Bir toplumun dili, o toplumun yaşantı biçimiyle ilgili olarak oluşur, gelişir; değişir. Dil, toplum neyi, nasıl yazıyor; neyi, nasıl konuşuyor, nasıl düşünüyorsa, onlara bağlı biçimlenir. Evlerimiz de aynı böyle değil mi? Bizim günlük hayatımıza, törelerimize, inançlarımıza, ihtiyaçlarımıza göre gelişmiş ve biçimlenmiştir. Başka türlü olabilir miydi? Bu nedenle, dilimizde bugün hepimizi rahatsız eden o acımasız yozlaşmayı konuşur ve tartışırken, aslında bütün toplumsal hayatımızı irdelediğimizi bilmeliyiz. Bazıları, “hızlı değişim” denilen bir olayı, her birey kendi toplumuna özgü bir biçimde, bütün dünyasının yaşadığına işaret ederek, “Eh, olacak o kadar” gibilerinde, bu yozlaşma olayını görmezden geliyorlar ya da görmemeye çalışıyorlar. Böylece işin kolayına kaçıyorlar. Doğrudur. Dünya, bugüne kadar olmamış bir hızla değişiyor. Amma... BENİM KUTSAL ANADİLİM NEREYE? Bir toplumun dili, o toplumun yaşantı biçimiyle ilgili olarak oluşur, gelişir; değişir. Dil, toplum neyi, nasıl yazıyor; neyi, nasıl konuşuyor, nasıl düşünüyorsa, onlara bağlı biçimlenir. Evlerimiz de aynı böyle değil mi? Bizim günlük hayatımıza, törelerimize, inançlarımıza, ihtiyaçlarımıza göre gelişmiş ve biçimlenmiştir. Başka türlü olabilir miydi? Bu nedenle, dilimizde bugün hepimizi rahatsız eden o acımasız yozlaşmayı konuşur ve tartışırken, aslında bütün toplumsal hayatımızı irdelediğimizi bilmeliyiz. Bazıları, “hızlı değişim” denilen bir olayı, her birey kendi toplumuna özgü bir biçimde, bütün dünyasının yaşadığına işaret ederek, “Eh, olacak o kadar” gibilerinde, bu yozlaşma olayını görmezden geliyorlar ya da görmemeye çalışıyorlar. Böylece işin kolayına kaçıyorlar. Doğrudur. Dünya, bugüne kadar olmamış bir hızla değişiyor. Amma... 1. Dünya Savaşı ve ondan sonraki yılların bilimsel buluşlarının hızlı değişimi, hayatımıza öyle hızlı bir atılım getirdi ki artık insanlar kendi yapıları olan bu baş döndürücü hıza, yine kendi icatları olan bilgisayar dizgelerine (sistemlerine) başvurmadan izleyemez oldular. Değişim hızı, elbette insanlığın hayatını etkileyecekti ve toplumlar neye uğradığını anlayamadan bu hız, onları şaşkına çevirecekti. Bu doğaldı. Öğeciğin(atomun) parçalanması, çekirdeksel erkeye(nükleer enerjiye) ulaşılması, bunun sonuçları; kan nakli, organ nakli, yapay organ kullanılması, meni(sperm) bankaları, tüp bebekler, kiralık rahimler, kiralık anneler hayatımızın bütün yapısını, bütün kavramlarını alt üst etti. Uzay denemeleri, aya yolculuk, başka gezegenlere ulaşma özlemi, füzeler ve uzay gemileri ve sonraki akıl almaz iletişim araçları, insanları çılgına çeviriyordu. Çeviriyor da. Şairin dediği gibi “Artık bu terazi bu kadar ağırlığı çekemiyor.” Nitekim hızlı yaşamın kurbanları olan uyuşturucu bağımlıları, dinsizler, tutucu dindarlar, hiççiler (nihilistler), oportünistler(duruma göre davrananlar), tedhişciler (teröristler), anarşistler... Bu hızla, ipi kopardılar ve toplumların başına türlü dertler açtılar, açıyorlar. Ve şimdi, dünyamızda hemen her ülke, ya bu hız değişimine karşı gelecek veya onun sonuçlarına ayak uydurabilecek yeni kimlikler, yeni yapılaşmalar