Dilsel eylem, sesten önce bellekte açığa çıkar ve konuşma yetisini biçimlendirir. Bu biçim, önceki yaşantıların, inanç ve düşüncelerin bir örüntüsüdür. Bellekte açığa çıkan kavramların yorumlanma sürecinde, oldukça etkili olan bu örüntü, bireysel farkındalıkla birlikte toplumsal belleği de etkiler, yönlendirir. Bu yapı, doğal bir süreç içinde gerçekleşirse kitlesel belleği güçlendirir. Düşünsel sürecin temeli olan dil, kültürel yapının da yönlendiricisidir. Bu yön verme sürecinde taşıdığı yükten etkilenir, etkilenmesi doğaldır. Buna karşın kendine özgü, işlek ve olgun bir dili varken bir toplumu, sırf dini öğretilerin gereğidir diye başka bir dilde düşünmeye ve yazın üretmeye zorlamak, özgür düşünce ve iradenin engellenmesidir.
Soyut kavramların bellekte işlenmesi; ancak bu kavramların kendi dilimizde sese dönüşmesi ile olanaklıdır. Bugün kullandığımız demokrasi, laiklik, siyaset, sendika, cumhuriyet gibi kavramların yabancı dillerdeki seslendirilişlerinin kullanılması sonucu, toplumsal yaşamın bu önemli öğelerinin yeterince gelişmemesi, özgür düşüncenin bireysel ve toplumsal belleğe yansımasını engellemiştir. Soyut kavramlardan oluşan edebiyat ve diğer sanatsal etkinlikler de bu durumdan payını almıştır.
Tarihsel süreçten yola çıkarak, dilde özgür iradenin ve kendi dilinde eser üretebilme özgürlüğünün, egemen kültür ve yönetme erkini bulunduranlarca nasıl engellendiğini, Türkçe ve Türk edebiyatının dönemleri içerisinde ele almak isterim.
Türk yazı dilinin bilinen en eski örnekleri olan 5-6. yüzyıla ait Yenisey ( Yeniçay) yazıtları ve 8. yüzyıla ait Orhun anıtlarında yer alan metinlerde oldukça işlek ve olgun bir Türkçe ile karşılaşıyoruz. Soyut pek çok kavram, Türkçe’nin kendine özgü anlatımı ve sözcük varlığı ile işlenmiştir. Bu ve benzeri dönem yazınları, Türk dilinde eser verebilme özgürlüğünün yaşandığı tarihsel belgelerdir.
Toplumun inançları, gelenek ve görenekleri dilini etkiler. Bu doğal bir süreçtir. Türk dilinin ve kültürünün yabancı dillerin etkisine girme süreci, dinsel öğretilerin kültürel yapı üzerindeki etkisiyle aynı çizgidedir. Türkçe için ilk tehlike Hint kaynaklıdır. Hindistan’dan gelen Budizm öğretisi, Türkler arasında pek az ilgi görmüş, dolayısıyla bu öğretinin Türk dili ve Türk kültürü üzerindeki etkisi de pek az olmuştur.
Budizm’den sonra, Türkler arasında dini bir öğreti olarak yayılan İslamiyet’le birlikte, yıkıcı ve ezici Arap kültürü ve bu kültürün Türk dili ve kültürü üzerindeki etkisi yüzyıllarca sürmüştür, eski ölçüsünde olmasa da hala sürmektedir. “Kaşgarlı Mahmut’un Divân û Lügâti’t Türk adlı eserinde anlattığı ve bazı İslam tarihçilerinin de belirttiğine göre; bu dönemde Türklerin tapıncakları yıkılmış, bilginleri öldürülmüş ve kitapları yakılmıştır. İslamiyet’e de pek büyük hizmetler yapmış olan Ofşin, Türkçe bir kitap okuduğu için öldürülmüştür.” (Atalay, Besim, Divân û Lügâti’t Türk Tercümesi, Cilt I. TDK yay. sf. xxxıv) Bütün bu yaşlananlar, özgür iradenin egemen-dayatmacı kültür tarafından yok edildiğinin tarihi izlerini sunmaktadır.
Türkler arasında, İslam kültürünün gittikçe güçlenen bir biçimde yayılması ve yeni yazı dilinin kabul edilmesi ile birlikte yazı dili birliği de parçalanmıştır. Böyle bir dönemde Arapça ve Farsça unsurlar Türk dilini ele geçirmeye başlamıştır. Aslında Hint-Avrupa dil ailesinden olan Farsça’nın Sözcük varlığının büyük bir bölümü Hami-Sami dil ailesinden olan Arapça’dır. Türklere, İslamiyet, Farsça üzerinden aktarılmıştır, bu durum da Farsça’nın da Türkler arasında yayılmasına yol açmıştır. Bir dili, diğer dillerden ayıran kendine özgü kuralları vardır. Dilde pek çok yabancı sözcük bulunması, o dilin yok olduğunu göstermez, yani dil=sözcük değildir. Buna karşın bir toplumun, adıyla anılan bir dili varken, resmi dilinin Farsça; bilim ve yazın dilinin Arapça olması anlaşılabilir bir durum değildir, ne üzücü ki Selçuklular’da bu yapı aynen böyledir.
Osmanlıca’da Arapça ve Farsça unsurlar, sözcük ve tamlamalar biçiminde Türk dilini tamamen sarmış, ad türünden sözcük ve tamlamalar Arapça ve Farsça’dan alınmıştır. Böylece eylemler ve tümce yapısı dışında bütün sözcük bölükleri sözü edilen dillerdeki biçimleriyle kullanılmıştır.

