Kültür Emperyalizmi hakkinda bilgiler

Kültür Emperyalizmi, bir emperyalizm yöntemidir. Kültür kalıpları, ekonomik, siyasal ya da toplumsal olsun bir toplumun ana değerlerinin göstergesidir. Kültür emperyalizmi bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir.
Kitle haberleşme araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşması üzerine her devlet kendi kültürel değerlerini başka devletlerin halklarına iletme olanağına kavuşmuştur. Bir ulusun değerlerini ele geçirmek için etkin bir kontrol yöntemi olarak kabul edilebilir.
Kültür emperyalizmi diğer emperyalizm yöntemlerinin uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynar. Başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm çeşididir. Egemenliğine çok bağlı ülkeler, bu konuda abartılı davranarak, kendi dillerini isimlerini giysilerini değiştirerek Batılı yaşam stilinden kendilerini kurtarabileceklerini ve dolayısıyla bağımlılıklarından kurtulabileceklerini düşünmüşlerdir. Çağımızda bu konuya en büyük örnek olarak Comintern'in bütün ülkelerdeki komünist partilerinin Sovyet dışı politikasını desteklemek yolundaki çalışmalarını verebiliriz.
Bugün ABD'nin geniş ölçüde kullandığı yöntemlerden biridir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1792
favori
like
share
Terakkiperver Tarih: 10.10.2009 09:17
Kültür emperyalizmi yok kültür boşluğu var

Mustafa Akyol - Referans Gazetesi

Geçen haftaki yazımda New York Times yazarı Thomas Friedman'ın "Dünya Düz" adlı kitabından söz etmiştim. Friedman, internetin ülkeler ve toplumlar arası sınırları kaldırdığına vurgu yapıyordu. Bu hafta ise bu "düz dünya"nın Türkiye için ne anlam ifade ettiğine bakalım.

Lafa "kültür emperyalizmi" ile girmek istiyorum. Bu kavram Türkiye'de çok kullanılır; özellikle de zamane gençlerinin Batı müziği ve Hollywood filmlerine rağbet edip bolca fast-food tüketmesine hayıflanan orta ve ileri yaş kuşağından insanlar, bunlar yüzünden kültürümüzü yitirdiğimizden yakınır. Onlara göre Batı, kendi kültürünü bize empoze ederek bizi "zehirlemekte"dir. Çözüm de bu "kültür emperyalizmi"ne karşı set çekmek, toplumumuzun yüzünü dışa değil içe çevirmektedir.

Bu yaklaşımın sadece küçük bir kısmının doğru olduğunu düşünüyorum. O kısım, Türkiye'de bir kültür erimesinin var olduğu. Ama bence bunun nedeni "kültür emperyalizmi" değil, "kültür boşluğu". Türkiye'nin geleneksel kültürü, Batı'ya karşı set çekmediği için değil, kendisini Batı'nın kalite standartlarında yeniden üretmekte zorlandığı için eriyor.



Düz dünya herkese açık

Ortada bir "emperyalizm" olmayışının nedeni, "düz dünya"nın herkese açık olması. Kültür alışverişi çok yönlü. Kimse size "benim filmimi izleyip, benim internet siteme girip, benim müziğimi dinleyeceksin" diye dayatmıyor. Dilerseniz siz de düz dünyanın imkanlarını kullanarak kendi kültürünüzü yayabilirsiniz. Burada serbest rekabet kuralı ve bileşik kaplar kanunu geçerli.

Zaten dikkat ederseniz düz dünyada sadece Batı kültürü yayılmıyor. Hint müziği şaşırtıcı derece popüler. Çin ve Japon mutfağı her yere girmiş durumda. Başta Budizm olmak üzere Uzakdoğu din ve felsefeleri hızla yayılıyor. Türkiye'de bile Yoga dersleri, Reiki seansları, Feng Şui kursları çoğalıyor.

