Tanımadığımız ya da uzaktan tanıdıklarımıza değil de, en yakınlarımıza kötü bir şey olduğu zaman üzülür ağlarız; iyi bir şey olduğu zaman da sevinir güleriz. Kendimiz dışındakilere iyi bir şey diliyorsak, en yakınımızdan, en sevdiklerimizden başlar bu dilekler ve daha uzaktakilere doğru bir yol izler. Kötü bir şeylerin başımıza gelme ihtimalini de en uzaktakilerden başlamasını dileriz. Diyelim ki üniversite sınavına giren kaç milyon öğrenci var ama kendi kızımızın, oğlumuzun kazanmasını isteriz ilk önce. Sonra da diğer akrabaların, eş-dost ve tanıdıkların. Her ne kadar “Allah herkesin çocuğuna yardım etsin!” şeklinde ifadeler duysak da bunların göstermelik ve içtenlikten yoksun ifadeler olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Herkes en yakınının kazanmasını ister. Bir ölüm haberi gelecekse yakınlarımızdan ve sevdiklerimizden hiç kimse için gelmesin diye dua ederiz. Yani iyilikler , güzellikler ve başarılar bize en yakın olanlara; ölüm gibi kötü ve istenmeyen şeyler de bize en uzak olanlara… Bir de gündelik yaşamda, bulunduğumuz pozisyondaki görevlerde yakınları, tanıdıkları kollarız. Ya da ilişkilerde, alışverişlerde hep tanıdık olanlar avantajlı durumdadırlar. Eti tanıdık kasaptan alırız ki çok yağlı, kemikli ve kokuşmuşunu vermesin… Balığı tanıdık balıkçıdan alırız bayat balık vermesin … Doktoru tanıyorsak kuyrukta beklemeden muayene oluruz… Yönetimde tanıdık biri varsa daha kolay iş buluruz… Sonuçta ister kan bağı ile bize bağlı olan çoluk -çocuk, ana –baba ve kardeşlerimiz için olsun; isterse tanıdık- bildik,eş-dost yakınlar için olsun yaşamlarını istememiz,yaşamlarını kolaylaştıracak davranışlarda bulunmamız ve her şeyin en güzelini, en iyisini onlara görmemizin temelinde yatan bu “var olma kaygısı” dır. Tanıdıklarımızın var olmasını isteriz çünkü tanıdık demek yaşamı paylaşmış olmak demektir. Kan bağı olan yakınlarda bu paylaşım daha fazladır , üstelik de canımızın bir parçasıdırlar. Daha sonradan gelen tanıdıklarda da her dereceden iyi kötü paylaşmalar söz konusudur. Ve bu yaşanmış ilişkiler karşılıklı olduğu yani biz kendimiz ve diğerleri arasında olduğu için yaşanan ilişkilerde biraz da biz varız. Ve yaşamda biyolojik ya da sosyal bağımız bulunan herkese yaptığımız yaşamı kolaylaştırma davranışı aslında kendimize de yapılan bir davranıştır.Tanıdıklarımızın var olmasını istemek kendimizin var olmasını istemektir bir yerde. Ve hep bu nedenle tanıdıklarımızın var olmasını isteriz ve bu isteğin gerçekleşmesi yolunda eylemler yaparız. Tanımadıklarımızın var olmasını istemeyiz umurumuzda bile olmaz onların var olup olmadığı. Çünkü onları tanımıyoruz dolayısıyla onlar da var değilizdir. Biz ancak tanıdıklarımızda varızdır. Tanıdıklarımızla ilişkimiz olduğu için biz o ilişkileri yaparken varlığımızdan esintiler taşır bu ilişkiler. Demek ki yaşanan her ilişkide biraz da kendi varlığımız bulunduğundan, hep tanıdıklara yaşama hakkı tanır onların var olmasını dileriz ve yaşamlarını kolaylaştırmak için ne gerekiyorsa yaparız. Onun için de balığın tazesini, etin yumuşak ve yağsız yerini, simidin gevreğini onlara veririz. Tanımadıklarımıza da bayat balık, kemikli et veririz. Hiç umurumuzda bile olmaz onların varlığı yokluğu. Günlük yaşamda yakınlarına torpil yapan yöneticiler, iş adamları, bürokratlar, politikacılar hep bu bilinçaltından hareket ederek yaparlar eylemlerini.. Yaşasın tanıdıklar ve onlardaki ben ; ve yaşamasın benim kendilerinde var olmadığım tanımadıklar…Elbet bu tanıdık terimini olumlu anlamda kullanıyorum. Gönlümüzde yer alan tanıdıklar, sevdiklerimiz yani.. Yoksa tanıyıp da nefret ettiğimiz o kadar insan var ki.. onların da var olmasını istemeyiz. Hatta en çok onların yok olmasını isteriz. Çünkü onlar bize sevmedikleri için gönüllerinde değil, kötü bir yerde barındırdıkları için, onların yok olmasıyla onlardaki konumumuz rahat ve elverişli bir ortama çıkar. O zaman bu “öteki” dediğimiz tanımadıkları alabildiğince azaltmak için uğraş vermeliyiz. Ne kadar az tanımadık kalırsa o kadar çok ben oluruz. Ve herkese taze balık, taze et… Yaşama hakkı… Ve Kadrolaşma denilen illet de ancak “ötekini” en aza indiren öpülesi insanların sayesinde tarihten silinecektir. Dünya insanı olmak mümkün mü bilmiyorum ama insanların kardeşçe yaşamasının, barış dolu savaşsız bir dünya yaratmanın başka da bir yolu yok gibi görünüyor. Her ne kadar barış ve kardeşlik sözcüklerini dilden düşürmüyorsak da, içi boş sözcüklerin yaşamda hiçbir geçerlilikleri olmayacağını herkes biliyor. “Öteki” ni, ve “onlar” ı “biz” e dönüştürmeden ya da hiç olmazsa gönlümüzde onlara yer vermeden veya onların gönüllerine girmeden barış ve kardeşlik lafları hep havada kalacaktır. Zaten düşünceler eylemle işlevsel hale gelmeden hep havada kalacağından, herkesin işin ucundan az çok tutması gerekecektir…

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 243
favori
like
share