SABIR
Sabır, nefsin isteklerinden tıpki bir ölü gibi uzak durmaktır. Ve bu mücahede ile yapılmalıdır.

Yani nasil ki, bir ölünün nefsi istekleri kalmıyorsairadi ölümde de kalmamasi gerekir.

Yalnız buradaki mücahede, nefse karşı onun isteklerini yapmamakla ve istemediklerini yapmakla mücadele etmektir. Mesela nefis vahdeti istemez, daha çok kesreti ve çesitliliği ister. Bunun için ehl-i heva olanlar bir yerde durmazlar. Vakitlerini gayr-i mesru sohbetlerde geçirirler. Sürekli pis ve necis sözler ve gazeller söylerler. Nitekim bu durumu açıklayan bir hadis vardir: «Cennet'in etrafı sıkıntı ve güçlüklerle, Cehennem•in ise istek ve hazlarla doludur.» (Buhari) İste mü'minlerin bu konuda dikkat etmesi gerekir. Kalplerinin hangi tarafa meylettiğini ve bazi insanların Cennet' e bir akçe ile girmek yerine Cehennem'e bin akçeyle girmeyi nasıl terkettiklerini görmek için.

Nefsin isteklerini ve ülfette bulunduğu şeyleri ona vermeyerek doğru ve güzel bir yol üzerine sebati ancak bir şekilde mümkündür. Nite- Kur'an-i Kerim buna şöyle temas eder: «Onlardan, sabrettikleri için sizlere dogru yolu gösteren önderler yetiştirdik. Onlar ayetlerimizi de yakinen biliyorlardı» (Secde, 24).

Böyle bir yola girdikten sonra önemli olan sebattir. Bir insanin tevbe etmesi güzel bir şey fakat o hal üzerinde devam olmadıktan sonra bu tevbe anlamsızdır. Ayni şekilde tarikata girmek de gaye değil vasıtadır. Tarikatta sebat eden ancak gayeye varabilir. Nitekim yüce Allah (c.c) şöyle buyurmaktadir: 'Rabbimiz Allah'tır' dedikten sonra doğru yolda devam edenler ...» (Fussilet, 30). Yani, sadece 'Rabbimiz Allah'tır demek yetmiyor; bunda devam etmek gerekir. Bunun için Allah (c.c) sabır ve sebat ile mukayyed kıldı

MURAKEBE
Mu'rakabe,müridin her türlü havl (değişim ve kuvvetten bir ölü gibi kendini tecrid etmesidir. Buradaki degisim '(havl), Allah'in emriyleolan değişiklik demektir. Bunun için duada şuifade kullanılır: "Ey değisenlerin ve değişikliğin sahibi Allah..." Bununla her türlü değişikligin sahibiolarak Allah'ı kabul etmek demektir. Kendi değişikliklerin ve degişimlerin dışında bırakmaktır. Kuvvet sıfatı da böyledir. Zaten Allah 'ın bir ismi de Kavi'dir. Kocaman ve son derece ağır degirmen taşı bu ismin tesiriyle ve su taşıyla döner. Taşın dönme kabiliyeti var, fakat bu ancak su ile yapılabilir. Murakabe bir mevhibe-i- ilahiyedir.

Bu hibede ise her salik'in kendine düşen payı vardir. Başkalarının bu konudaki mertebesine talib olmak himmtte kusur sayılır. Bunun için nefahat-i ilahiye'ye sarılmak gerekir. Bunun için Hz. Peygamber (a.s.) söyle dua ederdi:« Ya Rabbi! Senden mağfiretine sebep olan en güzel ameli isterim». Bunun için «ağlamayan çocuğa erne verilmez» atasözü• meşhur olmustur. Denilmiştir: ki, amel merdivenin basamaklarıdır. Nasil ki, merdiven basamaksız çıkılmazsa amelsiz gayeye vasil olmak da imkansızdır.

Murakabe halinde olanların şu vasıfları taşıması gerekir:

Masivadan yüz çevirmek:

Saliklerin buna dikkat etmeleri gerekir. Çünkü masiva Hakk'a yönelmeyi engeller. Buna dikkat etmeyen niceleri yarı yolda kalmışlardır. Bunun için demislerdir ki: «Malını seven fitneye düsmüş, çoluk çocuğunu seven aldanmış ve halini seven de mecnun olmuştur». Bunun içinsalikin bunlara çok dikkat etmesi gerekir. çünkü her an masivanin sekline aldanıp yolda kalabilir.