aramaya başladı. Yeniden yapılaşmanın yolları, yöntemleri neler olacaktı? Derde deva geçmişte mi vardı, yeni gezegenlerde mi bekliyordu. Nereye gidiyordu bu dünya? Ve nereye gidiyordu bizim toplumumuz? Bu yeni kimlik arama, yeniden yapılaşma süreci içinde neydi bizim durumumuz? Nereye gidiyorduk? Bu yoldaki çabamız, görüşümüz, ilkelerimiz, ülkülerimiz(amaç ve hedeflerimiz) ve uygulamalarımız neydi, ne olacaktı, ne olmalıydı? Yoksa biz, bilinçli olamaya yozlaşmayı mı seçmiştik? Bu soruları yanıtlayabilmek için önce şu gerçeği kabul etmek zorundayız. Bir, toplumda herhangi bir konuda yozlaşma belirtileri fark ediliyorsa... Bu kesinlikle yalnız o konuyla kısıtlı olarak irdelenemez. Bir toplumun varlığının ifadesi olan kültür eğer bir bütünse, ayrı bölümler halinde çalışmaz, üremez, gelişmez. İşte, dildeki yozlaşmayı konuşacaksak eğer, bu gerçekleri gözden kaçırmamak gereklidir, hatta zorunludur. Kültür, kültür mirası bir bütündür. Dilimizde yozlaşma varsa bu toplumun bütününde yozlaşma var demektir. Dili bozulan, yolunu şaşıran bu toplumun demek ki yaşam biçiminin tümünde, sanatında, edebiyatında, görgüsünde, müziğinde, resminde, bilimsel çalışmalarında da hastalık, her konunun kendine özgü özellikleriyle var demektir. O halde sorunun bütününü açık-seçik görmek durumundayız. Ama bugün özellikle, dilimizdeki yozlaşmayı konuşmak, tartışmak ve dikkatleri Türkçe’nin üzerine çekerek yeni gelişmelerini görüp göstermek istiyoruz. Bir dilbilimci olmadığımı biliyorum. Onun için yaşadığımız yozlaşmanın bilimsel özelliklerini uzmanlarına bırakmayı yeğliyorum. Ben bir gözlemci olarak sizlere dilimize uyguladığımız bazı ihmâllerin, dikkatsizliklerin ve saygısızlıkların somut örneklerini vermeye çalışacağım. Saygısızlıkların anımsayabildiklerimden ilki Vatan, Millet, Sakarya diye söylenen ve kısa zamanda adeta deyimleşen bir ifadeydi. Neydi bunun anlamı? Olmayacak vaatler, konuşulurken ya da bir konunun yalan olduğu anlatılmak istenince cümlenin sonu. İşte... Vatan, Millet, Sakarya... diye bitiriliyordu. Oysa, bu üç sözcüğün üçü de öyle hafife alınabilir küçültücü anlamda kullanılabilir birer kavram değildir. Ama dilimize girdi, tutundu, rahatça kullanıldı. Gene anımsadığım kadar, boşver, sözcüğü ile tanıştık. Bunun müşterisi daha kalabalık, yayın alanı daha genişti. Bu küçük ama güçlü sözcük her şeyi hafife almayı, aldırmamayı, önemsememeyi, öğütlüyordu. Boşver! O günlerde yaptığımız küçük bir araştırma, özellikle gençlerimiz arasında boşverin, hemen en çok kullanılan sözcüklerden biri olduğunu meydana çıkarmıştır. Sonra bir gün... Beni yoklamaya gelen yeğenime sorduğumu hatırlıyorum: “Çay mı istersin kahve mi?” Çok rahat bir biçimde, Fark etmez hala” yanıtını verdi. Önce pek üstünde durmadım. Sonra birden sordum: “Nasıl fark etmez? Biri çay biri kahve” “Olsun” dedi yeğenim ve ekledi: “Hangisi kolaysa.” Bu küçük konuşma beni çok düşündürdü ve etkiledi. İki uyarısı vardı bu farketmezin. Farklılıklar önemli değildir. En kolay yolu yeğlemek iyidir. Görülüyor ki “fark etmez” in kullanımında yanlışlık vardı. Aslında fark edilirdi, ediliyordu, edilmeliydi. Ayrıca