Bugün bir eylül öğretmenim. “İlk zil töreni.” Yurdumuzun her yerinde okulların ilk zili çalacak. Binlerce öğrenci, binlerce öğretmen yeni eğitim ve öğretim yılının ilk dersine girecek. Ben de öğretmen olarak ilk dersime gireceğim öğretmenim. Bugün, bu bir eylül günü, bu ilk derse girmenin heyacanıyla çarparken yüreğim, ne kadar isterdim yanımda olmanızı. Bizim öğretmenlik bayrağını devraldığımızı görseniz, ne kadar sevinirdiniz kim bilir!.. Ama öğretmenim, biz seni göremesek de sen bizi görüyorsun şüphesiz.
Kalbim bir güvercin kalbi gibi çarparken bu eylül günü, hazırlık sınıfı talebeleri var önümde. Onlar da en az benim kadar heyacanlı. Onların bu hâlleri beni hayalen on yıl öncesine götürüyor.

***
Şehirden üç yüz kilometre kadar uzaktaydı köyümüz. Küçük olan köyümüzde öğrenci sayısı azalıyor, talebesi kalmayan sınıflar ise birer birer kapanıyordu. Beşinci sınıftan sonra okumak hayaldi bize. Okuyabilecekler ise, imkânı olanlar ve şehre göçecek olanlardı.
Üç arkadaştık beşince sınıfta. Bazen birimiz, bazen ikimiz, bazen de hiçbirimiz gelemezdik derse.
Bir gün sadece ben gelmiştim. O gün siz de Türkmen-Türk okullarına giriş imtihanlarının duyurusu için gelmiştiniz hocam. Ayda bir de olsa okulumuza gelen gazeteden okumuştum Türkmen-Türk okullarını. Bu okullarda okumayı hayal etmiş; ama bu hayalin gerçeğe dönüşmesinin imkânsıza yakın olduğunu düşünmüştüm.
Babam yoktu, imkânlarımız oldukça dardı ve şehir oldukça uzaktı.
Sahi siz nasıl gelmiştiniz o yollardan? Uzak bir yerden, çukurları bol, taşlı ve oldukça bozuk o yolları aşarak nasıl gelmiştiniz?
Siz, okulun imkânlarını ve imtihana nasıl girilebileceğini –bir tek benim için de olsa– anlattınız. Sonra da gitmeye davrandınız. Öğretmenimin yanında bir şey söyleyemedim. Siz, tozlu yollar aşıp geldiğiniz “jiguli”ye binerken yanınıza gelmiş ve derdimi anlatmıştım. Çünkü okumayı çok istiyordum. Söz verdiniz o gün. Ağzınızdan “Senin için gelecek, burada imtihan yapacağım, diğer arkadaşlarına da söyle.” sözleri dökülürken, benim dünyama açılan kapıların ne mânâya geldiğini eminim en iyi yine siz anlamışsınızdır. Ben bunu, bir derginin eski sayılarından oluşturulmuş ciltlerini karıştırırken daha iyi anladım. Çünkü o dergilerden birinin arka kapağında büyük bir çölün tenha köşesinde filizlenmiş çiçeği sulamak için açılmış ark manzarasının üzerinde ‘Bir tek çiçek için dahi’ ibaresi vardı.

***

O resimdeki yolu, köyümüzün yolunu ve yolculuğu son yıllarda çok sormuştum size. Önemli olan içteki yolculuktur, derdiniz hep. Ama maddî yolculuktan da hiç geri kalmazdınız. Asıl yapılması gereken göç, kötülükten iyiliğe, çirkinlikten güzelliğe, düşmanlıktan sevgiyedir derdiniz, doyumsuz çay sohbetlerimizde. Ama bunları söylerken kendi binlerce kilometrelik göçünüzü, onunla da kalmayıp bir öğrenci için üç yüz kilometreyi iki defa gidip gelmeyi göze alan azminizi görmezlikten gelirdiniz hep. Siz göstermemeye çalışsanız da biz görürdük bunu. Dıştaki göç, iç yolculuğun bir şartıydı belki de sizin için. Belki kalb yamaçlarında yapılan yolculuğun bir uzantısıydı bu. Bir de son zamanlarda devamlı bir şiiri mırıldanır olmuştunuz:

“Hükmü mü var boyun enin,
İçten açıksa yelkenin.
Yollar içindedir senin,
Yollara çıkmadan yürü.”

Nereden bilebilirdik. Yol sizi çağırıyormuş meğer. Ötelere yapacağınız yolculuğu hissettiniz de mi yol türküleri söylediniz öğretmenim?! Senin yelkenin içte açıktı evet, boyun ve enin senin için önemi yoktu evet. Onun için son aylarda bir kor gibi yol ateşi düşmüştü kalbine. Afrika çöllerini serinletmek, Sibirya buzullarını ısıtmak istiyordun yüreğinle. Ama biletin ötelere kesilmişti, nereden bilecektin.

