldukça güçlü bir manyetik alan oluşur. Bu magnetar sadece 10 bin ışıkyılı uzaklıkta olsaydı, Dünya'ya ulaşan enerji dört kat fazla, belki de ozon tabakasına zarar verecek kadar güçlü olabilirdi (Ward & Brownlee, 2000).


Bitirirken
19. yüzyılın başında, dinine bağlı bir Hristiyan olan Fransız paleontolog Georges Cuvier, Hz. Nuh (as) kavminin başına gelen tufan hâdisesine de dayanarak, yeryüzünün hayat tarihçesinde felâketlerin belli bir rol oynadığını söylüyordu. Darwin'in modelindeyse felâketlere yer yoktu. "Evrim sürekliliği" bir spekülasyon olarak, bilim teorisi adı altında işlenen dogmatik bir model oldu. Bugün Cuvier'nin "felâket" kavramı Batı'da tekrar kabul görüyor. Hayat yeryüzünde, tabiî seyri kesen ani felâketlerle zaman zaman karşılaşmıştır. 200 milyon yıl boyunca dinozorlar, yeryüzünün hâkimi pozisyonunda kaldılar; memeliler onların yanında neredeyse hiçbir ağırlık taşımıyordu. Fakat gökten bir taş düştü ve dinozorların saltanatı bir anda sona erdi. Aynı durum insanın yalan saltanatı için de geçerli olamaz mı?!.. Bütün bu yok oluş ihtimalleri, bizleri (ve uzmanları) varlığımız, hayatımız, Dünya’mız ve bütün bir insanlık hakkında daha fazla düşünmeye, sahip gözüktüğümüz hiçbir şeyin aslında bize ait olmadığını hissetmeye sevketmeli değil mi?!.. Fakat böyle olmuyor, ve göktaşını (aslında sadece) kendisi için dert edinen ülkeler, ondan önce, yeryüzünde bazı bölgeleri göktaşı düşmüş gibi, bomba yağmuruyla harap edip, binlerce masum insanı öldürmekte bir beis görmüyor.
Göktaşlarının (ve diğer kozmik hâdiselerin) varlığı çeşitli hikmetler taşıyor. Uzay-zaman sisteminde yalnız değiliz; bunca gezegen ve uydusu, sayısız kuyruklu yıldız ve asteroid yanımızda, aramızda dolaşıyor, fakat sistemin dakik ve hassas işleyişini bozmuyor, daha doğrusu bu dakikliğin bir parçasını teşkil ediyorlar. Kendilerini yaratan büyük iradeye boyun eğmiş durumdalar: "Hiç üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Bakıp da Bizim onu nasıl sağlamca bina ettiğimizi, onda en ufak bir çatlaklık, dengesizlik olmadığını düşünmezler mi?" (Kaf, 50/6). Bir merhamet ve hıfz eseri Dünyamızı çepeçevre kuşatan Atmosfer ve Manyetosfer, Dünya'daki hayatın her 11 yılda bir muntazaman meydana getirilen hikmetli Güneş patlamalarından, zararlı kozmik radyasyon ve taneciklerden korunmasında emr-i İlâhîyle vazife görüyor. Yoksa tıpkı atmosfersiz ve manyetik kalkansız Ay'ın sathında görüldüğü gibi, Yeryüzü göktaşı yağmuruyla delik deşik olur, hayat için çok elverişsiz şartlar ortaya çıkardı.
Diğer yandan, Dünya'ya göktaşı çarpma ihtimali bize başka hususları da düşündürtüyor: Kıyamet nasıl kopacak; bir göktaşı çarpmasıyla mı, yoksa daha karmaşık hâdiseler sonucunda mı? Bu tam bilemediğimiz, belki bilmemiz de gerekmeyen bir konu; bundan daha önemlisi, dünyanın bir sonu olduğu, vâdedilen günün geleceği, Kur'ân'ın tasvir ettiği o günkü hâlimizin ne kadar ürpertici olacağı, dünyada adımlarımızı buna göre atmamız gerektiği (kaldı ki her birerlerimizin kıyameti biz öldüğümüzde kopuyor zâten).
Bu konuda, Bediüzzaman (ra) iman hakikatiyle ilgili önemli bir noktayı nazara veriyor: "Evet, tam münevver-ül kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki; hârika bir kudret-i samedâniyeyi, lezzetli bir hayretle seyredecek. Fakat meşhur bir münevver-ül akıl denilen kalbsiz bir fâsık, bir feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. 'Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?' der, evhama düşer. Bir vakit böyle bir yıldızdan koca Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.." (Üstad Hazretleri yaklaşık her yetmiş beş yılda bir Dünya'nın yakınından geçen Halley kuyruklu yıldızının 1910'daki ziyaretini kastediyor olsa gerek) (Üçüncü Söz).
Göktaşlarının verdiği bir başka tefekkür dersi de şu olabilir: "Dünya hânesinin tavanı olan semâ mekanı ise, ecrâmların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsûfat ve husûfâtın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tegayyürat gösterir ki; semâvât dahi sâbit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor." (Yirmibeşinci Söz, Üçüncü Şu'le-İkinci Ziya)
Hayatımız Rabbimiz'in emaneti; gücümüz yettiğince korumaya çalışmamız gerekiyor. Dünya'ya yaklaşan bir göktaşına karşı da yeryüzündeki hayatın muhafazası için tedbir almaya çalışır, belki çarpmadan önce mevcut teknolojiyi kullanarak onu un-ufak da edebiliriz. Fakat bugün değilse yarın, er-geç Kıyamet kopacak; bunu unutmamalıyız; göktaşlarını tesirsiz hâle getirmenin, ilmin ve kuvvetin gerçek sahibi olan Allah'ın bir lütfu olduğunu hatırdan çıkarmamamız gerektiği gibi. Peki ama, böyle bir başarı, insanlığın Allah karşısında nankör ve saygısız bir tavır takınmasına mı yol açacak, yoksa Hz. Süleyman (as) gibi şükretmesini mi netice verecek?!.. Nihaî tabloya gelince: "O'nun vechi (Zât'ı) hariç her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur ve hepiniz O'nun huzuruna götürüleceksiniz."

Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 285
favori
like
share