Modern dünyada hızla yayılan bu geleneksel kültürlerin başarısındaki sır ise, kendilerini modern standartlar ve kalite anlayışı içinde yeniden üretmeleri. Hint müziği MTV'yi parselliyor, çünkü klasik Hint ezgilerini modern kulaklara hitap edecek şekilde yenilemiş durumda. Çin ve Japon mutfağının başarısı, binlerce yıllık lezzetlerini modern bir ambalaj ve "konsept" ile sunabilmelerinden geliyor. Peki acaba Türkiye'nin dünyaya sunduğu böyle bir kültürel ürün var mı? Dünyalı birisine "Türkiye'nin nesi meşhurdur?" diye sorunca aklına gelebilecek ne var?



Beyaz Türkiye ve öteki Türkiye

Bu soruyu kendi kendime düşündüm ve aklıma sadece üç şey geldi: Lokum, döner ve Mevleviler...

Dikkat ederseniz bunların hiç biri "beyaz Türkiye"nin ürünleri değil. Aksine, o "beyaz Türkiye"nin pek de sıcak bakmadığı geleneksel kültürün unsurları. Aslında o "beyaz Türkiye", geleneğe sıcak bakmak bir yana, onu hor gördü ve hatta baskı altında aldı. 1930'larda bir ara radyoda Türk müziği çalınması yasaklanmış, "asri Avrupa musikisi" zorunlu kılınmıştı. Sadece müzik değil, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e miras kalan tüm bir kültür, dilden kıyafete kadar reddedildi.

Bunun yarattığı garabeti bazen kendimiz göremiyoruz ama yabancılar bize hatırlatıyor. Bir diplomattan dinlemiştim; Türkiye'ye gelen bir grup Avrupalı devlet adamına Dışişleri Bakanlığı'nda dört başı mamur bir sofra hazırlanmış. Menü, Fransız mutfağının seçkin yemekleriyle doluymuş. Ama konuklardan biri, "Türkiye'ye gelmişken Türk yemeği yesek daha mantıklı olmaz mıydı" diye sormuş.

Avrupalılara garip gelen bu yaklaşım, Türkiye'de çok egemen. Ancak modern Batı'ya bire bir benzediğimizde modern olacağımızı sanıyoruz. Şu günlerde "başörtülüler Arabistan'a gitsin" şeklindeki radikal çıkışıyla gündeme gelen "Dokuzuncu Cumhurbaşkanı" Süleyman Demirel de, 28 Şubat süreci günlerinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın Beethoven'in ünlü Dokuzuncu Senfoni'sini çalması üzerine heyecanla "İşte çağdaş Türkiye!" demişti.

Türkiye'de Beethoven çalınmasının gereğine ben de inanıyorum. Ama "çağdaş Türkiye"den anladığınız bir tek bu ise, aslında "çağdaş Türkiye" olmaktan çıkmış, Batı'nın önemsiz bir taklidi -- İngilizce deyimle "wannabe"si -- olmuş olursunuz. "Adamlar" Beethoven'ı zaten biliyorlar, mesele bizim onlara yeni bir şeyler sunup sunamayacağınız. Bunu yapabilmek için de bizi biz yapmış olan tarihle, geleneklerle ve inançlarla barışmamız gerek. Ve onları geçmiş içinde donmaktan kurtarıp, modern standartlar ve kalite anlayışı içinde yeniden üretmek, çağın değerleri ile sentezlemek lazım.

Bunu yapabilirsek, "beyaz Türkler" ile "siyah Türkler"in de uzlaşmasını sağlamış oluruz.

Zor iş. Bakalım başarabilecek miyiz...

06.05.2006
Terakkiperver Tarih: 10.10.2009 09:13
Kültür emperyalizmi ve etkileri

Gelişen teknolojiyle birlikte kültürel etkileşimler oldukça hız göstermiştir. Bu seferki etkileşimler iki taraflı değil tek taraflı olup ve karşı kültürü yok etmeyi amaçlamaktadır. Günümüzde hakim olan kültür ise maalesef batı kültürüdür. İster Doğuya gidin ister kuzeye ister Müslüman bir ülkeye gidin ister bir Budist ülkeye, her yerde batı kültürünün izlerini görmek mümkündür.

