Siyaset
Siyaset başlığı, bütün toplumsal yaşamı kapsamaktadır. Siyaseti tanımlamaya kalkmak demek onu sınırlamak, hayatın bütünlüğü içinden koparmak ve sınırların dışındaki konularda insanların siyaset yapmasını kısıtlamak anlamına gelecektir. Bu engellemeleri koymamak için şöyle bir tanım bizim açımızdan verimli olacaktır: Siyaset, insanın toplumsal yaşamında karşılaştığı ve toplumsal hayatı bir şekilde etkileyen her konuda müdahale etmesidir. Bu geniş çerçeve içinde siyaset hakkında bir yazı yazmak mümkün olmadığı için siyasete müdahale araçları üzerinden siyaseti tartışmayı tercih ettik. Daha çok bugünden bahsetmeyi düşündük fakat bugüne gelmenin merkez taşlarınıda yerine koymaya dikkat edeceğiz.

Siyaset ve yabancılaşma başlıklı bu yazıda yabancılaşma noktaları göstermek istemiyoruz. Bu yazının bütününde yabancılaşmanın siyasette karşılığı anlatılacak. "Yabancılaşma, toplumsal pratiğin gerçek bilincinden şu ya da bu ölçüde uzaklaşılmasını anlatır." (1)

Siyasetin en gelişmiş aracı olan partiler en genel anlamıyla Fransız İhtilali’nde ortaya çıkmıştır. İktidara gelen yeni sınıf kendi ideolojisini üretecek, meşrulaştıracak ve bunu toplumsallaştıracak araçlardan biri olarak siyasi temsili ve partileri hayata geçirmiştir. Kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte üretim tarzı değişmiş ve bununla birlikte üstyapılar yeniden biçimlenmiştir. Siyaset, üretim tarzından yani en genel anlamıyla ekonomiden (altyapı) bağımsız tartışılamaz.

"... Siyaset ekonomiden farklılaşır da ve bu nedenledir ki ekonomi ve siyasetten ayrı ayrı söz edilebilir; [gene bu nedenledir ki] ekonomik yaşamın "kalıcı ve örgütlenmiş" alanından doğarak harekete geçen ve [kişiyi] dolayımsız olarak eyleme iten, ama [sonra] bireysel insan yaşamının hesaplarının, bireysel çıkarlar, vb.'dan farklı yasalara uyduğu, akkor halindeki atmosferinde duygu ve emelleri gündeme getirerek, [ekonomik alanı da] aşan "siyasal tutku"dan bahsedilebilir.!" (1931-32)." (2)

Kapitalist üretim tarzı, üreticinin üretim araçlarından kopmasını öngörür. Bu, üreticinin özel mülkiyet kurumu aracılığıyla mülksüzleştirilmesi anlamına gelir. Kapitalizm, bunları merkeze alan çeşitli görüngülere bürünebilmiştir ve bu görünümler temel olarak demokrasi olarak adlandırılır. Demokrasiyi kısaca özgür, genel ve eşit oy mekanizmasıyla halkın temsilinin sağlanması olarak tanımlayabiliriz. Halkın temsilinin aracı olarak partiler devreye girmiş ve kitleyle siyaset arasında mesafe daha da netleşmiştir. Daha önceki üretim tarzlarında örneğin feodal beyliklerde siyasetin halkla ilişkisi daha çok güç odakları üzerinden oluyordu.

Temsili sisteme gelinceye kadar siyaset alanında yoğun mücadeleler yaşanmıştır. Bu daha çok gelişmekte olan burjuva sınıfının iktidardan, yükünün azaltılmasını talep etmesi ya da daha sonraki süreçte iktidardan pay istemesi şeklinde gerçekleşen bir mücadele olmuştur. Örneğin "Magna Carta Libertatum ile kralın yetkileri sınırlandırılmıştır (1215)." (3) ya da "XIVüncü yüzyılın ilk yarısında parlamentoda Feodal beyler ve din adamları birlikte hareket ederek." (4) Lordlar Kamarasının nüvesini oluşturacaktır. Şövalyeler de çıkarlarını kendilerininkine daha yakın gördükleri şehir temsilcileri ile birlikte hareket etmeye başlarlar, bu birleşme Avam Kamarasını oluşturacaktır. Birbirinden farklı sosyal sınıfları temsil eden Lordlar ve Avam Kamaraları böylece ortaya çıkar.

