Doğuştan veya sonradan insanlar niçin engelli oluyorlar? Bunun sebebi nedir? Kur’ân’a baktığımızda insanların görme, işitme, duyma, konuşma, düşünme ve anlama gibi zihinsel veya bedensel engelli olmalarında temel iki faktörün olduğunu görüyoruz: İlâhî irade ve imtihan ile insanların ihmal ve kusurları.
a) İlâhî İrade ve İmtihan
İnsanların mallarına ve canlarına maddî veya manevî isabet eden az veya çok her hangi bir musîbet ancak Allah’ın izni ile meydana gelir. Allah’ın izni olmadan bir kimsenin istemesi ve çalışması ile hiç kimseye kaza, bela,âfet ve musîbet isabet etmez. “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez”[132] anlamındaki âyet bu gerçeği ifade etmektedir. “İnsanı üzen her şey musibettir”.[133] Dolayısıyla insanların her hangi bir uzvundaki ârıza ve hastalık birer musibettir, bu musibet Allah’ın izni ile olmuştur. Allah’ın izni olmadan bırakın insanın bedeninde veya organlarında her hangi bir ârıza ve hastalık olmasını insanın ölmesi bile mümkün değildir.[134]
İnsanların başına gelen musibet ilâhi bir imtihan da olabilir: “Yemin olsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz noksanlaştırmak suretiyle imtihan ederiz”,[135] “Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ve şer ile deniyoruz.”[136] anlamındaki âyetler bu gerçeği ifade etmektedir. Aslında yaşamı ve ölümü ile insan sürekli imtihan halindedir.[137]
Allah, musibetler karşısında insanların sabırlı olmalarını istemektedir. Biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz noksanlaştırmak suretiyle imtihan edeceğini bildirdiği âyetin sonunda “sabredenleri müjdele. Onlar, başlarına bir musibet gelince ‘biz şüphesiz (ki her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz derler”[138] buyurmaktadır. Böylece Allah, hem insanların musibet ile karşılaşabileceklerini, hem de musibetler karşısında insanların nasıl tavır takınmaları gerektiğini bildirmektedir. Musibetlere sabretmek; Allah’a isyan etmemek, bir imtihan geçirdiğinin bilincinde olmak, hata ve kusurlarını gözden geçirebilmek, olayları metanetle karşılayabilmektir, yoksa musibetlere sabır, tedbir alıp çarelere baş vurmamak anlamına gelmez.
Şunu kesin olarak bilmek ve îmân etmek gerekir ki; kâinatı ve içindeki canlı ve cansız bütün varlıkları yaratan[139] ve yaşatan,[140] rızık veren[141] ve düzene koyan,[142] öldüren ve dirilten, güldüren ve ağlatan[143] Allah’tır. Allah, dilediğini yapar, dilediğini aziz, dilediğini zelil eder, mülk O’nundur, mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır[144]. Doğumlar, ölümler, tabiat olayları, âfetler ve musibetler kısaca iyi veya kötü, hayır veya şer her şey O’nun izni ve iradesi ile meydana gelir. Dolayısıyla insanların canlarına ve mallarına zarar veren âfetler, her türlü musîbet ancak Allah’ın izni ve takdiri ile meydana gelmektedir. Allah izin vermese, hiçbir musibet meydana gelmez. Kâinatta başıboşluk ve düzensizlik yoktur. Hiçbir şey, O’nun izni olmadan meydana gelemez.[145] Sözgelimi bitkiler bitemez,[146] ağaçlar meyve veremez,[147] kâinatın düzeni devam edemez,[148] kimse kimseye zarar veremez.[149] Allah’ın izni olmadıkça insanlar, canlarını bile teslim edemezler. “Allah’ın izni olmadan hiç kimse ölmez. (Ölüm,) belirli bir süreye göre yazılmıştır”,[150] “Allah, eceli geldiği zaman hiç kimseyi (ölümünü) asla ertelemez”[151] anlamındaki âyetler, bu gerçeği dile getirmektedir.
İnsanın sağlığını, canını ve malını koruması, tehlikelerden sakınması, tedbirli olması, yaptığını iyi ve sağlam yapması Allah’ın bir emridir. Bütün tedbirlere rağmen insan musîbete maruz kalabilir.