Bundan kısa bir süre öncesine kadar emperyalist ülkeler ayakta kalmak için az gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerden hammadde alıyor o hammaddeyi işleyip mamul haline getirdikten sonra bu ülkelere satıyordu. Ve böylece o ülke devamlı elinin altında oluyor ve onu istediği gibi sömürüyordu. Bu sebepten dolayıdır ki emperyalist ülkeler yıllarca ayakta kalmıştır.

Şimdi ise durum değişti, emperyalist devletler bir ülkeyi işgal etmek için sadece top tüfek kullanmıyor. Ondan daha tehlikeli olan bir silahı, kendi kültürünü kullanıyor, bu silah hem ucuz hem de daha tehlikeli olmaktadır.Maliyeti az etkisi büyük olan bu silah emperyalist devletlerin ayakta kalmasının.tek sırrıdır.

Emperyalist ülkelerin bu silahı en çok kullandığı ülke ise Türkiyedir. Dünya tarih kitaplarının yeniden yazıldığı,bir avuç inanmış insanın bağımsızlık,şeref ve onur uğruna kendini sebil ettiği Kurtuluş savaşından sonra düşman ülkeler Türkiyeye karşı stratejilerini bu şekilde gerçekleştirmiştir. Topla, tüfekle yıkılmayan bir ülke kültür emperyalizmi ile oldukça kolay ele geçirilmektedir.

Emperyalist devletler stratejik önemi olan Türkiyeye karşı özel bir program uygulamaktadır. Satın alınan tvler , gazeteler sözüm ona aydınlar ve sivil toplum örgütleri Anglo Sakson kültürünü Türk gençliğine empoze etmek için ellerinden gelen var gücüyle hiç durmaksızın çalışmaktadırlar.

Kültür emperyalizminin en büyük gücü ise görsel basın ve sinemadır. Sadece 300 yıllık kanlı ve soykırımcı bir tarihi olan Abd sinema aracılığıyla yoktan kahramanlar icat edip, hayale ve akla sığmayacak senaryolar üretip Dünyayı kurtaran ülke pozisyonuna soyunmuştur. Hemen hemen her Amerikan filminde misyonerlik propagandası yapılmaktadır. Ve bu sahneler sinsi bir şekilde Türk gençlerinin önüne konulmaktadır.

Bunun sonucunda Türk insanı kendi kültürüne aşağılık bir gözle bakmaktadır. Artık onu ne İstanbulun fethi ne Kurtuluş savaşı nede Kutlu Doğum haftası ilgilendirmektedir. Artık onu ilgilendiren tek şey noeldir, Amerikanın şanlı! Zaferleridir.

Afrika’dan Abd’ye getirilen zenci kölelerin kendi kültürünü! ifade eden ve hiçbir geçmişi olmayan ve Türk’e hiçbir şey ifade etmeyen hip-hop ve rock tarzı müzik dinlemek çağdaşlığın birer simgesi olmuştur. Büyük Türk Milletinin zaferler kazanmasında oldukça payı olan ve sadece bizi ifade eden mehter marşlarının dinlenilmesi gericilikle eşdeğer tutulmuştur.

Özellikle televole ve Anglo sakson kültürüne maruz kalmış gençlikte ahlaki çöküntü almış başını gitmiştir.Topluma hiçbir faydası olmayan insanların yaptığı rezilliklerin faydalı bir işmiş gibi gösterilmesi sonucu maneviyatın hiçbir değeri kalmamıştır. Uyuşturucu yaşının 11’e kadar indiği, insan yerine konulmak için illaki yabancı müzik dinlenildiği bir ülkede ,vatanın savunulunması elbette beklenilemez. Emperyalizmin yıldırım gibi çarptığı gençlik kendi kendine televolecilik oynamaya başlamıştır. Erdemi ve onuru sadece yabancı kültürde arayan bir gençlik bu ülkeye kesinlikle yakışmamaktadır.