Fakat yeni sistem bir gerçeği değiştirmedi: "İlk esas şudur: gerçekten hükmedilenler ve hükmedenler, yönetenler ve yönetilenler vardır. Tüm siyaset bilimi ve sanatı bu ilksel, (bazı genel koşullarda, yani sınıflı toplum koşullarında) indirgenemez olguya dayanmaktadır." (5)
"... Her ne kadar son çözümlemede toplumsal grupların bölünmesi olgusuna varılsa bile, görünenler ve bilinenler böyleyken, toplumsal olarak homojen olsa bile aynı grubun içinde hükmedilenler ve hükmedenler bölünmesi vardır; bir bakıma bu işbölümünün bir ürünü, teknik bir olgu olduğu söylenebilir. Bu beraber görünen nedenler üzerine spekülasyon yapanlar, temel sorunla karşılaşmamak için, bunda yalnız "tekniği", "teknik" gerekliliği, vb. görmektedirler." (5)
Bugün artık temsili sistem oturmuştur. Temsili sistemin başlangıcı çok eskilere dayanmasına rağmen tüm dünyada yaygınlaşması ve demokrasinin bir gereği olarak temel öğelerden biri olarak tanımlanması kapitalizmle olmuştur. Temsili sistemde siyasetin taşıyıcısının temel aracının parti olduğunu ifade etmiştik. Max Weber partiyi şu şekilde tanımlar:

" ‘Parti’ terimi, resmen özgür başvuruya dayalı yazılmayla üye olunan dernekleri anlatmak üzere kullanılacaktır. Etkinliklerinin adadığı amaç, bir örgüt içinde etkin üyelerine ülküsel ya da maddi yararlar sağlamak üzere erki elde etmektir. Bu yararlar, belli bir nesnel siyasanın gerçekleştirilmesi ya da kişisel çıkarlar elde edilmesi ya da her ikisi birden olabilir."
Max Weber sosyolojik bir tanımlama yapmış, partinin işlevinden çok partidekilerin etkinlikleri üzerinden partiyi tanımlamıştır. Partinin temel öğelerini sayarsak; ideoloji-politika ve örgüttür ve bunlardan biri olmadan bir partiden bahsetmek mümkün değildir. İdeoloji ve politika programla birlikte ortaya dökülebilir ya da politika güncel ihtiyaçlar çerçevesinde üretilebilir. Örgütsel ayak ise partinin hedefleri doğrultusunda hareket etmesinin ve varlığının zorunlu koşuludur.
Partinin işlevi onu hareket ettiren kişilerin tekil çıkarlarından öte sunduğu bütünlüklü bir program doğrultusunda hareket ederek toplumu yönetmeye aday olmak ve iktidara gelince toplumu yönetmektir. Yönetme işi, toplumu programının anlamlı ve toplumun çıkarına olduğunu kabul ettiren parti tarafından yapılır. Bugün artık toplumun çıkarı kavramı, ideolojinin çok çeşitli dolayımlarla üretilmesi sonucu topluma yabancılaşmış bir kavramdır.

Toplumun çıkarları kavramı partilerin varoldukları sistemi reddederek yeni bir sistem koymadıkları noktada devletin çıkarları noktasında tanımlanmaya başlamıştır. Devletin çıkarları ise kapitalizmin çıkarları yani burjuvazinin çıkarlarından bağımsız tanımlanamaz. "Çağdaş devlette asıl olarak kayırmacılığa dayalı olarak örgütlenen partilerin en bilinen örneği, son kuşak Amerikalıların iki büyük partisidir. Asıl olarak belli sorunlara ve düşünyapılara yönelik partiler, eski tür tutuculuk ve liberalizm, kentsoylu demokrasisi, daha sonra Toplumcu Demokratlar ve (Katolik) Merkez Partisi'dir. Sonuncusu dışında, hepsindeki çok belirgin öge sınıfsal çıkar ögesidir. Merkez Parti başlangıçtaki izlencesinin başlıca noktalarını elde ettikten sonra, çok geniş ölçüde arı bir kayırmacılık partisine dönüştü. Bütün bu parti türlerinde, en arı biçimde sınıfsal çıkarların anlatımı olanlarda bile, parti önderlerinin ve kurmaylarının erk, konum ve ücret gibi (düşünsel ve maddi) çıkarları her zaman önemli bir yer tutar. Seçmenlerin çıkarları ise, ancak savsaklanmaları seçimleri kazanamama tehlikesini birlikte getirdiği ölçüde göz önüne alınır. Kamuoyunda siyasal partilere karşı olumsuz tutumun kaynaklarından biri de bu olgudur." (7)
Artık partiler, kişisel (sınıfsal) çıkarları merkeze almış durumdadırlar ve bu kitlelerin siyasetten uzaklaşması ve bir partiyi seçerken programları değil kişileri merkeze almalarını getirmiştir. Yönetmeye aday kişilerse ne kadar caf caflı propaganda yaparsa o kadar tutulur hale gelmiştir. Partilerin kimliksizleşmesi, belli grupların çıkarlarını temsil eder hale gelmesi sonucu ve bunun bu şekilde kabul edilebilir olması anlık bir olay değil, kitlelerin politikadan uzaklaş(tırıl)masıyla birlikte olmuştur. "İnsanların temel çelişkilerin bilincine ideoloji alanında vardıklarına ilişkin tezin, psikolojik ve ahlaksal nitelikli değil de tersine organik ve epistemolojik nitelikli olduğu unutulduğundan, siyaseti ve dolayısıyla tarihi sürekli bir marche de dupes, hokkabazlık ve el çabukluğu oyunu olarak ele almaya eğilimli bir algılama biçimi yaratılmış bulunmaktadır. "Eleştirel" etkinlik dolandırıcılıkların keşfedilmesine, skandalların yaratılmasına ve önemli şahsiyetlerin cebindeki paraların hesabının yapılmasına indirgenmiş olmaktadır."
Taraf olmayı dayatan partililik artık bugün bunu ifade etmemektedir. Örneğin Amerika'da başkanlık seçimlerinde gözlemlenen olgu en çok para harcayarak propaganda yapan adayın seçilme şansının artmasıdır. Bu aday depolitizasyonun politikasını yapar: yakışıklı veya olgun, çekici, iyi aile babası (anası) olmak, müzik aleti çalmak, çok ünlü bir sevgilisi olmak gibi. Bu adayların seçim masrafları bağış olarak belirli sermaye gruplarınca karşılanır ve bu o adayın ancak bu gruplara karşılık olarak bir şeyler vermesiyle mümkündür.