Diğer taraftan insanın başına gelen musîbetler ilâhî bir takdirdir. Bu hususu Kur'ân’ın bir çok âyetinde görmekteyiz. Şu ayetler bu konuya yeterince ışık tutmaktadır:
“(Ey Peygamberim! İnsanlara) de ki: Bize ancak Allah’ın yazdığı (takdir ettiği) şey isabet eder”[152], “Ne yer yüzünde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musîbet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Doğrusu bu, Allah’a kolaydır”.[153]
Bu ayetlerde; gerek yer yüzüne gerekse canlara isabet eden musîbetlerin önceden bir Kitap’ta, ilmi ilahinin nakşedildiği Levh-ı Mahfuz’da yazılı olduğu bildirilmektedir. Allah’ın ilmi, geçmişi de geleceği kuşatmıştır. Doğumundan ölümüne kadar ömür boyu insanların ne yapacaklarını da, kâinatta neler meydana geleceğini de bilir. Bu bilgisine göre her şeyi önceden bir Kitap’ta yazmıştır. Her şeyin önceden bir Kitap’ta yazılmasının gerekçesini ise yüce Allah şöyle bildirmektedir: “Elinizden çıkana, kaybetti-ğiniz şeylere üzülmeyesiniz ve Allah’ın verdiği şeyler ile sevinip şımarmayasınız”.[154] Bu ayette Allah, açıkça musibetler karşısında insanların üzülmemelerini, feryâd ü fîgan etmemelerini istemektedir. Çünkü, bütün olup bitenler Allah’ın izni ve takdiri ile olmuştur. İnsanın, “niçin bunlar oldu, niçin bunlar başıma geldi” diye üzülmesinin bir faydası yoktur. İnsanın, “musibetler, Allah’ın takdiri ile olmuştur” deyip sabırlı ve metanetli olması gerekir. Sabırlı olmak musibet karşısında tedbir almamak, musibetlerden sonra gerekenleri yapmamak anlamına gelmez.
Biliyoruz ki Allah “çok merhametlidir”[155] ve “insanlara zerre kadar zulmetmez”.[156] Mala ve cana zarar veren musibetlerin meydana gelmesinde ilâhî irade, takdir ve imtihanın tecellisinde insanların davranışlarının etkisi de var mıdır? Kur’ân’a baktığımızda bu soruya “evet” diyebiliyoruz.
b) İnsanların Hata ve Kusurları
Musibetlerin meydana gelmesinde insanların kusurlarının da bulunduğunu yüce Allah, bir çok âyette bildirmektedir. Mesela “Başınıza gelen her hangi bir musîbet kendi ellerinizin yaptığı (işler, kusurlar) yüzündendir. Allah yaptıklarınızın çoğunu affediyor (da bu yüzden size musibet vermiyor)”[157] anlamındaki ayet, bu gerçeği açıkça ifade etmektedir. “Kim kötü bir amel işlerse onunla cezalandırılır”[158] anlamındaki âyet inince Ebu Bekir (r.a.); “Ey Allah’ın Resulü! Yaptığımız her şeyle cezalandırılırsak o zaman biz helâk oluruz” demiş, bunun üzerine Peygamber (a.s.); “Evet, herkes dünyada o kötü amelinden dolayı cesedine eziyet veren bir musibetle cezalanır” buyurmuştur.[159]
Âyet ve hadisler, insanların başına gelen musibetlerin sebepleri arasında insanların işledikleri, hata, kusur ve kötü amellerinde olduğunu göstermektedir
Musibetler; kâfir, müşrik, münafık, âsi ve zalim insanlar için ilâhî bir cezadır. Allah, zulümleri sebebiyle bir çok toplumu çeşitli âfetlerle cezalandırmış ve helak etmiştir. Kur'ân’da; Nuh, Hud, Salih, Lut, İbrahim, Şuayb ve Musa (a)’ın peygamber gönderildiği insanların maruz kaldıkları felaketler anlatıldıktan sonra; “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı” buyurmuştur.[160]
Mümin insan da dünyada ilâhî yasalara, evrensel ve toplumsal kurallara uymazsa sözgelimi, sağlığına, gıdalarına ve temizliğe dikkat etmezse hasta olabilir, trafik kurallarına uymazsa kaza yapabilir, hastalık ve kaza sonucu sakat kalabilir. Burada kusuru insanın kendisinde araması lazım. Mümin açısından bunu, her ne kadar Allah’ın izni ile meydana gelmiş ise de ilâhî bir ceza olarak düşünmek doğru değildir.