Türkiyeyi bekleyen bir diğer tehlike ise kürt kültür emperyalizmidir. Özellikle medya tarafından uygulanan bu emperyalizmin başta Abd olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri tarafından desteklendiği gün gibi ortadadır. Bundan kısa bir süre önce başlayan aşiret dizileri bu emperyalizmin en büyük ayağını teşkil etmektedir. Özellikler konfederalizmin tartışıldığı bir dönemde bu dizilerin ortaya çıkması kesinlikle tesadüfle açıklanamaz. Hedef ise bellidir Güneydoğu Anadolu’da sadece kürtler yaşar buralarda kürtlerindir.

Kürt kültür emperyalizmin diğer bir ayağı ise müzik ve folklordur. Kürtlerin yaşamadığı yerlerde dahi kürtçe müzikler çalınmaktadır.Bu durum öyle bir hale gelmiştir her 2 tarafı Türk olan düğünlerde bile kürtçe müzik eşliğinde halay çekilmektedir. Hiçbir sanatsal ve estetik değeri olmayan kürt dilinin! bu derece önemli olması gelinen boyutun ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektedir.

Bu kültür emperyalizmi maalesef kısmen de olsa başarıya ulaşmıştır. Başta Telekom olmak üzere Türkiyenin en önemli kuruluşları yabancılara peşkeş çekilirken, bir çok ilde isyan ve kalkışma provaları yapılırken Ab uyum yasaları altında Türk Milletinin altına dinamit konulurken verilen tepkiler ise oldukça yetersizdir. Artık Türk insanın Türk gibi derdi kalmamıştır.

Türk gençliğinin yapacağı tek şey kalmıştır artık. Her şeyi göze alıp Atatürk’ün açtığı yoldan gidip şerefli bir şeklide yaşamını sürdürecektir Ali Kemaller gibi Damat Feritler gibi vatanını satıp ömür boyu kalkamayacağı bir yük alacaktır. Artık taraf olma vakti gelmiştir, Türk genci bu iki seçimden birini en kısa sürede yapmalıdır.

(ALINTI)
__________________
Terakkiperver Tarih: 10.10.2009 09:12
Yabancı okulların imparatorluktaki coğrafi dağılışları ve yayılmaları Avrupa’nın niyet ve emellerini ortaya koymaktadır; bu okullar imparatorluğa yabancı sermayenin, bankaların, ticari şirketlerin, konsoloslukların ve öbür temsilciliklerin girdiği şehir ve bölgelerden başlayarak yayılmaya devam etmiştir. Bu okullar, İmparatorluğun en ehemmiyetli dört merkezinden (İstanbul, İzmir, Selanik ve Beyrut) başlayarak İmparatorluğun her yanına yayılmışlardır. 1905—1906. yıllarına ait istatistikler durumu gözler önüne sermeye kafidir: Beyrut vilayetindeki okulların sayısı:

Resmi devlet okulları…. 204

Özel Müslüman okulları.. 72

Özel Yabancı okulları …. 28

a)Fransızlar ……...39

b)İngilizler ………37

c)Amerikan ……...28

d)Rus ……………..8

e)Alman …………..7

f)İtalyan …………..5

g)Katolik ………….8


Verilen rakamlar sömürgeci devletlerin imparatorluktaki kültür emperyalizmini açıkça ortaya koymaktadır. Anadolu’ya baktığımızda durum farklı değildir. Aynı istatistiklere
göre Anadolu’nun bazı vilayetlerindeki yabancı okulların sayısı şöyledi:

Bu yabancı okullara gayr-i müslim okulları da eklenince İmparatorlukta fikri, siyasi, iktisdi ve kültürel hayatın Müslümanların ve bizzat devletin aleyhine geliştiği görülmektedir. II. Ahdülhamid devrinde bu okulların ruhsatsız açılanları kapatılmak, diğerleri de teftiş yoluyla kontrol edilmek istenmişse de fazla başarı sağlanamamıştır. Böylece emperyalizmin en korkuncu ve en tehlikelisi olan kültür emperyalizmi imparatorlukta devam etmiş ve Osmanlı aydınları üzerinde tesirli olmuştur.

