Veronika Ölmek İstiyor - Paulo Coelho - Kitap Tanıtımı - Kitap Özeti


Yazarı : Paulo COELHO

Çevirmen : Haldun PAMİR

Basım Yeri / Tarihi : İstanbul / 2000 - Nisan
Sayfa Sayısı : 203





KİTAP HAKKINDA
Veronika, bir manastırda kiraladığı oadasında kendini öldürmeden evvel, sanki ölüme değil de uykuya yatarmışçasına her gün yaptığı hazırlıklarını yapıyor; dişlerini fırçalıyor, kaloriferi kapatıyor, Homme dergisinin son sayısını okumak için başucuna koyuyor. Aynı soğuk kanlılıkla sehpanın üzerindeki dört kutu hapı içiyor ve ölümü beklemek için yatağa uzanıyor. Veronika bu hapları almak için arkadaşlarına uyuyamadığını söylerek onları kandırmış ve güçlü bir uyuşturucu olan bu hapları ona getirmelerini sağlamış. Bu hapları elde ettikten sonra ise intihar etmek için bir hafta beklemiş, yani ölümle flört etmiş. Bunların hepsi onun bu ölüm kararını anlık bir ruhsal dalgalanma sonucu değil de düşünerek, eksileri ve artıları ile tartarak, aklı başında bir şekilde aldığını gösteriyor. Peki, 24 yaşında, güzel, başarılı, sağlıklı, arkadaşları ve ailesi tarafından sevilen bir kadın neden ölümü tercih eder?

Aslında bu sorunun cevabını daha kitabın başında, yani Veronika hangi ölüm yolunu tercih edeceğini seçerken bile almaya başlıyoruz. Veronika bu ölüm denemesinin başarısızlık ile sonuçlanmasından korkuyor ve yüksek bir binanın en üst katından atlar ise amacına kesinlikle ulaşacağını düşünüyor. Ama ailesinin kendisini kafatası parçalanmış bir şekilde görmemesi ve daha çok üzülmemeleri için bu yolu seçmiyor. Sadece bu seçimine bakarak bile Veronika'nın hayatını başkaları tarafından beğenilmek, başkaları tarafından onaylanmak, başkalarını mutlu etmek için harcadığını ve bu nedenle hiç bir zaman hayatın kendisine ne verdiğini yada hayattan neler alabileceğini düşünmediğini yani hiçbir zaman 'kendisi' olamadığını söyleyebiliriz.

Ölümü tercih etmik mi korkaklıktır, yaşamaya devam etmek mi?
Veronika'ya göre ise ölümü tercih etmesinin nedeni ilk olarak yaşamındaki herşeyin hep aynı olmasına ve yaşı ilerledikçe herşeyin yokuş aşağı gideceğine, hastalıkların geleceğine, dostlarının birer birer öleceğine yani yaşamı uzatmanın ona bir şey kazandırmayacağına tam tersine bir çok şey kaybettireceğine, acı vereceğine dair içindeki güçlü inançtı. İkinci neden ise dünyada herşeyin yanlış olduğunu ve kendisinin bu yanlışlıkları düzeltebilecek gücü olmadığını, aciz olduğunu düşünmesiydi. Bu soruları hepimiz hayatımızda en az bir kere kendimize sormuşuzdur; yaşamanın bize vereceği birşey yok ise niçin yaşamaya devam ederiz ki? Kendimizi öldüremeyecek kadar korkak olduğumuz için mi? , Hayatı tüm olumsuzlukları ile birlikte taşıyabilecek kadar cesur olduğumuz için mi?

Veronika'ya göre insanların yaşamaya devam etmesinin tek nedeni kendini öldürecek kadar cesarete sahip olmamaları, o ise bu cesareti gösteriyor ve intihar ediyor. Yani belki de hayatında ilk kez diğer insanlar gibi olma kaygısını bir yana bırakarak, onlardan farklı bir şey yapıyor. Ama acaba bu intihar kararının altında hayatı boyunca kendi olamamış, hep başkalarının kriterlerine göre yaşamış yada onlara uymaya çalışmış bir insanın isyanımı yatıyor. Yani bu intihar kararı 'normal' olana, 'normal' kabul edilene karşı bir tepki mi?

Hayata geri dönüş...
Veronika, ölüme yatışının ardından herşeyin son bulacağını beklerken, gözlerini Vilette akıl hastanesinin yoğun bakımında tekrar hayata açar. Yaklaşık üç hafta makinelere bağlı olarak yaşadıktan sonra, diğer akıl hastalarının tedavi edildiği koğuşa alınır. Ama bundan önce, ölmeyi başaramadığını düşünerek üzüldüğü anlarda çok önemli bir şey öğrenir; doktoru aldığı ilaçlardan dolayı kalbinin zayıfladığını, kalbinin bir hafta içinde duracağını söyler.

Kim normal, kim anormal? Kim deli, kim akıllı?
Koğuşta geçirdiği ilk gecesinde kahramanımız ilk olarak Zedka adında başka bir akıl hastası kadınla tanışır. Zedka ona deli olmanın ne demek olduğunu öğretir. Deli olmak; sadece başkalarından farklı olmaktır. Bunu ise bir öykü ile anlatır Zedka; 'Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içmiş olduğu suyu içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulurlar, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki; gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz. Ve öyle yaparlar: Kral ve kraliçe cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur tekrar hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölüme dek ülkesini yönetebilmiştir.' Aynı kuyunun suyunu içmiş olan herkes kendini normal sanar, kendileri gibi olmayanı ise deli ilan ederler.