kolayı seçmekte de her zaman doğru olmayabilirdi. Fark etmez sözcüğü, gençler arasında hızla yayılıyordu, çok kullanılıyordu. Fark etmez diye diye... Farklılıklar, özellikle de toplumsal farklılıklar hayatımızdan yavaş yavaş siliniyordu. Küçük kelimeydi belki, ama bana karşı felsefenin, bir karşı yaşam biçiminin ifadesi gibi geliyordu. “Misafir gelecek bugün, lütfen doğru dürüst giyin” gibi; “Ama o genç adam çok yalan söylüyor” gibi; “Annesini hastanede yoklamaya bile gitmemiş” gibi ifadelere dikkat ediyorum, önce bir fark etmez fetvası ile karşılanıyordu. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, doğru ile yanlış, eski ile yeni, yaşlı ile genç... Bunların aralarında hiçbir farklılık yokmuş gibi alınabilir miydi? Dahası alına alına işin sonu nereye varacaktı? Bu bireysel, toplumsal, hatta fiziksel farklılıklar değil miydi bizi biz yapan? Kişiliğimizi biçimlendiren. Bireysel ve toplumsal kişiliğimizi. İşte böyle bir düşünceyle evimizde, “Bundan sonra içimizde kim fark etmez sözcüğünü kullanırsa şu kaseye, ceza olarak şu kadar para atacak” diye önerdim ve bunu dikkatle uygulamaya çalıştım. Bu yozlaşmayı, tek kelimelere bağlama olur mu? Haklısınız. Ama bu sözcük bir örnektir. Bir anahtar sözcüktür. Hiç düşünmeden bilinçsizliğin, yozlaşmanın kapısını aralayan bir destek ifadedir bence. Çünkü bu kelime her türlü olaya(olumlu-olumsuz) yol veren, hiçbir davranış biçimini seçmeyen, aldırmayan, her çabayı, her atılımı eşit bir düzeyde sıfırlayan düşüncenin simgesiydi. Bilinçaltı sandıklarına yerleştirilen ve orada üretilen... Bu kullanım faturası kar altından baş çıkaran çiğdemler gibi(ama çiğdemler kadar güzel değil), zamanı gelince gün çıkacaktır. Çıkıyor da. Birkaç yıldan beri, özellikle tatil beldelerinde, dinlence yerlerinde vazgeçilmez bir tabela beni aynı derece huzursuz ediyordu: Buruşuk kağıtlara, kambeş kumbeş yazılarla yazılan bu “kendin pişir-kendin ye” davetini her okudukça ben, “Ama bu bizim gelenek ve göreneklerimizin tam zıddı değil mi?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Biz yüzyıllarca, “komşunla paylaş”, kimseyi yapamayacağı şeylere özendirme” öğütleriyle eğitilmedik mi? Türk töresi, kokusu evin dışına çıkan yiyeceklerin imrendirici etkisi üzerinde nasıl bir incelikle durmuştur, bunu bilmeyenimiz var mı? Ama niyeti elbette iyi olan bu ticari davetin özellikle “kendin ye” bölümü, bizden neyi alıp götürüyor ve yerine neleri getiriyor, düşünmemek mümkün değil benim için. Ve elbette fark eden herkes için. Ve bir gün baktık, bir yolculukta şehirlerimize girerken bu girişi haber veren tabelaların üstünde “Centrum” diye bir yabancı konuk, oturuyormuş, şehir merkezi yerine. Neden? Bu, gezginlere(turistlere) gösterilen bir kolaylıksa eğer, şehir merkezi yazısının altına açıklama olarak konulabilirdi. (Yoksa bizim halkımızdan birinin şehir merkezine gitme hakkı yok mu? Halkımız ise bu yazıyı sentrum diye değil centrum diye okuyordu, haklıydı. Alfabemizde C harfi CE idi. SE değil. Bu dikkatsizlik sık sık tekrarlanır oldu. Söz gelimi, H harfini başka alfabeler nasıl okur Türkçe konuşurken bu beni hiç