Bu okulların kuruluş gayeleriyle ilgili müşahhas bir misal vermek gerekirse; Türkiye’de Hıristiyan Batı kültürünün en tesirli propaganda karargâhlarından biri olan Robert Kolej, 1863’de Dr. Samuel Hamlin, Dr. Long, Dr. Robert ve Dr. Vasburn adlarında dört misyoner papaz tarafından kuruldu. Kuruculardan Dr. Hamlin tam yedi sene bu kolejin kuruluşunu gerçekleştirebilmek gayesi ile sarayda paşaları kandırmak için uğraşmıştır. Robert kolejinin ilk talebeleri arasında bulunan Bulgar ihtilalcisi Mateef, Bulgarca Mir Gazetesinin 20 Haziran 1936 ve 10774 numaralı sayısında şunları yazıyordu. “Dr. Hamlin; Müslümanlık nereden İstanbul’a girmişse Hıristiyanlığın da oradan İstanbul’a girmesi için Rumeli Hisarı’nın en yüksek kulesi üzerinde bir kolej açmak istiyordu.” 1840 da bir Ermeni Keşiş okulunun bir bölümünde ajitasyon ve tahrik eğitim ve öğretimine başlayan Robert Kolej binalarının Bebek sırtlarında inşa edilmesine 1869’da izin çıktı. Okulun bütün masraflarını Fransız Yahudilerinden Christopher Rinlender Robert üzerine almıştı. Robert 1878’de ölürken servetinin beşte birinin koleje verilmesini vasiyet etmiş, böylece 400 bin dolarlık bir servete kavuşan okul idarecileri Robert Kolej’in dev binalarını yaptırmışlardı. 1878’e kadar Amerikan koleji adıyla anılan okulun ismi ise, bu tarihten sonra Robert Kolej’e çevrilmişti.

Batının emperyalist düşüncelerini gözler önüne seren Sartre’nin “Yeryüzünün Lanetlileri” kitabının önsözündeki şu cümleler konuyu aydınlığa kavuşturması bakımından oldukça önemlidir. “Amsterdam, Paris, Londra gibi ülkelere birkaç aylığına bir kısım Asyalı ve Avrupalı gençleri getirip, gezdirecek; giyim kuşamlarını değiştirecek, biraz lisan, biraz da batı kültürü verdikten sonra, kendi hars ve manevi değerlerinden uzaklaştırarak yeniden ülkelerine göndereceğiz. Artık bizim borazanlarımız haline gelen bu gençler, gittikleri ülkelerde bizim düşündüğümüz gibi düşünecek ve bizim söylediklerimizi haykıracaklardır.”

Emperyalist Batı toplumu kendi menfaatlerinin temini ve devamı için kendi düşünce tarzını, hayat felsefesini, duyuş ve zevk alışlarını bizim insanımıza empoze ede ede, bizi öyle sersemleştirdi ki; artık biz kendi gibi düşünemez, kendi gibi inanamaz, kendi gibi okuyup yazamaz olduk, özden uzaklaşma, yabancılaşma her tarafımızı sardı ve taklitçi bir millet haline geldik.

Evet, birkaç asırdan beri ruhunu kaybetmiş milletimizin etrafını saran bu kâbustan kurtuluş, kendi ruhumuzu bulmamıza bağlıdır. Bizim kendimizi bulmamız için de çok ciddi bir eğitim ve terbiyeye ihtiyaç vardır. Bu milletin bağrında gelişip boy atmış, inançla gerilmiş ruhlar, bu terbiye ve yetiştirme vazifesini yılmadan, sarsılmadan ve bir mercan sabrı ve sessizliği içinde sürdürdükleri takdirde, üzerimizdeki zincirleri kıracağımızı ve madde ve mana planında dirilişimizi gerçekleştireceğimizi ümit ediyorum.

İbrahim Refik

Kaynaklar:

1. Uluslararası haberleşme ve Türk basını üstüne notlar. İlim Sanat Dergisi, Kemal Kahraman Mart/Nisan sayı 6, 1986.

2) Avrupa Emperyalizminin Osm. İmp. giriş vasıtaları. Doç. Dr. Bayram Kodaman, Milli Kültür Haziran, 1980.

3) Kültür Emperyalizminin Psikolojik temeli ve sızma yılları. Rd. Reha OğuzTurkkan, Milli Kültür Mayıs 987

4) Öğüt dergisi. sayı: 20.