***
YOL

Kendine yorma her şeyi..
Kendi için güzel, iyi...
Zorlamadan mesafeyi,
Yolları sıkmadan yürü!

Hükmü mü var boyun enin,
İçten açıksa yelkenin.
Yollar içindedir senin,
Yollara çıkmadan yürü.

Hiç kıyılır mı basmağa
Lâleye, gülle zambağa...
Öyle hafifle, toprağa
Gölge bırakmadan yürü!

Sormadan Aslı semtini
Doldur ışıkla testini..
Yen bu güreşte kendini;
El seni yıkmadan yürü!

Bir şakadır sıcak, soğuk...
Köprü yıkık ve yol bozuk
Olsa da, ey garip çocuk,
Sen-yine- bıkmadan yürü!

Ellere örtü gömleğin..
Gölge kuşan, güneş giyin...
Kuytularında isteğin
Şimşeğin çakmadan yürü!

Ufka düşen karaltıda
Bir gibidir yapıyla dağ..
Çevre karanlık olsa da
Lâmbanı yakmadan yürü!
Arif Nihat Asya

***

Sözünüzü tuttunuz öğretmenim. Ben okula girdim, üniversiteyi de bitirdim. Şimdi en büyük emelim senin gibi olabilmek.
Heyhat! Heyhat ki, Hocam! Yeniden doğdum diyebileceğim bir mekânda, sizin ötelere uçtuğunuz haberini aldım. Bağrında bir filiz yetiştirip çatlayan tohumlar gibi çatlayıp gittin ötelere. Giderken de kız lisesinden bir bacımızın rüyasına girip “Ben gidiyorum, buralar size emanet!” diyordun, yani rüyada vazife teslimi yaparak gidiyordun.
Ah Hocam!
Bahçemizde her seher güller ağlıyor, yapraklar ağlıyor siz gittiniz gideli... Bazıları bunu görüyor, bazıları ise görmüyor. Görenler de buna “güzellik” diyorlar...
Siz gül dikip gittiniz. Biz terütaze fidanlar, siz ise bahçıvanımız. Siz yanımızdayken, bizim yanağımızdaki damlalar ter damlalarıydı. Çünkü siz, bizlerin çalışmasından hoşlanırdınız. Bizim büyümemizi isterdiniz. Bahçıvanın en büyük gâyesi diktiği fidanın boy attığını, gül açtığını, meyve verdiğini görmektir. Ağaçlar üç yıl sonra meyve verir, bazen beş yıl, bazen on yıl sonra meyve verir. Siz buna razıydınız. Sizin sabrınız üç yıla değil, otuz yıla da yetecekti.
Ama bir gün vadeniz doldu. Meyvelerinizin yetiştiğini göremediniz. Sizi alıp giden veda yelinin hüznünden fidanlarınızın yaprakları da soldu... Ama onlar kurumadı. Kurusalar, “Bunları kim dikmişti, bahçıvanı kimdi bu fidanların?” denilecekti. Tek bir şey değişti, o da bazı seherler yine terleyen fidanların üstünde damlalar görünüyor... Bazıları bunu görüyor. Bazıları ise görmüyor. Görenler de buna “güzellik” diyor. Fakat artık bunların ter damlaları olmadığını fark ettim.
Kendimi tutamadım, sordum:
- Neyi güzel bunların, hani güzellik?
- Bahçıvanını unutmayan ağaçlar güzel. Onu siz şimdi anlamazsınız da bahçıvan olduğunuz zaman anlarsınız. Sizin bahçıvanlarınız talihli imiş...
- O nasıl talihmiş öyle? Otuz yaşına basmadan ömür ipi kopan, arkasında anne-babası, dostu, yâri ağlayıp kalan nasıl talihli olur? Onlar daha evlenmemişlerdi bile, muratlarına da ermemişlerdi?
- Onun yerine size kavuştular. Onların talihi sizdiniz. Sizi sevdiler. Günlerini sizinle geçirdiler. Çünkü onlar bahçıvandı. Bahçelerini göremedikleri zaman gözlerine uyku girmeyen bahçıvanlardı onlar. Onlar sizi cennet bağı sayıyorlardı. Onların gözünde sizler, başına talih kuşu konabilecek temiz, sağlıklı ağaçlardınız. Hepinizde ayrı bir görkem, her biriniz ayrı bir güzellik... Bahçıvan için sırlarını fısıldadığı yaprakların avazından tatlı beste yok, ondan yanık türkü yok. Onlar bu türkünün içinde gezdiler. Onlar kendi yetiştirdikleri ağaçların havasını teneffüs ettiler... Vade dolduğunda da cennet misâl bahçeden, gerçek Cennet’e uçtular... Makamı Cennet’tir şehidin... Herkese güler mi talih böyle?
İç dünyamda yaptığım bu konuşmalar yüreğimi rahatlattı. Yaslı kalbime teselli oldu.