O'nun aşkının deryasına dalmak:

Bütün deryaları geçip O'nun aşkının deryasına varmaktır. Nitekm Mecnun mecazi aşki tattıktan sonra gerçek aşkı, Hakk'ı bulur. Aslında insanın bütün hareketleri O'nun aşkından şudur eder. Bunun için ehl-i Hakk'a ta'nda bulunmak hata ve belki de küfürdür. O'na kavuşma özlemini duymak:

İştiyak muhabbet üzerine bina edilen bir durumdur. Bu durumda kişi O'na kavuşmak arzusuyla efsunlanır. O'nun huzurunda ağlamak:

Ehl-i murakabenin huzur-i ilahide şevke gelip ağlaması onun vuslata olan aşkındandır. Bunlar sevinç gözyaslarıdır. Bu gözyaşları soğuktur. 'Firkat' dolayisiyla akan yaslar ise sıcaktır. Çünkü kalpteki ateş onları da ısıtır.

Sadece O'na güvenir.

Allah'in lütfu için yine O'nun lütfunu ister.Çünkü kendine yardım eden ona yol gösterip dergahiha kabul eden yine O'dur.

Sadece O'ndan yardim diler.

Salik 'Senden Sana sığınırım prensibince Allah'ın yardımı için yine O'nun yardımını, O'nun kahrından sakınmak için yine O'nun yardımını ister. Tıpkı bir çocuğun annesinde dayak yerken bile 'anne' diye bağırması gibidir bu. Bütün bu sifatlari kendisinde bulunduran salik için Cenab-i Allah hiç kimsenin kapatamayacağı azap kapılarını kapatır. Öbür taraftan hiç kimsenin kapatamıyacağı rahmet kapılarını açar.Ebrar için hasenat olan sey vardir ki, 'mukarribin için seyyiattir. Kur'an-i Kerim'de: "Güzel amelde bulunanlara daha güzel karşılık vardır, ki (Yunus, 26)." Bu ziyadelik Allah'ın ikramıdır. "Bu Allah'ın bir lütfudur, istediğine verir, (Maide, 54) buyurulmaktadır.

Buradaki 'fazlalık'tan maksat Allah'ın (c.c,) lütuf ve iyilikleridir. Bunun en yüksek ve yücesi" rü'yetullahtir. Yani Cemal-i ilahi'yi temaşadır. Allah bunu dilediğine verir demekten maksat ise 'mukarribin'dir. Bunlar Allah'ın hass kullarıdır. Ahirette de cennetin en üst mertebesi plan 'Firdevs' cennetine konulacaklar, burada peygambere komşu olacaklardır. Bu komşuluk dünyadaki manevi bağın bir devamıdır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 764
favori
like
share
AYIŞIĞI Tarih: 03.05.2009 19:40

[COLOR="YellowGreen"]
RIZA
Riza, nefsin isteklerinden tıpki bir ölü gibi kendini tecrid ederek, hiçbir itiraz ve münakaşada bulunmadan Allah"in ezeli tedbirlerine teslim olmaktır.

Bu konuda tartışma ve kavgaya gerek yoktur. Çünkü Hakk'ın ilmi, kulun akIından geniştir. Hakk herkesin istidadına göre ezelden takdir etmiştir. Bunun için kula düsen vazife teslimiyet ve kabul etmektir. Yoksa red ve itiraz değildir. Nitekim bir hadis-i kudside: «Her şeyide Ben takdir ettim, Ben tedbir aldım ve her şeye Ben hükmettim. Kim buna rıza gösterirse Benden kendisine rıza vardır, kim ki aksilik yaparsa Benden aynısını bulur», denilmiştir.

Bazi sufilerin «bütün islerimi mabuduma haveIe ettim, O dilerse beni yaşatır, dilerse öldürür demeleri gibi.

Böyleleri yanında lütuf ile kahır arasında bir fark yoktur. İkisinde de mahbubun etkisi olduğundan aradaki perdeler ortadan kalkınca her şeyin aslında ayni olduğu görülür.

Kim bu dünyanın perdelerinden ve karanlık vasıflarindan sıyrılarak iradi ölümü tadabilirse Allah onu kendi yardımıyla tekrar diriltir. Nitekim Kur'an-i Kerim'de: "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse karanlıklar içine kalıp çıkamayan kimse gibi olur mu? ..» (En'am, 122)şeklinde bu sınıftan bahsedilir.

