“Hayırların en büyüğü İslâm’ım tervicine çalışmaktır”

Bismillâhirrahmânirrahîm, elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn ve’s-Salâtü ve’s-Selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve ashâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehli beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi biadedi külli şey’in fi’ddünyâ ve’l-âhireti ve kezâlik.

Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Estağfirullah el-Azim el-Kerim er-Rahim ellezi lâ ilâhe illâ Hû el-Hayyu’l-Kayyumu ve etûbu ileyh.

Yâ Rabbi, şeriat bilgisindeki noksanlıklarımız için estağfirullah! Ameldeki noksanlıklarımız için estağfirullah! Rasûlullah Efendimizin güzel ahlâklarına tabi olamayışlarımız için estağfirullah! Kulluğumuzu Sen’i hoşnut edecek vasıflarla yerine getiremediğimiz için estağfirullah yâ Rabbi! Estağfirullah Allah’ım!

Allah’ım! Kalplerimizi, Sen’in emirlerini duyduğu zaman rikkate gelecek gönüllerden kıl. Bizleri, emirlerine itaat edecek kuvveti kendinde bulan, haram kıldıklarından şiddetle yüzünü çeviren, bütün ömrünü Sen’in için vakfeden bahtiyar kulların arasına kat Allah’ım!

Sen’den ümit kesilmez Allah’ım. Her taraftan öbek öbek günah ve isyan yükselirken sana açılan ellerimizi boş çevirme, bizleri yalnız bırakma Allah’ım!

Allah’ım! Habîb’inin ümmeti, amelde noksan da olsa, kullukta zayıf da olsa, sevgiden uzak da olsa, iman etmekle kendine kul ve Habîb-i Kibriya Efendimize ümmet kıldın. Bizlere, Habîb’inin ümmeti olma vasfıyla sahip çık Yâ Rabbi!

Şu zamanın fitnesinden, küfür karanlığının çirkinliğinden, nefislerimizin harama meyletmesinden bizi ve bütün ümmet-i Muhammed’i muhafaza eyle Yâ Rabbi! Sana ve Habîb’ine itaat edenlerin garip karşılandığı, İslâm’ın ve Müslümanlığın izzetten zillete çekildiği, mü’minler olarak, değil Sen’in dinine, kendimize bile yardıma güç yetiremediğimiz şu zamanda sahibimiz Sen ol Yâ Rabbi!

Es-Salâtü ve’s-Selâmü aleyke yâ Rasûlallah Es-Salâtü ve’s-Selâmü aleyke yâ Habîballah, Es-Salâtü ve’s-Selâmü aleyke yâ Seyyide’l-Evvelîne ve’l-Âhirîn ve’l-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

* * *

Mevlânâ Muhammed Kılıç Muvaffak, mektubunda yazdığına göre: İlim talebelerine ve sofiye ye verilmek üzere bir miktar harçlık göndermiştir. İlim taliplerini sofiyyeden önce zikretmiş ki, yani ilim talim edenleri nefis terbiyesiyle meşgul olanlardan önce zikretmiş ki, himmet nazarında bu, cidden güzel olmuştur.

Zâhir bâtının unvanıdır, yani içerinin, dışarıya taşınan unvanıdır, hükmüne göre umarız ki, bu ulema cemaati için bâtında dahi bir öncelik olsun. Her kap içindekini sızdırır manası bu bapta pek güzeldir. İlim taliplerini öncelikle ele almak, şeriatın tervici demektir.

İlim sahiplerine zahirde önem verilmesindeki maksat, şeriatın yükselmesini ve revaç bulmasını istemek ve önemini idrak etmek manasına geliyor.

