Taif Duası !



"Taif Duası” bir dinin mübelliğinin en zor şartlarda belki bir tıkanma anında bile ana misyonundan kopamayacağı gerçeğini sergileyen bir tarih notu... Bir siyer-i Muhamedi harikası...

Hatırlayalım:
Mekke’de Muhammed Mustafa’nın (s.a.) hüzün senesi... En yakınları irtihal-i dar-ı beka eylemiş... Sevgili eşi Hatice en zor günlerinde sırtını dayadığı amcası göçmüş.
Baskılar artmış Mekke daralmış...
Taif Mekke’ye iki günlük mesafede bir yerleşim merkezi... Oraya gitse acaba bir nefes alma imkanı bulabilir mi? Mukaddes emaneti taşıyacağı bir yürek çıkar mı karşısına?
Taif...Eşrafın kapısı çalınıyor. Bir yürek aranıyor...
Yok... Üstelik alay var aşağılama var hatta öfke var...
Sonra ayak takımını örgütleyip O güzeller güzelinin üstüne sürme var...
Yollarda taş sağnağı...
Nereni savunacaksın... Baş göz beden... Bir Peygamber kan revan içinde kalıyor. “Ayakkabıları kanla dolmuştu” diye yazıyor tarih kitapları...
Zulmün barbarlığın acımasızlığın uç noktası...
Şu dua o ana ait:
“Allahım
Güçsüz ve çaresiz kaldığımı halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ve şikayet ederim.
Ey merhametlilerin merhametlisi her kesin zayıf görüp de dalına bindiği biçarelerin Rabbi Sensin. Sensin Rabbim benim. Beni kime bıraktın! Huysuz ve yüzsüz yabancıya mı yoksa bu işimde bana hakim olacak düşmana mı?
Allahım!
Eğer bana karşı gazaplı değilsen çektiğim mihnetlere belalara hiç aldırmam. Fakat senin esirgeyiciliğin bunları göstermeyecek kadar geniştir.
Allahım gazabına uğramaktan rahmetinden uzak kalmaktan karanlıkları aydınlatan dünya ve ahireti salâha kavuşturan ilâhi nuruna sığınırım. Rızanı dilerim. Sana iltica ederim. Bütün kuvet her kudret ancak Sendendir Ya Rabbi!”

Bu duayı yaptı...
Bir bağ evine sığınmıştı.

O gün bir başka şey daha oldu. Onu Hazreti Aişe’den dinleyelim:

Bir gün “Uhud savaşından daha fazla daraldığın gün oldu mu?” diye soruyor Allah Rasûlune... Uhud varoluş – yokoluş berzahı gibi bir ortam... Allah Rasulü’nün yaralandığı bir ortam... İslam’ın dağ gibi yiğitlerinin Rasulullah’ın amcası Hamza gibi Medine’ye İslâm nurunu taşıyan Mus’ab gibi yıldızların söndüğü bir ortam... Acaba ondan zoru yaşanmış mıydı?
Allah Rasulü işte bu Taif darlığını hatırlıyor:
- Kureyş’ten gördüğüm baskı üzerine Taif’e gitmiş korunmamı İbnu Abdi Yalil’e teklif etmiştim. Yanaşmadı. Ben de kederli ve elemli bir halde Mekke’ye dönmüştüm. İşte bu dönüş esnasında “Karn-ı Sealib” mevkiine gelince başımı kaldırıp gök yüzüne baktım. Bir bulutun beni gölgelendirdiğini gördüm. Buluta dikkatlice baktığımda içinde Cebrail’in bulunduğunu farkettim. Cebrail bana:
“Ya Muhammed Allah kavminin dediklerini işitti. Seni korumaktan çekindiklerini gördü. Allah sana şu dağlar meleğini gönderdi emrindedir. Kavmin hakkında ne yapılmasını dilersen emredebilirsin.” dedi.
Bunun üzerine dağlar meleği seslenip bana selam verdi ve sonra:
-Ya Muhammed Cebrail doğru söyledi. Ne emredersen yerine getirmeye hazırım ben. Eğer Ebu kubeys ve Kaynakan denilen şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine çökerek birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri topluca yok etmesini) dilersen (onu da emret) dedi.
Ben şöyle cevap verdim:
-(Hayır bunu istemem.)Ben Allah’ın bu müşriklerin soyundan yalnızca Allah’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi eş - ortak koşmayan tevhide gönül vermiş (muvahhid) bir nesil getirmesini dilerim. (Buhari Bed’ül halk 7 – Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan’ın Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi isimli kitabından naklen c. 3 s. 182)
Uhud’dan daha zorlu bir gün ve o günün Peygamber lisanına yansıyan duası...
“Kahrolsunlar” değil “kendileri tevhidle buluşup kurtulamasa bile nesilleri kurtulsun!”
İslam’ın insanla buluşma cehdinde yani tebliğde Peygamber tavrı bu. Sünnetin hayatın her safhasını kuşatan rahmet boyutunda temel çizgi bu...
Bir temel çizgi arızı bir tercih değil. Çünkü böyle zor zamanların tercihi eğer insanın nefsine bırakırsanız sadece öfke intikam ve boğazlaşma olur... “Ne olursa olsun” dedirtir nefis böyle zamanlarda insana...
Bundan ancak nefsini bir ebedi misyonun çerçevesinde terbiye edenler – terbiye edilenler korunur. Peygamber odur Hazreti Muhammed –sallalahü aleyhi ve sellem- o ebedi misyonun bayrak taşıyıcısıdır.
Bu ebedi misyonu yürek kıvamı haline getirenlerdir ki nefsi sedlere onun ortaya çıkaracağı her türlü dirence karşı koymaya hatta gaddarlaşmaya rağmen insana ulaşmanın zaruretini bilir idrak eder ve ona göre kişilik kuşanır.
Onun için “kahır” yerine “kurtuluş” dilemek arızi sun’i bir davranış değildir. Misyonun en zaruri gereğidir.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 644
favori
like
share
ultimatom Tarih: 30.04.2009 18:53
Teşekkürler ellerine sağlık ...