'Iradi ölümden' sonra meydana gelen bu hayata 'hakkani hayat' denir. Fani cesed akıp eriyip yok olunca, baki çıkar ortaya. Ve artik bakininhükmü geçerli olur. Ayetin tefsirini Şeyh Necmüddin Kübra şöyle yapmaktadır: Yani biz onu 'enaniyetin' kati ve karanlık çukurlarından alıp kurtarır, kendi rabbani vasıflarımızla diriltir ve yüceltiriz.

Onun bu zulmet çukurundan kurtarılması ağacın yeni bir meyvaya aşılanması gibidir. Ağacın verdiği meyvalar degişiktir. Artık ağaç bambaşka bir ağaçtır.

Daha sonra ona cemalimizden bir nur ,veririz ki, soo o sayede insanlararasinda yürür- ve ai,n hallerini müsaJiede eder.Ehl-i feraset sahibi bir mü'minin mertebeleri söyledir:

1 - İman: Avam seviyesindeki mü'minlerin halidir. Bu mertebe bir ağacın çiçeği gibidir . 2 - Velayet: Hass mü'minlerin halidir. Bu mertebeye 'ihsan' mertebesi de denir. Ağacın mertebesi gibidir bu. Zaten iman ve amel-i salih ile müşahede makamı kastedilmektedir.

3 - Nübüvvet: Ehassu'l-havass mertebesidir. Bu da meyvanin özü gibidir.

4 - Risalet: Bu da 'hülasa-i ehass, veya 'dehn-i lübb' gibidir. Yani özün özü.

Bu saydigimiz mertebelerden ilk ikisi kesbidir, insanin kendi mücahedesiyle elde edebileceği mertebelerdir.

Üç ve dördüncüsü ise vehbidir. Allah'in istediği kullarına verdiği mertebelerdir.

Her veli de bir yönüyle öz sayilir. Fakat Hz. Peygamber'e göre dis ve kabuk sayilir. Bu mertebenin en yücesi de Hz. Muhammed'e aittir.
AYIŞIĞI Tarih: 03.05.2009 19:39
[COLOR="YellowGreen"]SABIR
Sabır, nefsin isteklerinden tıpki bir ölü gibi uzak durmaktır. Ve bu mücahede ile yapılmalıdır.

Yani nasil ki, bir ölünün nefsi istekleri kalmıyorsairadi ölümde de kalmamasi gerekir.

Yalnız buradaki mücahede, nefse karşı onun isteklerini yapmamakla ve istemediklerini yapmakla mücadele etmektir. Mesela nefis vahdeti istemez, daha çok kesreti ve çesitliliği ister. Bunun için ehl-i heva olanlar bir yerde durmazlar. Vakitlerini gayr-i mesru sohbetlerde geçirirler. Sürekli pis ve necis sözler ve gazeller söylerler. Nitekim bu durumu açıklayan bir hadis vardir: «Cennet'in etrafı sıkıntı ve güçlüklerle, Cehennem•in ise istek ve hazlarla doludur.» (Buhari) İste mü'minlerin bu konuda dikkat etmesi gerekir. Kalplerinin hangi tarafa meylettiğini ve bazi insanların Cennet' e bir akçe ile girmek yerine Cehennem'e bin akçeyle girmeyi nasıl terkettiklerini görmek için.

Nefsin isteklerini ve ülfette bulunduğu şeyleri ona vermeyerek doğru ve güzel bir yol üzerine sebati ancak bir şekilde mümkündür. Nite- Kur'an-i Kerim buna şöyle temas eder: «Onlardan, sabrettikleri için sizlere dogru yolu gösteren önderler yetiştirdik. Onlar ayetlerimizi de yakinen biliyorlardı» (Secde, 24).