ilgilendirmez. Ama bir süreden beri, aslında he veya ha diye okuduğumuz bu harfin adı Eyc diye söylenir oldu. Peki ama neden? Derken... Yabancı sözcüklerin dilimizi istilası, hızlı dünyamızın hız birimlerine uygun olarak hayatımıza girdi. Yerleşti. Sokağa çıkınca lütfen iyi bakın. Yalnız tabelalarına değil, camekânlara, ilanlara hatta devlet kuruluşlarının kapılarına, gazete başlarına, işyerlerine... Bunların içinde, belki de en çok tekrarlandığı için beni tedirgin edenlerden biri center sözcüğü oldu. Asıl anlamı sözlüklerde “merkeze koymak, merkeze toplamak” diye verilmiş. Bizde ise merkez anlamında kullanılıyor. Zavallı merkez kelimesinin suçu neydi, bilemiyorum. Çoktandır yazıldığı gibi okuma kolaylığı vardı. Ses uyumu doğaldı. Bu center kelimesi de halkımız tarafından senter gibi değil center diye okundu. Peki ne oldu böylece? Dilimize nasıl bir zenginlik geldi? Bizim İstanbul da center´den geçilmiyor artık. Halı Center, Güzellik Centeri, Kültürel Center. Kültürelle ne ilgisi varsa? Ben bu sözcüğü milliyetin yeni merkezinin giriş kapısında, görkemli bir biçimde kapı üstüne kurulmuş görünce inanın gözlerime yaşlar doldu. Milliyet Doğan Center... Bu sözcük, market sözcüğünden biraz daha sonra ama daha çabuk, daha ciddi bir biçimde sardı, yayıldı dilimizde. Ayrık otlar gibi. O kadar ki, geleneksel el sanatlarımızın en eski ve en gelişmişlerinden biri olan halıların satıldığı mağazaların adı bile “Halı Center”, hatta daha hoşu, yazının altına eklenmiş “Carpet Showroom” gibi gülünç ifadelerle görücüye çıktı. Bu show sözcüğü anlaşılan tecavüzlerden biriydi ki, televizyonları, gazeteleri, dergileri, giderek şarkıları, türküleri bile esir aldı. Sonra herkesin bildiği gibi sohbet kelimesine katil fermanı çıktı. Showmenler, talk showlar kısacası her türlü showlar, okuma oranı “asgari”de gezinen ülkemizin doğru Türkçe konuşmayı bile zor beceren seyircilerine sunuldu. Derken sanat kollarındaki yıldızlarımız star oldu. Bu yetmedi bir de çevremizi süper starlar sardı. Çoğu zaman, şeyhin kerameti gibi bir yöntemle yükseldi insanlar süper starla. Bu da yetmedi dilimize, hayatımıza, değerler yapımıza mega sözcüğü buyurdu. Ve bu kelimeyle birlikte megastarlar, mega turnikeler, mega seçimler, mega bakkallar sardı bu değişimin arkasına sığınarak. Ya da kime caka satıyorduk bu kiralık, emaneti bizim olmayan ifadelerle bilemiyorum.(Başkasının parasıyla düğün yapıp gerdeğe girmek gibi. Her halde haberiniz vardır, az bir zaman önce İstanbul’un Etiler semtinde büyük bir ticaret merkezi açıldı. Adı Ak Merkez’di. Nasıl oldu da adı Ak Center konmadı bilemiyorum. Ama içine girip çevrenize baktığınızda... Ancak bir iki camekânda Türkçe isim bulabilirisiniz ilaç niyetine. Kendinizi İngilizce konuşan bir ülkenin zerafeti altında ezilmiş hissedersiniz. İstemeden az sonra. Hele bu merkezin ikinci katına yemek yemeye ya da kahve içmeye çıkarsanız! İtalya’daki bütün pizza türlerinin adları, Fransız Kreplerini, Amerikan köftelerini, Salad Barları, Seven up’ları selamlarsınız ve sonunda dayanamaz sorarsınız kendinize. Hani Türkiye nerede? Türkiye’de değil miyim ben? İstanbul’un