Bugün siyasette Can Kozanoğlu'nun dediği gibi "cilalı imaj devri" yaşanmaktadır. Türkiye siyasetçileri özel fotoğrafçılarda güleryüz göstermekte, kilolarını vermek ve halkın karşısına "iyi bir temsilci" olarak çıkmak için yurtdışında zayıflamakta, genç, dinamik ve aktifliğinin göstergesi olarak spor yaparken demeç vermektedir.

Yukarda tanımlananlar kapitalizm içindeki ve onun sürdürücüsü partilerdir. Komünistlerin ve faşistlerin parti anlayışları farklıdır. Komünistler partiyi iki ayrı dönemde ve iki ayrı işlevde tarif ederler:

1)Kapitalizm koşullarında, sistemi değiştirmeyi hedefleyen, mücadele eden parti, 2)Sosyalizmde kitlelerin partisi... Komünizm ise sınıfların ortadan kalkacağı bir dönem olacağı için partiye de (en azından iki maddede sayılan anlamda) gerek yoktur.

Faşizm ise aslında kapitalizmin diktatoryan bir versiyonudur. Bunun en somut örneği Hitler faşizminin destekleyicilerinin Siemens gibi sermaye grupları olmasıdır. Parti faşizmde Führer demektir. Korporatist sistem meslek örgütlenmesine dayanır ve bu örgütlenme tarzında sonuç olarak tek söz söyleyen Führer'dir. Milyonlarca insanı peşinden sürükleyebilen Hitler faşizmi, bize çoğunluğun her zaman haklı olmadığını göstermektedir.

Partiler ve partililer üzerine bu kadar yazdıktan sonra biraz da seçim sistemi üzerine değinmek gerekir. Gramsci seçimleri şöyle tanımlamaktadır: "Devlet organlarını oluşturucu seçim sistemine karşı tekrar tekrar yöneltilen en bayağı basma kalıp sözlerden biri de şudur: [seçimde] "sayı en yüksek yasadır"... Ama gerçekte ne sayının "en yüksek yasa" ne de her seçmenin görüşlerinin ağırlığının "tastamam" birbirine eşit olmasının hiç bir biçimde doğru olmadığı ortadadır. Bu durumda da sayılar basit tarafından araçsal birer değerdir: bir ölçü ve bir oran sağlarlar, o kadar. Öyleyse ne ölçülmektedir? Ölçülen bütünüyle, az sayıda bireyin, aktif azınlıkların, seçkinlerin, öncülerin, vb. düşüncelerinin yayılma ve inandırma yetenek ve etkinliği, bir başka deyişle adı geçenlerin ussallığı, tarihselliği ve somut işlevselliğidir." (9)

Yayıncılık, 1984, s.67. Gramsci'nin söyledikleri olması gerekendir, olan değil.
Yukarıda partilerin sunduğu programlar üzerinden değil, adayların kişilikleri, harcanan para miktarıyla orantılı halkın hayatına renk katmasıyla ve ayrıca sermaye gruplarının desteğinin sadece para üzerinden değil tüm iletişim araçlarının kullanılmasını sağlamasıyla seçimlerde "yayılma, inandırma yetenek ve etkinliğin" ortaya çıktığı görülmektedir.

Temsili sistem, birilerinin başkaları adına konuşmasını yasallaştırmış ve bu, zamanla kişileri dinleyici daha sonra ise sadece oy atıcı konuma getirmiştir. İnsanlar kendi hayatlarını yönlendirmede söz sahibi olmaktan uzak düştükçe sürüleşmiş ve tepkisizleşmişlerdir. Kendine yapılan haksızlıklara karşı refleks üretemeyen insan, siyaset gibi bir aracı hiç kullanamaz hale gelmiştir.
Son söz olarak bize de şöyle seslenmek düşüyor: Size dair verilen kararlarda sessiz çoğunluk olmayın.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 503
favori
like
share