Böyle bir yola girdikten sonra önemli olan sebattir. Bir insanin tevbe etmesi güzel bir şey fakat o hal üzerinde devam olmadıktan sonra bu tevbe anlamsızdır. Ayni şekilde tarikata girmek de gaye değil vasıtadır. Tarikatta sebat eden ancak gayeye varabilir. Nitekim yüce Allah (c.c) şöyle buyurmaktadir: 'Rabbimiz Allah'tır' dedikten sonra doğru yolda devam edenler ...» (Fussilet, 30). Yani, sadece 'Rabbimiz Allah'tır demek yetmiyor; bunda devam etmek gerekir. Bunun için Allah (c.c) sabır ve sebat ile mukayyed kıldı
[COLOR="YellowGreen"]
MURAKEBE
Mu'rakabe,müridin her türlü havl (değişim ve kuvvetten bir ölü gibi kendini tecrid etmesidir. Buradaki degisim '(havl), Allah'in emriyleolan değişiklik demektir. Bunun için duada şuifade kullanılır: "Ey değisenlerin ve değişikliğin sahibi Allah..." Bununla her türlü değişikligin sahibiolarak Allah'ı kabul etmek demektir. Kendi değişikliklerin ve degişimlerin dışında bırakmaktır. Kuvvet sıfatı da böyledir. Zaten Allah 'ın bir ismi de Kavi'dir. Kocaman ve son derece ağır degirmen taşı bu ismin tesiriyle ve su taşıyla döner. Taşın dönme kabiliyeti var, fakat bu ancak su ile yapılabilir. Murakabe bir mevhibe-i- ilahiyedir.

Bu hibede ise her salik'in kendine düşen payı vardir. Başkalarının bu konudaki mertebesine talib olmak himmtte kusur sayılır. Bunun için nefahat-i ilahiye'ye sarılmak gerekir. Bunun için Hz. Peygamber (a.s.) söyle dua ederdi:« Ya Rabbi! Senden mağfiretine sebep olan en güzel ameli isterim». Bunun için «ağlamayan çocuğa erne verilmez» atasözü• meşhur olmustur. Denilmiştir: ki, amel merdivenin basamaklarıdır. Nasil ki, merdiven basamaksız çıkılmazsa amelsiz gayeye vasil olmak da imkansızdır.

Murakabe halinde olanların şu vasıfları taşıması gerekir:

Masivadan yüz çevirmek:

Saliklerin buna dikkat etmeleri gerekir. Çünkü masiva Hakk'a yönelmeyi engeller. Buna dikkat etmeyen niceleri yarı yolda kalmışlardır. Bunun için demislerdir ki: «Malını seven fitneye düsmüş, çoluk çocuğunu seven aldanmış ve halini seven de mecnun olmuştur». Bunun içinsalikin bunlara çok dikkat etmesi gerekir. çünkü her an masivanin sekline aldanıp yolda kalabilir.

O'nun aşkının deryasına dalmak:

Bütün deryaları geçip O'nun aşkının deryasına varmaktır. Nitekm Mecnun mecazi aşki tattıktan sonra gerçek aşkı, Hakk'ı bulur. Aslında insanın bütün hareketleri O'nun aşkından şudur eder. Bunun için ehl-i Hakk'a ta'nda bulunmak hata ve belki de küfürdür. O'na kavuşma özlemini duymak:

İştiyak muhabbet üzerine bina edilen bir durumdur. Bu durumda kişi O'na kavuşmak arzusuyla efsunlanır. O'nun huzurunda ağlamak:

Ehl-i murakabenin huzur-i ilahide şevke gelip ağlaması onun vuslata olan aşkındandır. Bunlar sevinç gözyaslarıdır. Bu gözyaşları soğuktur. 'Firkat' dolayisiyla akan yaslar ise sıcaktır. Çünkü kalpteki ateş onları da ısıtır.

Sadece O'na güvenir.

Allah'in lütfu için yine O'nun lütfunu ister.Çünkü kendine yardım eden ona yol gösterip dergahiha kabul eden yine O'dur.

Sadece O'ndan yardim diler.

Salik 'Senden Sana sığınırım prensibince Allah'ın yardımı için yine O'nun yardımını, O'nun kahrından sakınmak için yine O'nun yardımını ister. Tıpkı bir çocuğun annesinde dayak yerken bile 'anne' diye bağırması gibidir bu. Bütün bu sifatlari kendisinde bulunduran salik için Cenab-i Allah hiç kimsenin kapatamayacağı azap kapılarını kapatır. Öbür taraftan hiç kimsenin kapatamıyacağı rahmet kapılarını açar.Ebrar için hasenat olan sey vardir ki, 'mukarribin için seyyiattir. Kur'an-i Kerim'de: "Güzel amelde bulunanlara daha güzel karşılık vardır, ki (Yunus, 26)." Bu ziyadelik Allah'ın ikramıdır. "Bu Allah'ın bir lütfudur, istediğine verir, (Maide, 54) buyurulmaktadır.