Deli olmanın dayanılmaz hafifliği...
Veronika ölümün kendisini bulmasının beklemektense, tekrar kendini öldürmeye karar verir. Zedka, hastahanede kendilerine Kardeşlik Çemberi adını veren bir grup insanın olduğunu, bu gruba üye olan hastaların istedikleri zaman buradan taburcu olup evlerine dönebileceklerini, ama onların bu hastahanede kalmayı tercih ettiklerini anlatır. Bu hastalar haftada bir gün hastahaneden çıkabildikleri için, eğer onlarla iletişim kurar ise ona intihar etmesi için ilaçlar temin edebilirler.

Kardeşlik Çemberi'nin özelliği şudur; bu kadın ve erkekler evlerine gidebilcekleri halde, akıl hastahanesinde kalmayı tercih edenlerdir. Müfettişler geldiğinde ise eve gitmemek için deli taklidi yaparlar. Burası akıl hastahanesi olduğundan onlar içeride oldukları sürece istediklerini söyleme, istediklerini yapma hakkına sahiptirler, eleştirilmezler yada cezalandırılmazlar. Yani bu insanlar dışarıda normal gibi davranmaya çalışıp, toplumun kuralları ile kısıtlanmaktansa, anormal olarak anılmayı kabul edip özgür olmayı, kendi olmayı tercih edenlerdir. Peki normal olmak, ya da olmaya çalışmak insana özgürlüğü mü verir, yoksa özgürlüğünü sonsuza dek elinden mi alır?

Sorgulanan geçmiş...
Veronika, akıl hastahanesindeki koğuşunda kalbini duracağı günü beklerken, intihar etmiş olmanın belki de doğru bir karar olmadığını düşünmeye başlar. Ve o güne kadar ki hayatını sorgulamaya başlar.

'O hapları aldığımda nefret ettiğim birini öldürmeye çalışıyordum. İçimde başka, sevebileceğim Veronikalar olduğunu bilmiyordum.' der Veronika. Peki 'İnsan niye kendinden nefret eder? ' Bu soruya da yanıtı ironiktir; 'Korkaklık belki de. Ya da hiç yakanı bırakmayan yanılmak korkusu, başkalarının senden beklediklerini gerçekleştirememek korkusu.' Veronika, haftalarca, belki de aylarca düşünerek aldığı intihar kararını bile aslında başkaları nedeniyle aldığını farkeder.

Tanıdığı tüm insanlar onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürdü; gençti, güzeldi, başarılıydı, kalabalık bir yere gittiğinde herkes dönüp ona bakardı. Herkes onu başına buyruk, iradeli, kararlı, güçlü biri olarak tanırdı. Ama onun kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmak bütün enerjisini tüketmişti artık. Kendi kendisi olmak için hiç enerjisi yoktu.

Ölümdür Yaşamı Anlamlı Kılan...
Ve Veronika ölümüne sadece 24 saatinin kaldığını öğrendiğinde sadece iki dilekte bulunur doktorundan; 'Bana öyle bir ilaç verin ki uykum gelmesin ve yaşamımın geri kalanının her anını yaşayabileyim. Çok yorgunum, ama uyumak istemiyorum. Yapacağım çok şey var, hayatın sonsuza dek süreceğine sandığım günlerde hep ertelediğim şeyler bunlar, sonra, hayatın yaşanmaya değmeyeceğine inanmaya başladığımda da unuttuğum.' İkinci isteği ise şudur; 'Buradan çıkmak, dışarıda ölmek istiyorum.... Mantosuz sokağa çıkıp karda yürümek istiyorum, çok üşümenin nasıl bir duygu olduğunu öğreneyim, değil mi? Hayatım boyunca hep sıkı sıkı giyinmişm, soğuk alma korkusuyla....Yüzümde yağmuru hissedeyim, hoşuma giden bir erkeğe gülümseyeyim, bir kahve ısmarlamak isteyen herkesin önerisini kabul edeyim istiyorum. Sonra annemi öpmek, ona sevdiğimi söylemek, duygularımı açık etmeye utanmaksızın dizinin dibinde ağlamak... Duygular hep vardı, ama hep gizlenmek zorundaydı... Kendimi bir erkeğe gerçekten vermek istiyorum, sonrada yaşadığım kente, hayata ve en son da ölüme'

Veronika ölümle burun buruna geldiği anda, hayatın gerçek anlamının ne olduğunu farkeder; aslında hiç yaşamadığını, sadece yaşıyormuş gibi yaptığını görür. Kitabın bundan sonrasında ve özellikle sonunda ise olaylar hiç beklenmedik bir şekilde devam ediyor.

Belki de ölümle hiç yüz yüze gelmediği için yaşamını sorgulamamış olan bizlere, bize sadece bir kere verilen bir şansı nasıl boş yere harcadığımızı gösteren bir roman.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 582
favori
like
share
Sylar Tarih: 27.04.2009 14:52
Okumuştum kitabı.

Gerçeği sonuna kadar saklanıyordu diye aklımda.
Sıradan olmayan ama sıradan bir konusu var...