Sevgili bahçıvanlarımız, ters büyüyen dallarımızı budadığınızda, eğer kollarınızı çizmediysek bu da yeter bize. Yerimizi yumuşatıp zihnimizden su verdiğiniz zaman, suyu almayarak sizi incitmediysek daha ne isteyebiliriz? Sizi geceleri yatırmayıp, gündüzleri çile çektiren bizim derdimiz değil miydi zaten?! Siz bizim verdiğimiz dertlere dayandınız. Siz dayanıklılık âbidesiydiniz.
Bahçe, bahçıvanına benzermiş. Siz de bilin.. tatmaya yetişemediğiniz meyvelerinizin içinde azan, yabanileşen çıkmadı. Kurtlu meyveler vermedi suladığınız ağaçlar... Biz artık sizi rahatsız etmeyiz. Rahat uyuyun sevgili bahçıvanımız...
Sizin emsaliniz diğer hocalarımız da, aynı sabrı soluklamaktadırlar.
Bir arkadaşımın üniversiteyi bitirebilme enerjisinin tükendiği bir zamanda, eski sınıf öğretmeninin onun için yaptıklarını duyunca, bizdeki yerinizi anlamak daha da kolaylaştı benim için:
Öğretmen bey derse girer, bahçeye çıkar, hep bir dedektif edasıyla öğrencilerini takip edermiş. Kim kiminle geziyor, kim neden hoşlanıyor veya rahatsız oluyor, hangi harekete kim nasıl tepki veriyor hânesine not edermiş:
- Kerim, futbol maçında bir gol attı.
- Aman, matematikte kırık not alınca beni çalışmaktan alıkoyamazsın ey küstah ders, deyip sıkı sıkı derse yapıştı.
- Beğli, İngilizceden sekiz alınca ağladı.
- Serdar, Türk mektepleri arasında resim yarışmasında birinci oldu.
- ...vs, vs.
Bir bir bunlar kaydedilir öğretmenin ajandasına.
Üç dört yıl geçer ve onların her birini bir başka yuvaya uçurur öğretmen bey. Selâm kelâm, hâl hatır, tebrik ve ziyaret devam eder. Bir gün Sergey’den elektronik bir mektup alır:
Üniversite zormuş. Dersleri yetiştiremiyormuş. Alttan üstten bir sürü yükü varmış. Bu gidişle okulu bitiremezmiş...
Cevap:
- Yıl 1997, Sergey sınıfın en çok kitap okuyan talebesi.
- Yıl 1998, Sergey yılın en iyi ödev yapan talebesi.
- Yıl 1999, sınıfta en çok sevilen...
Ben bu Sergey’in zorluklar karşısında bu kadar çabuk pes edeceğine ihtimal vermiyorum.
Sergey’in kafası allak bullak olur. Okulda yaşadığı her şey bir sinema şeridi gibi geçer gözünün önünden. Kendisinin bile parça parça hatırlayabildiği o yıllara ait bilgileri öğretmeninin bir bir sıralaması karşısında oldukça şaşırmıştır. Bunun üzerine Sergey, hocasına en güzel cevabı okulu bitirerek verir.
***
Ey Hocam! Sevgili Hocam! Şimdi ben sensiz kalan tahtaların başına gidiyorum. Senin ellerini boyayan tebeşirler, bundan böyle benim ellerimi boyayacak. Tahtanın önünde tebessüm edeceğin her dersin zilini heyacanla bekledik yıllarca. Şimdi bu ilk zille birlikte o tahtanın önünü ben dolduracağım. Zil çalacak, ziller çalacak... Ama tahtalar yetim, ama yüreğim hep seni arayacak. Öğretmenlik hayatımda bir zorlukla karşılaşırsam, sesinizi kalbimde duyacağım. Hep, acaba öğretmenim bu durumda ne yapardı, sorusuyla vereceğim kararlarımı.

***

ZİLLER ÇALACAK

Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, evlerden, kırlardan, denizlerden;
Tâ içimden birisi gidecek ardınızdan uça ese...
Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.

Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, iskelelerden, istasyonlardan bütün;
Tâ içimden birisi koşacak ardınızdan...
Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.

Sonra bir gün zil çalacak yine,
Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak...
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...
Tâ içimden birisi kalacak oralarda...
Ben gideceğim.
Zeki Ömer Defne

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 402
favori
like
share