Mahkumun Mektubu - Mektup Hikayesi

sevgiyle selamlamak isterim önce ve ardından içten bir kucaklama.
Malum, içinde bulunduğum durum sıcak bir kucaklaşmaya engel. Yıllarımı nasıl olup da senin gibi bir kardeşe sarılmadan geçirdim, şimdi düşünüyorum. Hiç düşündün mü, bunca zaman neden bu kadar ayrı olduğumuzu? Benim burada düşünmeye çok vaktim oluyor.
Gönderdiğin fındıkları muhallebi veya sütlaç yaptıkça kırıp üstüne serpiştiriyorum. Ve seni anıyorum.
Tespih yaptırıp göndermişsin, oltu taşından ve çocuklarımın isimlerini iki yana yazdırmışsın, gümüş işlemeli olmuş. Teşekkür ederim. Oysa ben senden sadece imame istemiştim. Sen hep böyleydin zaten, 10 lira istesem 50 lira çıkarıp verirdin.
Uzunca bir mektup çıktı gönderdiklerinin yanında, iki gün üst üste –sayısını hatırlayamadım- okudum. Unutmamışsın doğum günümü. En son doğum günümü kutlayan kimdi hatırlamıyorum. Çocuktum sanırım.
35 yaş şiirini yazmışsın içine ve dikkatli okumamı istemişsin. Her mısrasını sindirerek okudum. Ve aynaya baktım, dökülen kırlaşan saçlarıma… ve sonbahara benzeyen gözlerimi gördüm. Göz bebeğimde ki sönmüş ışık, yüreğimi ezdi. İçki ve sigara tenimin ve tırnaklarımın rengini değiştirmiş. Bana ne olmuş böyle. Ne zaman bu hale geldim?
Ne zaman yolu yarılayıp geçtiğimi düşünüyorum. 18 yaşına kadar bir şey anlamadan geçti, hatırlamıyorum bile o yılları. Sonrasının yarısı hapis yarısı firar. Ve arada olan iki çocuk.
dediklerine göre “hapiste günler ağır, yıllar çabuk geçer” miş. Gerçekten doğru. Sabah kalkıyorum akşam olmak bilmiyor ama aylar nasıl geçiyor, fark etmiyorum.
Uzun zaman oldu, ne sen beni gördün ne de ben seni gördüm, badem gözlü olduğumu söylerdin. Şimdi gör, badem gözlerim küçülmüş sanki ve 8 kilo kadar verdim. Oysa sen kilo almamak için yemiyorsun.
Önceleri bu kadar aldırmıyordum içeride oluşuma. Bu defa başka.
Yaşamın hızla geçtiğini yeni yeni fark ediyorum ve ben artık biraz daha yorgunum.
İlk mektuplarından biriydi sanırım. Nazım hikmet’in bir şiirini yazmışsın
“Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’
Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...”
Diye başlayan şiir. Defalarca okumuş olmalıyım. Her okumamda hayatıma dair bir iki kelime not alıyorum gönderdiğin deftere ve arada bir aldığım bu notlara bakıyorum. Nasıl yazdığıma değil, geriye dönüp baktığımda ne var hayatıma dair diye merak ediyorum ve her şeyin üstünü tek tek çiziyorum…
………
Ve geriye “Tuna - bedirhan” diye karaladığım iki isim kalıyor, çocuklarım. Çocuklarım! Ah çocuklarım.….
Yoruldum, yorgunum. Biraz uzanmalıyım, gözlerimi kapamalıyım, ısınmalıyım, uyumalıyım. Yazmak isterdim ama yağmur öncesi ağırlığını yaşıyorum. Gücenme bana, senin bana yazdığın kadar uzun yazamadığım için, umarım bir daha ki mektuba… ve tam şairin dediği gibi,
“Şimdilik bu kadar..
Öbür mektuba,
Daha diyeceklerim var.
Gücenme sakın,
Darılma bana,
Ankara günlerinin bem beyaz ufkundan,
Binlerce selam
Sana”


Seyhan Özbaş

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 7169
favori
like
share