göbeğinde. Ak Merkez’de benden başka herkes, her şey var da ben neden yokum? Neden? Bu kadar mı küçük görüyoruz kendimizi? Kendimizi, kendi gerçeğimizi bu kadar mı kaybettik, terk etti, vazgeçtik? Ve de sevmiyoruz. Yozlaşmanın bana en ağır, en acı gelen göstergesi ne oldu biliyor musunuz? Durup dururken o güzelim basın sözcüğünü çöpe atıp yerine media gibi bir yabancı kelimeyi alkışlarla getirmemiz. Neden? Basın kelimesinin ne suçu vardı. Hangi marifetimize yetmiyordu. Media kelimesi hangi büyüklüğümüzü kanıtlıyordu. Hangi doğrumuzu hangi başarımızı? Yoksa biz bilerek, bilmeyerek Amerikan toplumunun “kullan-at” ilkesini mi yaşıyorduk. Kız çocuklarımıza tıpkı onlar gibi, yaş günlerinde sarı saçlı Barbi armağan ederek? Bir yıl boyunca sevip oynadığı o bebeği “Bu artık eskidi” diye çekip elinden alarak ve eline bu kez siyah saçlı bir başka Barbi vererek. Oysa bugün Amerika’nın bilimcileri “bu geleceğin Barbili çocuklar vefa kavramını nasıl, nerede öğrenecekler?” diye sızlanıp duruyorlar. Bize hizmet eden tükenmez çakmaklar ve tükenmez kalemler öyle değil mi? Mürekkebi bitince onları çöpe fırlatıp atmıyor muyuz? Bu da yozlaşmanın bir başka türüdür inanın. Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için izin verirseniz yaşanmış küçük bir anımı özetleyeceğim size. Belki 35 yıl önce Safahatlar Çarşısı’nın son mühürcüsü Rauf Usta adlı mükemmel sanatçıyla üç gün süren söyleşiler yapıyor ve yaşadığı lonca düzeninin inceliklerini, özelliklerini soruyordum ona. Büyük bir ziyafetti benim için. O, peykesinde ben karşısında yerde oturuyordum. Bir ara elimdeki kalemi fark etmeden, belki heyecandan yere bırakmışım. O zarif, o ince ihtiyar bunu fark edince birden lakırdımı kesti ve bana öfkeyle “Edepsiz” dedi. Ne olduğunu anlamadım. Çok şaşırdım. Hiçbir uygunsuz hareket yapmamıştım. Öyle sanıyordum. Sonra eski sesine ve tavrına döndü “Sen o kalem sayesinde ekmek yiyorsun. Onu ayak basılan bir yere koyman ayıp değil mi?“ dedi. İşte ben o gün bu gündür kullandığım hiçbir kalemi atmadım. Ama bugün çevremizde Rauf Efendiler yok. Böyle konularda bizi kimse uyarmıyor. Acı sıkıntılı kimlik arayışı içinde bulunanlara kimse “Sen seni bil sen seni” diye seslenmiyor, kimse Yunus’un yaptığını yapmıyor. Yeni Anadolu’da birliğin kurulması ve Türk Anadolu’nun oluşması için dil birliğinin şart olduğuna inanıyordu. Aslında bu eski Ana Vatan’da Ahmet Yesevi tarafından göç topluluklarının ileri gelen ve başı çekenlerine aşılanmıştı. Yol boyu, geçtikleri ülkelerin görüşü ile Gaziyan-ı Rum diye anılan önderler takımı, Anadolu’da Alperenler olarak nam saldı. Ahiyan-ı Rum ise, kardeş ahiler oldu. Bu bir olumlu hareketti. Türk Dili’nin büyük mimarı ve Beyaz Türkçe’nin en güzel örneklerinin sahibi olan Yunus Emre ne yaptı? Bu sorunun cevabı aslında ayrı bir sohbet konusudur, ama... Gene de İlhan Başgöz’den yapacağımız alıntılarda şu kadarını söyleyeyim. O günler ülkede Acem ve Arap rüzgarı esiyor, onların İslâm yorumcularıyla Türk Tasavvufu’nun kurucuları, bugün olduğu gibi, çakışıyorlardı. Yunus kendini ve dilini bu etkilerin dışında tuttu, tutabildi. Sözgelimi, çok