Zira onlar, Şeriat-ı Nebeviye’nin ve Millet-i Mustafaviye’nin kaimesi (ayakta tutucusu) hükmündedirler. Kimler? Rabbanî âlimler. İnsanlar, kıyamet günü, ancak şeriattan sorumlu olacaklardır; tasavvuftan değil. Buraya çok dikkat ediniz. Bu kitabın müellifi İmâm-ı Rabbânî hazretleri sekiz tarikattan icazetli bir mürşid-i kâmildir, müceddiddir. Zamanındaki binlerce insanı tasavvuf terbiyesi içinde irşat ediyor. Allah’a baş kaldıran hükümdarlara karşı hakkı savunuyor. Allah’ın yardımıyla Kur’an’ı ve hükümlerini kabul etmeyen zalim hükümdarları tahtından indiriyor elhamdülillah. Ve o diyor ki: ‘Yarın mahşer gününde insanlar kıyamet gününde ancak şeriattan sorumlu olacaklardır, tasavvuftan değil!’ Mesela şeriatın bir emri olan namazın ikame edilip edilmediği insanlara kabirde sorulacak ilk sualdir. Aklımıza şöyle bir soru gelebilir: ‘O zaman bizler niçin tasavvufla meşgul oluyoruz? Bu ifadenin anlamını iyi kavramak gerekir. Asıl olan şeriatın ikamesidir. Tasavvuf, şeriatı ikame noktasında yardımcı bir âmildir. Bizim bu yolumuzun vasfı, bir insanda şeriat ahlâkının kemale kavuşmasının elde ediliş yollarını göstermesidir.

Bir kimseyle Mübarek Efendimiz’in (k.s.) kalbi ülfet yolu açıldığı zaman yapmış olduğu ilk iş, haram olan şeylerden ahlâken ve kalben temizlenmesinin yollarını o kimseye göstermek olurdu. Tevbe edip ders alan kardeşlerimize söylediği şey şudur: ‘Bizim yolumuz Kur’an ve sünnet yoludur. Allah’ın haram kıldıklarından kaçınacak, helâl kıldıklarına tutunacaksın, Rasûlullah Efendimizin sünnetlerine iştiyakla ittiba edip bidatlerden uzaklaşacaksın…’

Cennete girmenin, cehennemden uzaklaşmanın başlıca sebebi, şeriat emrini yerine getirmeye dayanır. Namaz Allah’ın emridir; namazı kıl. Kumar haramdır; kumarı terk et. Nikâh helâldir, zina haramdır. Nikâha rağbet et, zinadan imtina et. İnsan bunlara dikkat etmek suretiyle cenneti kazanır, cehennemden halas olur. Tasavvuf da insanı işte şeriatın bu emirleriyle terbiye eder. Ancak emirlerin yerine getirilmesi, nehyedilenlerin ise terk edilmesi hususunda zorluk çeken nefisler, tasavvuf yolunun terbiye metoduyla zikredilen her iki maksada ulaştırılır.

Peygamberler, kâinatın en faziletlileri olarak, insanları ancak şer’i işlere davet etmişlerdir. Allah’u Teâlâ, onlara salât ve selâm eylesin. Kurtuluşun esasını onda bulmuşlardır. Bu büyüklerin gönderilmesindeki maksat şudur: Şer’î emirlerin (Allah’ın hükümlerinin) tebliği. İşte yukarıda anlatılan manadan anlaşılıyor ki: Hayırların en büyüğü şeriatın tervicine çalışmak ve onun hükümlerinin her birini ihya etmeye gayret etmektir.

Tasavvufu güzel anlamak lazım kardeşlerim. Rahmetli Üstadımız Abdullah Farukî hazretleri, sohbetlerinde bir meseleyi izah ederken konuştukları ya âyet-i kerime ya hadis-i şerif ya da bunlar çerçevesindeki açıklamalardan ibaret olurdu. Kerametvarî veya menakibvarî hiçbir şeye rağbet etmez ve sık sık “Bizim yolumuz menakıp nakletme yolu değildir.” derdi. Hz. Pîr Abdülkadir Gaylanî hazretlerinin eserleri ve İmâm-ı Rabbanî hazretlerinin elimizdeki bu Mektûbat-ı Rabbanî adlı eseri onun en ziyade yararlandığı kaynaklardandı.

* * *
Allah dostları, Allah’ın hükümlerini sevmeyi ve sevdirmeyi öğretmişlerdir. Şeriatın emirlerine tutunmayı emretmiştir. Haram işle muttasıf olan bir durum olduğu zaman öncelikle o haramı terk ettirmişler, haramın çirkinliği, karanlığı ve insanı saran habis kuvvetinden kurtulmasını gerekli görmüşlerdir ki ilâhî rahmet o kalbe girebilsin.