“ Bu devre( Osmanlıca), Türkçe’nin yabancı unsurlar tarafından tam manası ile istila edildiği, Türkçe’yi Arapça ve Farsça unsurların son haddine kadar sardığı devredir. (Ergin, Muharrem, Türk Dil Bilgisi, Bayrak yay. 1999 İst.)

“Her okuyan Arap gibi okumaya, Fars gibi söylemeye çalıştı. Osmanoğulları bu işe hiç el sürmediler. Bunlar Türk’ü unuttukları gibi Türkçe’yi de unuttular. (Atalay, Besim, Divân û Lügâti’t Türk Tercümesi, Cilt I. TDK yay. sf xxxıv)

Tanzimatla başlayan yönetim ve devlet yapısındaki batılılaşma, yazınsal ürünlerde de kendini gösterdi. Roman ve eleştiri gibi yeni türler yazınımıza girdi. Bu, çiçeği burnunda türler de yerleşik kültürden etkilenerek Arapça ve Farsça’nın etkisi altında kaldı. Zaten saray ve çevresinin tekelinde olan edebiyat, toplumdan iyice uzaklaştı. Böylece, edebiyatın toplumu yönlendirme işlevi ortadan kalktı, dilinin sanatsal gücünden uzaklaşan toplum, dilinde özgürce düşünmekten ve düşündüklerini seslendirmekten yoksun kaldı. Tanzimat, tiyatro sahnelerinde Ermeni rüzgarının estiği bir dönemdir. Gedikpaşa’daki Osmanlı tiyatrosu yıkılmasından sonra II. Abdülhamit tarafından yaktırılmıştır. Bu olaydan bir süre sonra Bursa’da açılan sahnede de sanatsal ve düşünsel değer taşıyan oyunların oynanması yine sözü geçen hükümdar tarafından yasaklanmış, tiyatro sahneleri Ermeni sanatçıların egemenliğine girmiştir. Böylece Türk seyircisi tuluadlarda iyi konuşulan Türkçe’den yoksun bırakılmıştır.
Osmanlıca’nın kusursuz bir dil olduğu düşüncesi, Servet-i Fünûn akımının da Osmanlaca’ya sıkı sıkıya bağlanmasına neden olmuştur. Eş dönemde Fransız Parnasiyenler, Fransızca’nın unutulan sözcüklerini yeniden Fransızca’ya kazandırmaya çalışırken Servet-i Fünûn dergisi yazarları Arapça ve Farsça’nın unutulan sözcüklerini, tozlu raflar arasındaki sözlüklerden bularak Türkçe’ye “kazandırmaya” çalışmışlardır. Bu, Türk diline yapılan ve yüzyıllarca süren bir ihanetin en somut verilerindendir. Burada amacım, ihanetin bütün yükünü Servet-i Fünûn dergisi yazarlarına yüklemek değildir. İslamiyet’in kabulünden sonra gelen Araplaşmayı, Türk diline dayatan Divan ve Tasavvuf edebiyatı yazarlarına, resmi dil, edebiyat dili olarak Farsça ve Arapça’yı kabul eden Selçuklular ve Türkçe’yi sözü geçen dillerin sözcük örüntüsü biçimine sokarak “ Osmanlıca” diye bir dil yaratan Osmanlı’yı da bu ihanetin başarılı aktörleri olarak görmekteyim.
