1858 Arazi Kanunnamesi - Osmanlı Siyasal Ve Toplumsal Yapısı Üzerindeki Etkileri


1858 Arazi Kanunnamesi A. Cevdet Paşa başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanmış, modern anlamda teşekkül etmiş bir kanundur. Kanunnamenin düzenlediği saha miri arazi, yani devlete ait arazidir. Dolayısıyla 1858 Arazi Kanunnamesinin düzenlediği miri araziler hakkında “özel mülk” tabirini kullanmak, bu kanunla “devlet toprakları özel mülkiyete geçmiştir” demek doğru değildir. Böyle bir iddia ileri sürülüyorsa, bunun sağlam mesnedinin ortaya konması gerekir. “Devlet, bu kanunla özel mülkiyeti tanımıştır” ifadesi, arazi kanununda miri arazinin tanımında yer verilen “mülkiyeti devlete, tasarruf hakkı başkalarına ait arazi” şeklindeki arazi tanımıyla çelişiyor.
Türkiye’de arazi üzerine yapılan ne kadar çalışma varsa -Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık, Şevket Pamuk, Stefanos Yerasimos, Huricihan İslamoğlu ve Çağlar aaader’in çalışmaları dahil- hemen hepsi aynı şeyi iddia etmektedir. Bu araştırmacılara göre “Osmanlı bu kanunname ile özel mülkiyeti tanımıştır. Bu dönemde devlete ait olan topraklar özel şahısların eline geçmiş, mirî arazi sistemi gündemden çıkmış, yerine özel mülk ikame olmuştur.”
Kanunname arazi türlerini sayarken “mülk arazi, mirî arazi, mevatarazi, metruk arazi ve vakıf arazi” olmak üzere beş tane arazi türü sayıyor. Kanunnamede bu arazilerden sadece mirî arazinin düzenlendiği açıkça ifade ediliyor. Mülk arazi ve diğer araziler bu kanunun kapsamı dışındadır. Osmanlı’da devlete ait miri araziler dışında özel mülk kapsamında araziler var. Yani herkesin her yönüyle kendi şahsi tasarrufu altında olan arazisi, mülkü var. Bunlar mirî arazinin dışında kalan yerler. Kanunnamede, özel mülk olan bu yerlere dair herhangi bir düzenleme yok.
Osmanlı Devleti’nin mirî arazi kavramı içerisine soktuğu yerler özel mülkiyet çerçevesinde düşünülemez. Devlet mirî arazi için baştan beri ayrı kanunnameler çıkarmış, bu yerlerin mülkiyetini devlette bırakıp sadece tasarruf hakkıını kişilere devretmiştir. Devlet, bu uygulamayla, yani toprağın mülkiyetini elinde tutmakla çeşitli suiistimallerin -mesela kendisine karşı güç oluşumunun- önüne geçmek istemiştir.
Devletin mirî arazi üzerinde tasarruf hakkını devretmesi, klasik dönemde Arazi Kanunnamesi’nin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren farklılık arz edebilir. Klasik dönemde mirî arazinin hem malî yönü var, devlet buradan vergi alıyor. Hem ziraî yönü var, köylüler bu arazileri ekip biçiyor. Hem de askerî yönü var, devlet araziyi sipahilere veriyor, onlar da hem kendi, hem de bakmakla yükümlü oldukları askerlerin geçimlerini sağlıyor.
Burada vurgulanması gereken bir nokta da tımar sistemi ile mirî arazi sisteminin eşdeğer olmadığıdır. Mirî arazi tımarı içerir, ama tımardan daha geniş bir uygulamaya sahiptir. Mirî arazi tımar sistemi dışında da kullanılmıştır. Devlet kendisine belli şekilde hizmet edenlere, kale ve sınır boylarında muhafaza görevi yapanlara, imam, rahip gibi görevlilere belli toprakların tasarrufunu veriyor. Ama mülkiyet yine devlette kalıyor. Yani tımar, mirî arazinin içindedir, ama tümüyle eşdeğer değildir. Mirî arazinin yaklaşık %70’inin askeri amaçlı kullanıldığı, yani tımar sistemine dâhil olduğu söylenebilir. Ayrıca mirî arazinin, mülk araziyle kıyaslandığında çok daha geniş olduğu görülüyor. Zira fethedilen topraklar doğrudan devlet mülkiyetine geçiyordu.
Öşrî ve haracî arazi mülk toprakları ifade eder. Öşrî topraklar Müslümanların mülkiyetinde, haracî topraklar ise gayrimüslimlerin mülkiyetinde olan topraklardır. Bunlar daha ziyade şehir ve kasaba merkezlerindeki arsalar ile şehir ve kasabaların etrafındaki yaklaşık yarımşar dönümlük yerlerdir. Yani özel mülkiyette olan arazi sınırlıdır.