Yüce Allah Kur'ân’da; “İnsanların yaptığı amellere göre (Allah katında) dereceleri vardır”[161] buyurmuştur. Mü’minler, bu derecelerine yaptıkları ibadetleriyle ulaşamazlarsa Allah onlara bir musibet verir, sabır ihsan eder, böylece hesapsız derecede sevap verir.[162] Musibeti sebebiyle günahları bağışlanır. Bu şekilde Allah katındaki manevi derecesine ulaşır. Bu konuda peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kul, Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa, Allah onun canına, malına veya çocuğuna bir musibet verir, sonra ona sabretme gücü ihsan eder ve böylece onu Allah’ın kendisi için takdir ettiği mertebeye ulaştırır.”[163]
Peygamberler de musibetlere maruz kalmışlardır.[164] Mesela Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.), Taif’te taşlanmış, ayakları kan revan içerisinde kalmış, Uhud savaşında dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştır. Yakub (a.s.)’ın gözü kör olmuş, Eyyub (a.s.) çok sıkıntılara maruz kalmıştır. Halbuki peygamberler günahsız insanlardır. Dolayısıyla her musibetin akasında günah ve kusur aranması doğru değildir. Öyle ise peygamberler niçin musibetlere maruz kaldılar? Maruz kaldılar çünkü onlar, insanlar için örnek ve önder olarak gönderilmişlerdir. Musibetlere tahammül göstererek insanlara örnek olmuşlardır.
Müminlerin başlarına gelen musibetler, şer değil hayırdır. Çünkü musibetler, müminlerin sevap kazanmalarına, günahlarının bağışlanmasına ve manevi derecelerinin artmasına sebep olur. Bu ise ancak sabırla mümkündür.
Müslüman, musibetler karşısında sabredebilir ve söz, fiil ve davranışlarıyla isyana dalmazsa bu musibetleri sebebi ile günahları bağışlanır. Peygamber (a.s.); “Müslümana, fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, can sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna bir diken batırılmaz ki, Allah bu musibetler sebebiyle onun hatalarını ve günahlarını bağışlamış olmasın” [165] sözü ile bu gerçeği dile getirmiştir.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Varlıkların en mükemmeli, en üstünü ve en şereflisi olan, âlemde var olan her şey hizmetine sunulan insanın Allah katındaki değeri îman, ibadet, sâlih amel, takva ve güzel ahlakı nispetindedir. Çünkü Allah insanları bu açıdan değerlendirmekte, onların fizik yapılarına, renklerine, ırklarına, cinsiyetlerine, sağlam veya engelli oluşlarına bakmamaktadır.
Kur’ân’da dünya veya âhiret hayatında, hakîkî, çoğunlukla mecâzî anlamda görme, işitme, konuşma, ortopedik ve zihinsel engellilik ile genel anlamda hastalıklardan söz edilmektedir. Hakîkî anlamdaki engellilik, ya benzetme veya dîni görevlerde ruhsat bildirme veya tedâvi etme veya değer verme bağlamında geçmektedir.
Kur'ân'da yüce Allah, uzun yıllar hastalığa müptela olan ve çeşitli musîbetlere maruz kalan Eyub peygamber ile gözleri kör olan Yakup (a.s.)'ın iyileşmesi ve her iki peygamberin bu sıkıntıları karşısında metaneti ve sabrı örnek ve övgü bağlamında zikredilmektedir.
Mecâzî anlamda engellilik; îman etmeyen insanların ilâhî gerçekleri anlamamaları, görmemeleri, duymamaları ve konuşamamaları bağlamında geçmektedir. Ahiret hayatında görme, duyma ve konuşma engelli olmak; hakîkî ve mecâzi anlamda, kâfirler için gerçekten kör, sağır ve dilsiz olmaları veya kendilerini sevindirecek şeyleri görememeleri, duyamamaları ve delil ile konuşamamalarıdır.
Ahsen-i takvîm üzere en güzel biçimde yaratılan insanın fizîkî ve ruhî varlığını sağlıklı olarak, sürdürmesi temel görevidir. Bu görevin ihmali, insanda bir takım özürlerin meydana gelmesine sebep olabilmektedir. Öte yandan insan, ölümü ve hayatı ile imtihan halindedir. Bazen nimetlerle bazen de musibetlerle imtihan olur. Dolayısıyla başına gelen her sıkıntının müsebbibi bizzat kişinin kendisi olmayabilir. İlâhî imtihanın yanı sıra, anne-baba ve toplumun da ihmal ve kusurları olabilir.
İster ilâhî bir imtihan sonucu, isterse kendisi ve diğer insanların kusuru sebebiyle olsun bir musibetle karşılaşsın insanın her şeyden önce metanet ve sabır gösterebilmesi gerekir. Bu, sıkıntılarından kurtulmak için maddî ve manevi çarelere başvurmasına engel değildir. Çarelere başvurur ancak “musibet ancak Allah’ın izni ve takdiri ile olmuştur, O, izin vermeseydi olmazdı, bunda da bir hayır vardır diyerek” rahat olma bilincini kazanabilmesi, insanın Allah’a olan imanının sonucudur.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 637
favori
like
share