Fikret’in Rubâb- Şîkeste, Kırık Saz, Balıkçılar, Halûk’un Defteri; H. Ziya Uşaklıgil’in Maî ve Siyâh, Aşk-ı Memnû, Sefile, Nemîde gibi eserlerini başucumda görenler beni derin bir çelişkiyle suçlayabilirler. Sözünü ettiğim şiirler ve romanları her okuyuşumda ayrı bir tat alırım. Gerçekçilik ve duyguculuk (romantizm ve realizm) üzerine inceleme yapmak istediğimde H. Ziya Uşaklıgil’in “Hikâye” adlı eseri bana olanca ufuklar açar, yol gösterir. Yine Fikret’in şiirindeki duygusal yoğunluğun mükemmelliğini ve kusursuz anlatımını, ezgisini saymadan geçemem. İşte dil, ah o dil! Anlaşılması güç, Türkçe’den uzak, Arapça ve Farsça’dan kurulu, bazı yerlerinde Türkçe eylemler geçen; ama Türkçe’den başka bir dil! İşte Fikret’in şiirindeki tek büyük hata; ama en büyük hata! Halûk, İskoçya’ya giderken: (Halûk’un Veda’ı)
Dolu peygule-i temeddününe,
Bense nâzende Bosforun köhne,
Köhne, avâre, bi-haber, bi-zâr
Belki cennet kadar tarâvet-dâr
Fakat âlûde-yi kelâl u kesel
Servet-i Fünûn şiiri böyleyken düzyazısı nasıldı. Halit Ziya Uşaklıgil’in düzyazısını bağlı bulunduğu akımın bu türdeki temel yapısı olarak görebiliriz. Bu yazı dili ve Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamalarla yüklü Osmanlıca’dır. Uşaklıgil, “Hikâye” adlı eserinde duyguculuktan ( romantizmden) söz ederken:

“ Hayaliyyûn da hakikiyyûn gibi hikâyelerine zemin olarak birer esâs-ı hikemi ittihâz ederler ve bu esâsı tevsî ederek bir netice-i tabiyye çıkarırlar.”

Servet-i Fünûn’dan sonra kendini gösteren Fecr-i Âti, Batıyla daha sıkı ilişkiler içine girmeye başlamış, edebiyat çevrelerince dile yeni bir şey getirmemekle suçlanan dönem yazarları da Arapça ve Farsça’nın etkisinde yazınsal ürünler oluşturmaya devam etmişlerdir.
1911-1923 yılları arasında kendini gösteren Milli Edebiyat akımının dilde öze dönüş çabalarına en büyük darbe, bu dönemde siyasi bütünlüğü sağlamak için İslamcılık politikasını güden II. Abdülhamit yönetiminden gelmiştir. İkdam gazetesinde “ Osmanlı” adı eksik bulunarak başlığın altına “ Türk Gazete” diye yazılması “ Osmanlıca-Türkçe” tartışmalarını başlatmış; ancak kısa bir süre sonra, hükümet dil tartılmalarını yasaklamıştır. Bu dönemde Genç Kalemler dergisi “Yeni Lisan” düşüncesini gerçekleştirmek için, Arapça ve Farsça dilbilgisi kurallarının kullanılmaması, bu dillerdeki tamlamaları Türkçe’den çıkarılması, Arapça sözcüklerin asıllarına göre değil, Türkçe’deki kullanılışlarına göre değerlendirilmesi ve bu kelimelerin söylendiği gibi yazılması, konuşmada İstanbul diyeleğinin esas alınmasını kararlaştırmışlardır. Genç kalemler dergisinin yapmış olduğu bu çalışmalar, dilde özleşme adına atılmış önemli adımlardır.