Mirî arazi, askerî amaçlı kullanım ortadan kalkınca sanki fonksiyonel olmaktan çıkmış gibi düşünülüyor. Ateşli silahlara sahip ordu ortaya çıkınca, ister istemez tımarın askerî fonksiyonu sona ermiştir. Burada bir bozulmadan söz etmek doğru değil. Tam tersine devlet gelişmelere ayak uydurmuş ve mirî arazi uygulamasını askeri amaçlar dışında devam ettirmiştir. Bozulan bir şey yok. Sadece merkezî devletin gücünü kaybetmesi neticesinde bir kısım mütegallibe bu toprakları belli bir dönem suiistimalle kendi mülkü gibi kullanmış, çiftçiler üzerinde birtakım yükümlülükler koyarak onları hukuk dışı tasarruflarla kullanmıştır. Fakat bu uzun sürmemiş ve devlet el konulan arazileri geri almıştır. 1830’larda yeniden arazi tahrirleri yapılarak hangi arazilerin mülk arazi, hangilerinin mirî arazi olduğu tekrar tanzim edilmiştir. Bu tanzimden sonra mirî arazilerin tasarruf hakkı halka dağıtılmaya başlanıyor. İşte 1858 Arazi Kanunnamesi bu dağıtımın nasıl yapılacağını bir düzene bağlamıştır.
Konu ile ilgili literatürde tımarın ortadan kaldırıldığı ifade edilmektedir. Hâlbuki tımarın resmen kaldırıldığına dair hiçbir ferman tespit edilememiştir. Askerî amacı ortadan kalksa da devlet tımarı resmen kaldırmamıştır, sadece askerî fonksiyonu ortadan kalktığı için artık işlevsel değildir.
Yine bu konu hakkındaki bazı çalışmalarda kanunnamenin çok olumsuz sonuçlar doğurabilme ihtimalinden söz edilmektedir. Mesela Bernard Lewis, “Allah’tan kanun uygulanmadı, yoksa çok kötü sonuçlar doğuracak bir kanundu” tarzı ifadeler kullanıyor. Ama ne tür kötü sonuçlar doğuracağından bahsetmiyor. Ömer Lütfi Barkan, kanunnamenin olumsuz sonuçlar doğurduğunu; Stefanos Yerasimos ise, kanunnamenin birtakım ilişkileri görmezden geldiğini söylüyor. Şevket Pamuk ve Huricihan İslamoğlu’na göre ise kanunname tutarsız, birbiriyle çelişkili hükümler taşıyan, istenilen amacı gerçekleştiremeyen, Osmanlı Devleti açısından devlet arazilerinin özel mülkiyete dönüşmesine yol açan bir kanundur. İlber Ortaylı da benzer şeyler söylüyor. Ayrıca özellikle kız-erkek arasında eşit taksimi öngördüğü için laikleşmeyi getirdiğini de söylüyor.
Bence kanunname kanun tekniği açısından mükemmel sayılabilir ve hiçbir hükmü birbiriyle çelişmez. Bunu görmek için, kanunnameyi Tapu Nizamnamesiyle birlikte okumak gerekir. Çünkü Tapu Nizamnamesi bu kanunun pratikte nasıl uygulanacağını gösteriyor. Bu nizamnameyi de A. Cevdet Paşa hazırlamıştır.
Uygulamaya bakacak olursak, devlet, mülkiyetini elinde bulundurduğu toprakları halka dağıtırken belli bir bedel alıyor. Yani toprağı teslim alanlar adeta kiracı konumundadır. Kanunnamede ‘devlet, toprağı tapusuyla satar’ deniyor. Buradaki tapu, araziyi kullanma karşılığı devlete ödenen bedeldir. Devlet ellerinde belge olsun diye para ödendiğine dair tapu senedi veriyor. Buradaki tapu özel mülkü ifade eden bir belge değil. Sadece o şahsın, orada kiracı olduğunu ve toprağı teslim alırken devletin belirlediği miktarı ödediğini gösterir. Literatürde bu kadar yanlış yorum yapılmasına sebep olan şey, işte bu satış ve tapu kelimeleridir. Satış kelimesinden tıpkı özel mülkiyette olduğu gibi toprağın satışı anlaşılmaktadır. Hâlbuki satılan şey toprağın mülkiyeti değil, tasarruf hakkıdır. Bu iki şey hukuken birbirinden farklıdır. Bir şeyin mülkiyetini satmakla, tasarruf hakkını satmak farklı bir şeydir. Dolayısıyla literatürde denildiği şekilde mirî arazilerin özel mülke dönüşmesi kesinlikle mevzu bahis değildir. Özel mülkiyet, hukuken istediğimiz gibi tasarruf etme hakkı verir; özel mülke konu olan şey satılabilir, hibe edilebilir, vakfedilebilir. Hâlbuki mirî araziyle ilgili bu tür tasarruflar mümkün değildir.