Buradaki 'fazlalık'tan maksat Allah'ın (c.c,) lütuf ve iyilikleridir. Bunun en yüksek ve yücesi" rü'yetullahtir. Yani Cemal-i ilahi'yi temaşadır. Allah bunu dilediğine verir demekten maksat ise 'mukarribin'dir. Bunlar Allah'ın hass kullarıdır. Ahirette de cennetin en üst mertebesi plan 'Firdevs' cennetine konulacaklar, burada peygambere komşu olacaklardır. Bu komşuluk dünyadaki manevi bağın bir devamıdır.
AYIŞIĞI Tarih: 03.05.2009 19:38


[COLOR="YellowGreen"]DEVAMLI ZİKİR
Devamlı zikir, her seyi unutarak sadece Allah'ı zikretmektir. Kur'an-i Kerim'de: «Unuttuğun, zaman Allah'i zikret» denilmiştir. Buradaki unutmak kelimesi Allah'tan baskasını unutmak anlamındadır.

Zikir devamli olmazsa munkati (kesik, devamsız) zikirle bir yere varılmaz. Bunun için ayette Resülullah'a (a.s.) ibare yollu, varis-i Resül'e ise işaret yoluyla 'zikr-i' muttasil' (sürekli zikir) emredilmektedIr. Hz. Aişe, Hz. Peygamberin halinden soranlara: "O her zaman zikrederdi" demiştir. Büyük yelilerin ve özellikle Peygamberin her hali zikir sayılır. Çünkü onlar her ne halk ile içiçe olsalar bile her an Hakk'ı düşünürler. Zikrin gayesi ise kalbin huzur bulmasıdır. Dilin deveranetmesi değildir. Zikredenin masivayi unutmasi bir ölünün dünyadan kopması gibidir. Bu 'iradi' ölüm' eğer 'tabii ölüm' gibi olmazsa nefsi ile zinde kalmış olur mürid. Nefis ile zinde olan kişi ise kendini masivanın ve nefsin zikrinden alıkoyamaz.

Burada devamlı zikirden maksat ehl-i ZIkrin dil ile yaptığı zikirdir. Sesli zikrin (zikr-i cehri) çok faydası vardir.. Zikr-i cehrinin gayesi Allah'ı nefse duyurmaktır. Çünkü nefis sağırdır ve bağırmaya muhtactir. Yoksa buhun amacı Allah'a duyurmak değildir. Onun için uzak-yakın. sesli-sessiz farketmez. Sesli zikre müdahale eden, onu iyi görmeyen, aksine onu gereksiz görenler tasavvufun makamlarından ve sırlarından habersizdirler. Bizim muhatabımız ise bilmeyenle değil alimlerdir.

Müshile benzetilen zikir "La ilahe illallah" keIime-i tevhididir. Bu kelime 'nefy' ve 'kabul'den mürekkeb bir ilaçtır.

Bu Kelime-i Tevhid tıpkı bir macun gibi çeşitli tedavi edici unsurlar ihtiva ettiğinden zikirlerin en faziletlisidir. Allah, Allah veya Hu, Hu şeklinde yapılan zikirden daha faziletlidir. Çünkü bu gibi isimlerde birlik vardir. Fakat Kelime-iTevhid çift yönlü bir zikirdir. Hem nefy, hem de inkar vardır. O'nun için 'vird-i leyli' geceye ait zikir) olması uygundur. Gecede de birlik tek renk hakimdir her yerde. Fakat Kelime-i Tevhid'de kesret vardır. Dolayisiyla 'vird-i nehari' (gündüze ait zikir) daha önemlidir.

'Nefy' kısmı, kalbi hastalıkları doğuran, ruhu habseden, nefsi, hayvani ve sehevği sıfatların güçlendiren kötülükleri yok eder.

Yani Kelime-i Tevhid'deki nefy kısmının özelliği kalbi hastalıkları güçlendirmektir. Bir de ruhu habsetmektir. 'En yüce sultan' olan ruha bu yakışmaz. Çünkü onu habsetmek onu zincire vurmak gibidir..