5)Türk basının illeti: Dışa bağımlılık.. Cemil Kıyar, Zaman gazetesi. 2 Nisan 1988.

6) Şok. A. Toffler. İst. 1974 Sy. 66.

7) Yitirilmiş Cennete Doğru. M. Abdulfettah Şahin. sf.65 İzmir, 1988.
__________________
Terakkiperver Tarih: 10.10.2009 09:10
Kültür Emperyalizmi


İbrahim REFİK


OsmanLI İmparatorluğu’nun dünyada muvazene unsuru olma durumunu kaybetmeye başlamasıyla birlikte, ilim ve teknikte ilerlemeye başlayan Avrupa, bU sahadaki üstünlükleri sayesinde tabiatı ve diğer toplumları sömürmeye başlamış ve bir “sömürgecilik” devri açmıştır. XVIII. yüzyılın ikinci yarısından başlayıp XIX. yüzyıl boyunca devam eden teknik ve sanayi inkılâbı ile her alandaki sömürgecilik ve hâkimiyet, nihayet “Emperyalizm” şekline dönüştü.

Avrupa, tam ve kısmi sömürge ülkelerindeki menfaatlerini devam ettirebilmek için, emperyalizmine meşru bir kılıf giydirerek hareketinin adını “Dünyayı Medenileştirme” veya “Hümanizm” koydu. Avrupa’nın acımasızca uyguladığı metotlardan biri, belki de en ehemmiyetlisi “Kültür Emperyalizmi”dir. Kültür emperyalizmi, bir toplumu kuvvete müracaat etmeden, sessiz sedasız, hatta hüsn-ü kabul görerek, içten fethetmek ve toplumda uzun vadeli sömürme zeminini hazırlamak demektir. Bunun için de toplumun fertlerini, bilhassa münevver zümreyi, beyin yıkama usulü ile kendi kültür yapısından koparmak ve boşalan kafalara yabancı kültürü aşılamak gerekmektedir. Bu usul ve tatbikatın başarıya ulaşmasıyla, sömürülen toplum, sömüren toplumun kültür ve fikri atmosferine “entegre” edilmiş, yani yabancı kültürle bütünleştirilmiş olur. Ancak bu bütünleşme daima geri kalmış ülkenin zararına işleyen bir mekanizma oluşturmuştur; toplumun aydın tabakası, kendi öz kültüründen uzaklaştırıldığı için; milli kültürüne bir şey veremediği gibi, bütünleştiği fakat mahiyetini bilemediği ve kavrayamadığı yabancı kültüre de herhangi bir katkıda bulunamamıştır. Böylece teknik sahada gelişen ve ilerleyen, kendi kültür zemininde kalan, Batı aydını olmuştur. Sömürülen toplumun aydıncıkları(!) ise fikri asalaklığını devam ettirmekten, cemiyetlerinin sömürülüp parçalanmasına sebep olduklarının farkına bile varamamışlardır.

Emperyalist Batı’nın içimize sızma yollarından en mühimleri olan kültür emperyalizminin ‘‘dürtücüsü” haberleşme vasıtaları, “yöneticisi” yabancı okullar, “yayıcısı” çeşitli sanat dalları olmuştur.

Bunlardan haberleşme vasıtalarını ele aldığımızda; Bütün dünyayı bir ağ gibi saran beş emperyalist ülkenin haber ajansları (ABD’den Unıted Press Internatıonal (UPI), Associated Press (AP), İngiltere’den Reuter, Fransa’dan Agance France Presse (AFP) ve SSCB’den (TASS) günde 40 milyon kelime ile haber dolaşımının yüzde 97 sini sağlayarak dünyayı haber bombardımanına tutmaktadırlar.