1858’den sonra mirî arazi üzerindeki tasarruf hakları genişletiliyor. Devlet, toprak ekilip biçildiği sürece toprağa el koymuyor ve tasarruf hakkı doğrudan varislere intikal ediyor. Devlet askerî amaçlı kullanımı itibarıyla fonksiyonel olmaktan çıkan toprakların tasarruf haklarının varislere intikalini kabul ediyor. Bu devlet için olumlu bir durum. Yetiştirilen ürünlerden vergi alan devlet için toprağın ekilip biçilmesi olumlu ve arzu edilen bir şey. Devlet artık askerî amaçlı kullanılmayan toprakları bu şekilde ekilir bir hale getirmiş. Ama hiçbir şekilde özel mülkiyet söz konusu değil. Topraklar satılamaz, hibe edilemez ve vakfedilemez. Sadece tasarruf hakkı bedelli ya da bedelsiz olarak ferağ edilebilir, yani devredilebilir.
Şayet literatürde iddia edildiği gibi devlet mirî arazileri özel mülke dönüştürmek isteseydi, mirî toprakları özel mülke geçirmek isteyen devlet, bu işi çok basit bir düzenlemeyle, sadece “Mirî arazide Şer‘î hukuktaki özel mülk hükümleri geçerlidir” demek suretiyle de gerçekleştirebilirdi. Oysa devlet bunu yapmıyor ve bir arazi kanunnamesi hazırlıyor. Dolayısıyla burada mirî arazinin özel mülke dönüştürüldüğünü iddia edenlere sorulması gereken soru şudur: Osmanlı mirî araziyi bu kanunla özel mülk haline dönüştürdüyse eğer, özel mülkü düzenleyen şer‘î hukuk varken devlet niye böyle ayrı bir kanuna ihtiyaç duydu? Daha açık ifade edecek olursak, İslam hukukunda özel mülke ilişkin düzenlemeler var iken bunları nazara almayıp mirî araziler için başka bir kanun yapıp onları özel mülk olarak tanzim etmek kanun tekniğine uymaz ve abesle iştigal anlamına gelir ki Osmanlı kanun koyucusu bu basit gerçeği bilemeyecek kadar cahil değildir.
Konu ile ilgili literatürde ileri sürülen görüşlerden biri de şöyledir: Kanunname, Batı etkisiyle yani dış baskılar sonucu ortaya çıkmıştır. Bu iddia da, ciddi yanlışlıklar barındırıyor. Her şeyden önce bu kanunda mirî araziyle ilgili farklı olanın ne olduğuna bakmak gerekir. Önceki dönemdeki askerî yapı, yani tımar, zeamet ve has burada yok. Devlet ihtiyacı olanlara araziyi dağıtmak düşüncesinde ve bu kanunnameyle bu dağıtımın nasıl yapılacağını düzenliyor. Devlet bunu aynı zamanda önceki dönemlerdeki suiistimalleri önlemeye yönelik olarak da yapıyor.
Arazi Kanunnamesi hakkındaki çalışmalarda ileri sürülen bir görüş de, kanunnamenin uygulanmamış olmasıdır. Bunu Barkan da, İnalcık da, Yerasimos da söylüyor. Halbuki uygulamaya baktığımızda mahkemelerin sürekli bu kanuna atıf yaptıkları ve ihtilafları bu kanuna göre çözdükleri görülmektedir. Böyle bir durumda, kanunnamenin uygulanmadığından söz edilebilir mi? Farklı bölgelere ait Şeriyye sicillerinde kanunnamenin uygulandığını gösteren yığınla karar vardır. Kanunnamenin uygulanmadığını söyleyenler, maalesef bu konuda herhangi bir delil gösteremiyorlar. Şeriyye sicillerinde yer alan kararlarda geçen kavramlara dikkat etmek gerekir. Mesela şer‘iye sicillerinde “mülk-i müfevvez” ve “mülk-i müştera” tabirleri var. İkisinde de mülk kelimesi var; ama ilki mirî araziyi, ikincisi özel mülkiyeti ifade eder. Yine belgelerde ve sicillerde mirî arsa tabiri geçiyor. Bu ifadede de “mirî” kelimesi kullanıldığı halde kastedilen mirî arazi değildir. Mirî arsa, ‘varis bırakmadan ölen kimsenin geride bıraktığı ve devlete kalan mülkü’ ifade eder. Kavramlardaki bu teknik farkları görmeden her şeyi tek düze ve her şey yalnızca tek bir statüye sahipmiş gibi değerlendirmek ortaya yukarıda saydığımız türden yanlışları çıkarıyor.