Allah dostları, Rasûl-i Kibriya Efendimizin varisleridir. Şeriatı muhafaza etmeyen, Rasûlullah Efendimiz gibi haramlardan kaçınmayan, Rasûlullah Efendimizin gösterdiği yolda onun emirlerine tutunmayan ona nasıl varis olur? İnsanları neye davet edecek?

Bilhassa şu zamanda ki; İslâmî esaslar yıkılmaya bırakılmıştır. Allah yolunda binlerce nakdi tutarda sadaka verilse şer’i meselelerden birini yerine getirme sevabına eşit olamaz…

Binler ve daha fazlası miktarınca verilecek bir sadaka, yıkılmakta olan Allah’ın bir hükmünü ihya etmekle elde edilecek nimete kavuşturmaz insanı. İçerde dinin hükümlerini yık, dışarıda sadaka ver. Sadaka veriyorum diye kendimizi kandırmayalım.

Şeriatın ikamesinde, onun hükümleri ile amel etmekte nefsin muhalefeti vardır. Zira şeriat, nefsin arzusu hilafına gelmiştir. Nefis Allah’ın emirlerine itaat etmek istemez. Halbuki, onun hükümlerini gereğince öğrenip, koruyup, yaşayıp, başkalarına aktardığın zaman sen nefsine muhalefet etmiş olursun. Onun hükmünü gevşek tuttuğun, onu çiğnediğin yerde bil ki nefsine uydun ona itaat ettin demektir. Hoşnutluğu, rızayı, Allah’ta değil de O’nun dışında kimde ararsan bil ki gittiğin yol yanlış ve bâtıldır.

Allah’ın hükmünü yaparsan itaat etmiş olursun, terk ettiğin zaman isyan etmiş olursun. Cenâb-ı Hakk’ın emirleri hafife alınmaz.
Ama mal sadakası vermekte bazen nefsin muvafakati da vardır. Yani Nefsin hoşuna da gidebilir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin kıyamet ahvalinden haber veren Sahîh-i Müslim’de rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’inde şöyle anlatılır:

"Kıyamet günü hesaba çekileceklerin ilki, savaşta öldürülen bir kimsedir. O, [hesap için ilâhî huzura] getirilir. Allah'u Teâlâ, ona dünyâda verdiği nimetleri hatırlatır; o da hepsini tanıyıp itiraf eder. Allah'u Teâlâ: "Onlarla ne yaptın?" diye sorar. Kul: "Senin yolunda savaştım, nihayet şehit düştüm."der. Allah'u Teâlâ: "Yalan söyledin. Sen benim rızam için değil, sana kahraman desinler diye savaştın; nitekim öyle de dendi."der ve sonra emredilir, yüzüstü sürünerek Cehennem'e atılır.

İlk hesaba çekileceklerden birisi de ilim öğrenen, onu başkalarına öğreten ve Kur'an okuyan kimsedir. Allah'u Teâlâ ona da verdiği nimetleri tek tek hatırlatır, o da hepsini kabul ve itiraf eder. Sonra: "O ilminle ne yaptın?" diye sorar. Kul: "Senin için ilim öğrendim, onu başkalarına öğrettim ve senin rızân için Kur'an okudum." diye cevap verir. O zaman Allah'u Teâlâ: "Yalan söyledin. Sen, sana, "âlim" densin diye ilim öğrendin, "iyi Kur'an okuyucudur" desinler diye Kur'an okudun. Nitekim öyle de dendi, der. Sonra emredilir, yüzüstü sürünerek Cehennem'e atılır.”

Seni yoktan yaratan Hz. Allah söylüyor. Saklamaya çalıştığın iç âlemini bilmez mi? Bilmez mi senin ilme ve amele niçin talip olduğunu? Elbette ki bilir.

Evet, şayet mal sadakası vermek, şeriatın teyidi ve milletin tervici için olursa, onun için pek yüksek derece vardır. Böyle bir niyetle verilen sadaka, sair işler için başka zamanlarda verilen binlerce sadaka yerine geçer.

Cenâb-ı Hakk Nisâ suresinde şöyle buyurur: “Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiç bir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfât vereceğiz.”