Bugün memleketimizde en çok satan yazılı basına baktığımızda, dış habercilikte tamamen dışa bağımlı olduğu göze çarpmaktadır. Öyle ki, bu haftanın Newsweek veya Times dergilerini okuduğunuzda, önümüzdeki hafta gazetelerimizde yer alacak olan dış haberleri büyük ölçüde okumuş olursunuz. Gazeteler Batı kaynaklarından aldıkları bu haberleri erleyip, batının bakış açısıyla aynen yayınlamaktadırlar. Bernard Kohen bu mevzu ile alakalı olarak şöyle demektedir: “—Gazete okuyucusunun, dolayısı ile kamuoyunun çeşitli ülkeler hakkındaki görüşleri, yurt dışı muhabirlerince kaleme alınan haberler ve benzeri yazılarla oluşur ve biçimlenir. Bu manada yurtdışı muhabirliğinin politik bir fonksiyonu vardır. Bu dolaylı tesir, basınını güçlü olduğu ülkelerde siyasi iktidarların dış politika kararlarına yansıyacak çaptadır.”

Birkaç yıl önce ülkemizde yapılan bir araştırmada dış haberlerin yüzde 54,6 sının AP, UPI, AFP ve Reuter çıkışlı olduğu, yüzde 30.9 unu ise Batılı dergi, radyo ve TV’lerinden alındığı belirtilmektedir. Böylece ülkemizde yayınlanan dış haberlerin %90’ı bu kaynaklan ellerinde bulunduranların değer yargıları doğrultusunda oluşmakta, ayrıca bu ajanslar aynı haberleri her ülkeye objektif şekilde yansıtmamaktadırlar. Mesela aynı haber ajansı, bir haberi Türkiye’ye geçerken bir türlü, Yunanistan’a geçerken başka türlü vermektedir.

Yayın dünyasını incelediğimizde; Osmanlı’nın son döneminde, kültür emperyalizminin tesiriyle edebiyat akınları, o dönemin Fransız edebiyatının birer kopyasıydılar. Batı edebiyatındaki gelişmeleri daha yakından izleyebilmek maharet sayılıyor, biraz uzağında kalmak geri kalmakla eşdeğer tutuluyordu. O zamandan bu güne haberleşme ve ulaştırma teknolojisinde kaydedilen gelişmeler batıyı daha da yakınımıza getirmiş, izleyiciler sahasını alabildiğine genişletmiştir. Artık Türkiye’nin penceresinden büyük bir Batı gözükmektedir. Sayısı gittikçe artan bir aydın(!) kesim, sürekli tercümeler yaparak milli ruh süzgecimizden geçirmeden Batı’nın hümanist(!) düşüncelerini kitlelere ulaştırmaktadırlar.


Radyo ve TV’ye gelince; Bugün radyo frekanslarının % 90’ı endüstrileşmiş Batılı ülkelerin elindedir. BBC’nin yabancı dilde yaptığı radyo yayınları 1970’de 12300 saati bulmaktadır. Batılı ülkelerin ve sosyalist bloğun 1987’de ülkemiz için yaptığı radyo programları günlük 15 saati aşmaktadır. Üçüncü dünya ülkeleri, dünya nüfusunun %70’ini barındırdıkları halde, TV vericilerinin % 5’ini alıcılarının da % 12’sini ellerinde bulundurmaktadırlar. UNESCO’nun 1974’de yayınladığı rapora göre ABD dışarıya yılda 100—200 bin, İngiltere 20—30 bin, Fransa 15—20 bin, Almanya 5—6 bin saatlik program satmaktadırlar. Finlandiya Devlet Başkanı Kekkonen, bu konuda yapılan bir seminerin açılış konuşmasında “Gelişme yolundaki ülkeler habercilik alanında endüstrileşmiş Batı ülkelerinin tesiri altındadırlar. Buna ‘Habercilik Emperyalizmi denir.” demektedir.

1976 Mart ayında Tunus’ta tertip edilen bağlantısız ülkeler habercilik sempozyumunda hazırlanan raporda; “Gelişmiş batılı ülkelerin haberleşme sahasında bir tekel kurdukları, bu tekellere bağlı olan haberleşme vasıtalarının Bağlantısız ülkelerden gelen haberleri saptırdıkları, iyi haberleri hasıraltı ettikleri ve kötü haber uydurdukları “öne sürülmekte, raporda ayrıca, “Birçok ülkenin Batı kültürünün tesiri altında kalarak, kendi milli geleneklerine ters düşen bir medeniyetin kölesi durumuna düştükleri, hür haber dolaşımının da dünya çapında haberleşme firmalarının dilediklerini yapmaya yarayan bir sistem olduğu, bunun ise bağımsızlık mefhumu ile çatıştığı ve bu firmalar için basının bir “mal’ olduğu belirtilmektedir.