İnalcık’ın, kanunnamenin Bulgaristan’da uygulanmasıyla ilgili bir aaai var. Orada delil ileri sürmüyor mu?
Zannediyorum Bosna çiftlikatı hakkındaki nizamname ile Arazi Kanunnamesi birbirine karıştırılıyor. Uygulanmayan kanun Bosna Çiftlikatı hakkındaki nizamnamedir, Arazi Kanunnamesi değil. Bosna, Teselya ve Yanya gibi bazı bölge çiftlikleri için istisnaî nitelikte uygulamalar var. Bu bölgeler Arazi Kanunnamesi’nin kapsamı dışındadır. Bosna’ya has özel nizamname uygulanmayınca, araziyle ilgili düzenlemeler hiç uygulamaya kavuşmamış gibi anlaşılıyor.
İnalcık aaainde Arazi Kanunnamesi’nin uygulanmadığına dair herhangi bir delil ortaya koymuyor. Ben Osmanlı devletinde altı ayrı bölgeye ait şer‘iye sicillerini taradım ve hepsinde kanunnamenin uygulandığına dair mahkeme kararları gördüm. Üstelik bu kararların, şer‘iye sicillerinin yaklaşık üçte birini oluşturduğu görülüyor. Aynı şey; Nizamiye mahkemesi kayıtlarında da görülüyor. Selanik’ten Suriye’ye kadar hepsinde Arazi Kanunnamesi’nin nasıl uygulandığı ve davaların nasıl çözümlendiği görülüyor. Dolayısıyla Arazi Kanunnamesinin uygulanmadığını söylemenin gerçekle ilgisi yok.
Bugünkü anlamda bir satış örneği yok mu?
Satıştan ne kastedildiği önemli. Biraz önce de söylediğim gibi belgelerde mirî araziler için kullanılan satış kelimesi toprağın mülkiyetinin satışı değil tasarruf hakkının satışıdır yani, mirî arazinin kiralanmasıdır. Ancak devlet isterse özel şahıslara mirî araziyi mülk olarak verebilir. Ama bunun adı temliktir, tefviz değil. Kanunnamedeki satış ise tefvizdir. Barkan “kanunnamede arazi memurlarından bahsedilmesi hiçbir anlam ifade etmez, çünkü uygulamaya yansımamıştır” diyor. Hâlbuki mahkeme kayıtlarında arazi memurunun izni olmadığı için mirî arazinin devir işleminin hükümsüz olduğuna dair yığınla kararlar var.
Arazi Kanunnamesi’ne, devrin en önemli hukukçuları tarafından birçok şerh yazılmış. Şerhlerde Kanunnamenin diğer mevzuatla birlikte nasıl uygulandığı ve hangi durumlarda Arazi Kanunnamesi’nin, hangi durumlarda diğer mevzuatın uygulanacağı açıklanıyor. Yerasimos, Kanunname’nin, ortakçıları, toprak üzerinde tasarrufta bulunanları görmezden geldiğini söylüyor. Hâlbuki bu konular Mecelle hükümlerine -Mecelle öncesinde de fıkhî hükümlere- tabidir. Arazi Kanunnamesiyle ilgisi yoktur. Yani tasarruf hakkını devletten alan bir kişi araziyi bir başkasına kiralamışsa, bu akdin nasıl yapılacağı Mecelle’ye göre belirlenir. Aynı konuya Arazi Kanunnamesi’nin ayrıca yer vermesi hukuk tekniği açısından abesle iştigal olur. Şu kadarını söyleyeyim ki, Kanunname hakkında görüş ileri sürenler kanunun uygulanış tekniği ile ilgili olarak Kanunnamenin şerhlerine bakmamaktadırlar. Ama İngiliz konsoloslarının raporlarına atıf var. Asıl kaynak dururken, ikinci el kaynağa atıfla meseleyi ele almak gerçeği ne kadar yansıtabilir?