Saray ve çevresinde gelişen Divan edebiyatı ve bir İslam mistizmi olan Tasavvuf düşüncesinin anlatıldığı Tasavvuf edebiyatında, Arapça ve Farsça sözcüklerle örülü ağır bir dil kullanılırken halkın dili ve edebiyatı nasıldı?
İstanbul dışında yaşayan halk, saray ve çevresinin aksine oldukça arı bir Türkçe ile konuşmakta ve yazınsal ürünlerini de yine arı bir dille oluşturmaktaydı. Arapça, Farsça ve Aruz ölçüsünü bilmeyen saz aşıkları yine bu yönleriyle Divancılarca da aşağılanırken; hece ölçüsüyle, yarım uyaklı, öz diliyle şiirler yazmaktaydılar. Divancılar, padişahları öven kasideler yazıp bahşişler alırken; toplumsal yapıyı ve yönetimi özgür bir erkle eleştiren, yeren halk aşıkları cezalandırılmaktaydı.
Meşrutiyetin ilanından sonra Türkçecilik, Osmanlı aydınları arasında güçlendi; ancak Osmanlı adının ömrü, dilde öze dönme akımını görmeye yetmedi. 1929 yılında o zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olan İsmet İnönü’nün arı bir Türkçe’yle yaptığı açılış konuşmasından sonra kurultayda yeni bir Türkçe sözlük yapılmasına karar verilmiş ve Türk Dil Kurumu’nun kurulmasından sonra, Türk dilinin özüne dönüş süreci kurumsal bir yapı kazanmıştır.
Üçüncü bin yılın ilk yıllarını yaşıyoruz. Küreselleşme tehlikesinin tüm dilleri ve toplumları derinden etkilediği böyle bir dönemde, sermayeyi elinde tutan güçlerin dilinin, bilişim rüzgarıyla birlikte Türk dili üzerinde etkili olmasına karşın bugün “Türkçe altın çağını yaşamaktadır!” Bunu söyleme erkini kendimde bulurken dayanağım, ülkemizin resmi dilinin, eğitim dilinin, bilim dilinin, yazın dilinin Türkçe olmasıdır. Sokakları gezerken İngilizce, Fransızca işyeri isimlerini görünce; televizyon izlerken veya radyo dinlerken mankenden bozma sunucuların kullandıkları tümceleri duyarken, gazete ve dergileri okurken kullanılan Türkçe’yi görünce derinden sarsılmıyor değilim. Bütün bunlara karşın, Türkçe konuşma ve özgürce Türkçe düşünme çabamı ve umudumu kaybetmek istemem.

Gökhan YİĞİT
25.04.2007, Akköy/Didim

Kaynakça:

1. Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatı’nın Ana Çizgileri, İnkılap yay. 1982 İst.)
2. Atalay, Besim, Divân û Lügâti’t Türk Tercümesi, Cilt I. TDK yay.
3. Ergin, Muharrem, Türk Dil Bilgisi, Bayrak yay. 1999 İst.
4. Uşaklıgil, Halit Ziya, Hikâye ( Haz. Nur Gürani ASLAN), 1998 İst.
5. Bezirci, Asım, Tevfik Fikret, Haluk’un Defteri, Can yay.1984 İst.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 454
favori
like
share