Televizyon programlarının ekserisini yabancı menşeli programlar meydana getirmektedir. Bunlardan; çizgi filmler olsun, kovboy filmleri, polisiye diziler, hemen hepsi bir başka kültürün yaşantısına, örf ve adetlerine, zevk ve esprisine göre hazırlanmış programlardır. Sözleri bile Türkçe seslendirildiği halde yabancı bir geleneği yansıtır. Mesela iki kişi birbirlerinden ayrılırken, “Allahaısmarladık” veya ‘iyi günler’ gibi sözler sarf etmezler; dikkat edilirse “kendine iyi bak” derler. Niçin? Çünkü bunun aslı, Amerikalıların “Take care of yourself”dir. Dikkat edilmesi gerekli önemli bir noktada reklâmlardır. Toffler bu konuda şöyle demektedir: “Karmakarışık, hızlı bir değişime yakalanmış bir toplum içinde şahsi ihtiyaçlar da —ki bunlar dış çevreyle olan münasebetler neticesinde oluşur— izafi bir hızla değişik. Cemiyetteki değişme umumiyetle, ferdin kısa süreli ihtiyaçlara kendini kaptırması neticesini doğuracaktır. Hangi ihtiyaçlarının yerine getirildiğini seçemeyen tüketici, sık sık belirsiz bir değişiklik isteği duyar. Reklâm bu duyguyu körükler ve belirgin bir biçime sokar.”

En yaygın sosyal tesirleri hasıl eden programların başında gelen reklâmlar; tüketim tipinin şekillenmesinden,- sosyal davranışlara kadar çok geniş bir sahada Batı tipi bir
hayat tarzını empoze etmektedir.

Kültür emperyalizminin bir ülkedeki “yöneticisi” durumunda olan yabancı okullar;
temsil ettiği kültürün üssü ve merkezi durumundadırlar. Nasıl ki, askeri bir üs, askeri bir saldırının ağırlık merkezini teşkil ediyorsa, yabancı okullar da yabancı kültürlerin milli kültüre tecavüz için merkez ve üs vazifesi görmektedirler. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren memleketimizde açılan İngiliz, Fransız, Alman ve İtalyan okulları Avrupa kültürünün Türk toplumuna nüfuzunda birer köprü vazifesini yerine getirmişlerdir. “Medeniyeti getirme” parolasıyla tesis edilen bu yabancı okulların asil gayesi, Kapitalist Avrupa’nın menfaatlerinin devamı için meydana getirdikleri bir beşinci kol vazifesi görmektedir. Şöyle ki; Yabancıların açtıkları okulların hepsi de ilk, orta ve lise seviyesindedir. Bunların çoğu ihtisas veya teknik öğretim yapan yüksek seviyeli okullar değildir. Bu yüzden yabancı okullar biraz Avrupa kültürü, biraz da yabancı dil öğretmekten öteye gidememiştir. Bu şartlar altında yeni yetişen nesiller, Avrupa’nın Osmanlı’ya nüfuzunu kolaylaştıran memur—aydın kadrolarım oluşturmuşlardır; fakat asla Osmanlı’yı modernleştirecek kadroları meydana getirememişlerdir. Çünkü bir toplumu kalkındırmak için körü körüne İngiliz, Fransız, Alman kültürünü (sanat, edebiyat, dil vs) öğretmek, buna mukabil milli kültürden kopmak yeterli değildir. Eğer böyle olsa idi, gayet güzel İngilizce, Fransızca konuşan ve Avrupa kültürüyle bütünleşmiş bazı Afrika ülkeleri çoktan modernleşmiş ve kalkınmış olurdu. Gerçek ise bunun tam tersi olmuştur.

(Devam ediyoruz)
__________________