Daha önce ifade ettiğim gibi, Kanunnamenin çıkışında dış baskının tesiri olduğuna ilişkin bir iddia da bulunuyor. Hâlbuki böyle bir baskının ya da tesirin olduğuna ilişkin bir işaret görülmüyor. Daha sonraki dönemlerde İngiliz ve Fransızlar, yabancıların da tebaa gibi toprakta tasarruf hakkı edinebilmesini istiyorlar. Devlet bunu ilk etapta kabul etmiyor. 1867’de -yaklaşık on yıl sonra- yabancılara bu hak veriliyor. Kanunnamenin çıkışında yabancı tesiri olsaydı, bu hak Kanunnamenin ilk neşredildiği tarihte verilirdi. İddiaların aksine Kanunnamede tam tersi şöyle bir madde var: “Osmanlı tebaasına ait olan tasarruf hakkı, yabancı tebaa olan evladına geçmez”.
Kanunnamenin özel mülkiyeti getirdiğini söyleyenlerin bir kısmı, bunun iktidarın meşruiyetini sağlama amacına matuf olduğunu söylüyor. Hâlbuki böyle bir amacın olduğuna ilişkin hiçbir işaret yok. İktidarın meşruiyetini niye burada aradığı ya da devletin, özel mülkiyete geçme suretiyle nasıl bir meşruiyet sağladığı gibi soruların cevabı hiçbir şekilde verilmiyor.
1812’den 1839’a kadar devlet, mirî araziyi illegal yollardan ele geçirenlerden tamamen geri almıştır. Bazen bedel ödeyerek de olsa tüm mirî araziyi geri almıştır. Sonra araziyi ekip biçme hakkını halka devretmiştir. Bunu yaparken ayanların halkı bu topraklar üzerinde çalıştırıp haksız kazanç elde etmelerine engel olunmak istenmiştir. Devlet mülkiyeti elinde tutmakla da istediği zaman bilâ-bedel toprağa el koyma hakkını saklı tutmuştur.
Şer‘iye sicillerine bakıldığında, özellikle Güneydoğu Anadolu’da davacı veya davalıdan birinin çoğunlukla Ağa olduğu görülüyor. Yani halkın ağalara karşı dava açtığı görülüyor. Kanunname siyasî açıdan toprakta çalışan köylüyle ağa arasındaki ilişkilerde önemli bir etkiye sahiptir. Ayrıca devlet toprak kaybettikçe Kırım’dan, Balkanlardan ve diğer bölgelerden merkeze gelen göçler var. Bunların iskân edilmesi önemli bir mesele oluşturuyor. Bu göçmenlere toprak da, bu kanunnameyle dağıtılıyor.
Kanunname Fas, Cezayir gibi bölgelerde de uygulandı mı?
Kanunname sadece mirî araziyi düzenlediği için, mirî arazi olan bölgelerde uygulanıyor. Arap yarımadası, Irak, Fas, Tunus, Cezayir, Trablusgarp’ta mirî arazi olmadığı için Kanunname’nin uygulanması da söz konusu değildir.
Arazinin mirî olup olmamasını belirleyen şey nedir?
Devlet fethettiği yerdeki bir kısım araziyi Müslümanlara mülk olarak veriyor. Bu öşrî arazidir. Bir kısım araziyi ise yine mülk olarak gayrimüslimlere veriyor, bu ise haracî arazidir. Bunların dışında kalan çoğunluk ise mülkiyeti devlete ait olan mirî arazidir. Yani fethedilen yerlerde devletin başkalarına temlik etmediği yerler mirî arazidir. Arazi Kanunnamesi’nde, “mirî arazinin borç ödemeyeceği” hükmü vardır. Yani alacaklı, alacağını borçludan tahsil edemeyince borçlunun tasarrufunda bulunan mirî araziye el koyamazdı. Bu kuralın ilk istisnası 1869’da devlet alacakları için getiriliyor. Yani devlet, mirî arazide tasarruf hakkı bulunan kimseden bu hakkı alıp ihaleyle bir başkasına devrederek alacağını tahsil eder. Yaklaşık 20 sene sonra özel şahıslar için de aynı uygulamaya geçilmiştir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus bu uygulamalarda devletin hiçbir zaman toprağın mülkiyet hakkını kaybetmemesidir.
Mirî arazideki tasarruf hakkı mirasçılara eşit olarak geçer. Taksim mümkünse ve arazi memurunun izni varsa kız-erkek tüm mirasçılara eşit olarak taksim edilir. İlber Ortaylı bu hükümden hareketle İslam miras hukukunun terk edildiği, laikleşmeye bir geçiş olduğunu söylüyor. Hâlbuki mirî arazi hiçbir zaman İslam miras hukuku kaidelerine tabi tutulmamıştır. Başından beri ayrı intikal hükümleri uygulanmıştır. İslam’ın mirasla ilgili hükümleri özel mülklerde uygulanmıştır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 4097
favori
like
share