[COLOR="YellowGreen"]TAMAMEN ALLAH'A YÖNELİŞ (TEVECCÜH)
Tamamen Allah'a yönelmek demek O'nun dışındakilere çağıran her seyi tıpkı bir ölü gibi terk etmektir. Burada salik, sadece Allah'i ister. Onun dışında ne bir mahbub, ne matlub ve ne de bir maksadı vardır.

İnsanın Allah' a yönelişi bir insanın öldükten sonraki eşyaya karşı olan tavrına benzetiliyor. Gerçekten böyle olmazsa insan kendisini tamamen O'na veremez. Onun için hiçbir şeye karşı ilgi ve istek duymak yoktur artık. Buna çocuk, kadın, mal hatta Kabe ve benzeri yerleri ziyaret etmek bile dahildir. Kısacasi salik'in kendini masiva ile olan her türlü ilişkilerinden koruması gerekir. Hatta zahiri ve batını ilim ve kanunlardan bile kalbini tecrid etmesi gerekir. Çünkü zahiri ilim salik'in dünyası, batıni ilim ise onun ahireti gibidir. Dolayisiyla süfinin kendini dünya ve ahiret ile olan ilişkilerinden kurtarıp tamamen Allah'a tahsis etmesi gerekir.

Bu mertebedeki birine bütün peygamberlerin ve velilerin makamları kendisine teklif edilse onlara bir an bile iltifat etmez, ilgi göstermez. Çünkü (manevi) makam, mevki aşkı ve ilgisi insani Allah'a giden yoldan alıkoyar. Bunun için salik kendini bu gibi düsüncelerden ve belki de Hakk'ı bile istemekten hazer etmek gerekir. Çünkü cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de: "Allah sizi kendi nefsinden sakındırır " (AI-i İmran, 28). Çünkü Allah'ı sevme bile O'na giden yolu kesen bir garaz olabilir. Buna çok dikkat etmek gerekir. Allah'ı istemede bir ikilik (ortaklık ve insanın kendi enesini de hesaba katması) olabilir. Fakat ehl-i tevhid bu çeliskiye asla düşmez. Bu inceliği kavrayamayan nice salik gayeye ulaşmayı başaramadı.

Bu konuda Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) şöyle der: Sıddık bir insan binlerce yıl Allah'a müteveccih durumda olup da O'ndan bir an bile yüz çevirirse kaybettiği kazandığından daha fazla olur.

Burada zikredilen sıddık 'arif' anlamında alınmıştır. Yoksa sıddık makamına ulaşan seden -bir an bile olsa- Allah'tan yüz çevirmesi düşünülemez. Cümle farazidir. Bunun için şartedatı kullanılmıştır. Bu makama ulaşanlar genellikle katettikleri seviyeyi sabit tutarlar. Yaşanan hertasavvufi hal bir öncekinin üzerine bina edilir. Her zaman bir önceki mesafeleri ihtiva etmektedir.Akl-ı evvelleden insan durumuna gelene kadar böyledir. Bir sonnraki mertebe her zaman bir önceki mertebeden daha kapsamlıdır.. Bu son mertebenin olmasi için ilk mertebe (mertebe-i safile) nin olması gerekir. Yoksa böyle düşük mertebelerin yaratılmasi abes olurdu. Bütün mertebeleri bünyesinde toplayan insan onun için üstündür. Nitekim Hz. Peygamber kendinden önceki peygamberlerin, özelliklerini taşıdığından dolayı onlarla eşit olduktan sonra onlardan üstün kılan bazı dereceler de edindi. Harflerde de bu durum vardır. 'Huu' iki farklı derecede olan harflerden olusmaktadır. «He» harfi harflerin çıkış yerlerinden olan boğazın en sonundan çıkar. İkinci harf olan «vav» harfi ise en son çıkış yeri olan dudaklardan, çıkmaktadır. Böylece bir insan Huu' deyince bütün harfleri zikretmis olur. Mutasavvıflar bunun için zikirde vird olarak 'Huu' çekerler. Çünkü bununla bir insan bütün harferin ve çıkış noktalarının üzerinden geçeceğinden Cenab-ı Allah'ın bütün isimlerini zikretmiş olacaktır. Her ne kadar bazi zahiri alimler bunun bir zamir olduğunu ve dolayısıyla anlamsız bir vird olduğunu söylemişler ise de bu mesele onların bildiği gibi değildir.