Burada şöyle bir soru sorulabilir: İlim talibi, nefsin elinde esirdir; bu hâli ile nasıl sofiye üzerine takdim edilir? (Onlardan önce sayılır) ki bu sofi, nefsin esaretinden kurtulmuştur.

Diyelim buradaki herkes sûfî olsa ancak Kur’ân’ı ve hükümlerini bilmese; aralarında da sûfî olmayıp hem hafız hem de Kur’ân’ı çok iyi bilen bir insan olsa, kim geçecek imamlığa, takvası çok iyi olanı mı, Kur’ân’ı çok iyi bilen ve okuyan mı? Rasûlullah Efendimiz buyuruyor ki: “Aranızda Kur’ân’ı en iyi bileni imam yapın.’ İşte aradığımız mana budur. Ancak tasavvuf terbiyesi gören bir sâlik için en ekmel ve onun için matlup olunan hâl, nefsini tezkiye gayretini şeriatın emir ve nehiylerinin iktizası hükmünce yerine getirmektir. Bu, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yolunda olmanın gereğidir. Zira şeriatı en iyi bilen ve muttakilerin imamı olan Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizdir.

Bu soruya cevap olarak şöyle derim: Bu soruyu soran, henüz sözün hakîkatini anlamamış, işin aslına muttali olamamıştır. Şöyle ki: İlim tâlibi, nefsin elinde esir düşmüşlüğü olmasına rağmen, yaratılmışların kurtuluşunun sebebidir. Çünkü şeriatın ilmi onların elindedir. Haram ve helâllerin ilmini onlar biliyorlar. İnsanları içine düştüğü haramlardan helâle gidiş yollarını insanlara gösterecek ilim de onlardadır. Takva, haramları onun da ötesinde şüpheli olan şeyleri bilip onlardan kaçınmakladır. Cehaletle ise takva asla yaşanamaz. Zira: Şer’i hükümlerin tebliği onun vasıtasıyla olacaktır. Sofi zata gelince, nefsin elinden kurtulmuş olmasına rağmen, yalnız kendisini kurtarır; kendi dışındakilere iltifatı yoktur… Kurtuluşu yalnız kendisine münhasır olana nazaran, başkalarının ve büyük bir topluluğun kurtuluşu kendisiyle olanın, pek faziletli olduğu karara bağlanmış bir iştir.

Ancak sofi olan bir zat; fena, beka, seyr-i anillah ve seyr-i billâh süluklerinden sonra; halkı davet vazifesi ile bu âleme dönerse kendisi, şeriatı tebliğ edenler zümresine dâhil olur. Bunun için verilecek hüküm, en şerefli âlimlerin hükmü gibidir. İşbu hâl, şu âyet-i kerimede asıl manasını bulur: “Bu Allah’ın fazlıdır; dilediğine verir. Allah büyük fazlın sahibidir.”(Cuma suresi, 62/4)
Cenâb-ı Hak bizi o fazilete kavuşanlardan eylesin.

Kardeşlerim ez cümle Kur’an ve sünnet ahlâkına kavuşmak esastır. Nefis terbiyesinden maksat bu Kur’an ve sünnet ahlâkının önündeki nefsi engelleri kaldırmaktır. Nihayetinde tasavvufun gayesi de Kur’an’ı ve Peygamber Efendimizin sünnetlerini insanlara ahlâk olarak kazandırmaktır. Tasavvuf yolunun maksadı budur, bunu elde ettirir; ama bunu elde ederken tabiî ki tasavvufun kendi metotları var, takip edilecek yolu var, tutulması gereken düsturları var.

Şu zamanda insanlar haram ve helâli duyuyorlar, biliyorlar, evlerde ciltler dolusu kitaplar var; ama hükmüne itaat eden kimselerin adedi gitgide azalıyor.

Bedenin sultanı kalptir. Öyleyse insanların kalplerine Allah’a itaat ettirecek tevhîdî vasıfların, ilim ve amel iştiyakının kazandırılması lazımdır.

Veselâmun ale’l-Murselîn ve’l-Hamdü lillâhi Rabbi’l-Âlemîn…

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 862
favori
like
share
duygulu43 Tarih: 27.04.2009 08:32
bu güzel paylaşım için ALLAH senden razı olsun