sevip saydığı Mevlâna gibi: Guş-i can demedi Can kulağı dedi Çeşm-i can demedi Can gözü dedi Murg-i can demedi Can kulu dedi Ayine-i dil demedi Gönül aynası dedi Rah-ı dost değilDost yolu Ateş-i aşk değilAşk odu onun güzelim şiirlerini süsledi. “Be zeban âverden” niçin desindi Yunus? Zaten “Dile getirmek” gibi güzel bir deyimimiz var. “Kemen besten” yerine “bel bağlamak”, “çarh zeden” yerine “çarh urmak”, “cefa keşiden” yerine “cefa çekmek”... güzel dilimizin incileri değil miydi? Şimdi bir dile bu yöntemle yapılan arılaştırmadan öte nasıl hizmet edebilirdi? Ama lütfen... İlkokuldan liseye... Açın bakın, dil ve edebiyat kitaplarında acaba kaç örnek var Yunus’tan. Acaba Yunus için kaç satır, özendirici bilgi var? Neler söylüyor? Onu gençlerimize tanıtmak ve sevdirmek için neler yapıyoruz? Artık nereden başlamamız gerektiği söz konusu olursa, sanırım işte buradan, kaynaktan başlamak gerek. Dilimize sokulan ya da gizlice giren yabancı kelimeler ister İngilizce’den girsin ister Farsça’dan ister Fransızca’dan girsin ister Arapça’dan... Hiç önemli değil. Bu istila yanlıştır başlı başına! Ama önemli bir nokta var. Onu da görmezden gelmeyelim. Vaktiyle, Arap ve Acem dillerinden alıntılarla Türkçe’yi zenginleştirmeye çalışanlar, Allah’tan bu milletin töresinden, kültüründen, sanatından hemen de hiçbirşey almamışlar. Ne kıyafetleri, ne yalelleri, ne mimarileri, ve törenleri... Gerek ve gereksinim olmamış. Ama şimdi n’oluyor? Yabancı sözcükler girerken, yabancı töreler, yabancı selamlaşmalar, şarkılar kıyafetler, tavırlar kısacası herşey... Günlük hayatımıza giriyor. Tartılıp ölçülmeden, hiçbir süzgeçten geçirilmeden hazır giyim eşyası gibi. İşte, bütün bunlardan dolayı... Bu yozlaşma seferberliği yalnız dil konusunda olacaksa yine de yetersiz kalacaktır diyoruz. Bir kez daha yozlaşma, kültürümüzün tamamındadır, bir bütündür. Olay bir bütün olarak görülmelidir. Radyolarda genç sunucularımız neden İstanbul Türkçesi’ni bırakıyor da Teksas aksanıyla söyleşisini sunuyor, yeni bir Türkçe yaratmaya çalışıyor, düşünmeliyiz, sormalıyız. Bu anlayışı düzeltmeliyiz. Merkezlerimiz neden center oluyor. Televizyonlarımız yalnız dillerinde değil, mimiklerinde, anlık tavırlarında bile Amerikan gösterimlerini taklit ediyor. Neden yanlış Türkçe konuşuluyor ve neden kimse nedenini sormuyor, tepki göstermiyor, dilini korumuyor, uyarılar yapmıyor. Neden? Benim babam bütün çocuklarının ona yazdığı her mektubu kendi yanıtıyla birlikte, imlâ yanlışlarını ve ifade bozukluklarını düzelterek bize gönderirdi. O babalar ne oldu, neredeler? Ve en önemlisi en yaygın iletişim aracı olan basın, durup dururken adını değiştirip medya diyor kendine. Bilmek istemez misiniz? Yoksa biz, yeni kişiliğimizi ararken, yeniden yapılaşmanın yollarını ilkelerini bulmaya çalışırken, yaşayan kültürümüzü, birikmiş kültür mirasımızı, günün birinde tükenen kalemlerimizi çöpe atar gibi fırlatıp atmak ve Oflazoğlu arkadaşımız dediği gibi “Gönüllü Müstemleke” kisvesini kabul mü etmek istiyoruz? Bu, olabilir mi? NEZİHE ARAZ

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 387
favori
like
share