Âyetlerin Tefsiri


51. Vallahi biz İbrahim'e, din ve dünya hususunda çeşitli hayırlara ulaşacağı yolunu gösterdik. Bunu ona küçükken ver*dik. Allah'ın birliğini düşünmeye ve delil getirmeye muvaffak kıldık. Biz onun kendisine verdiğimiz peygamberliğe ve üstünlüğe lâyık olduğunu biliyorduk. [78]

52. Burası küçüklüğünden itibaren İbrahim'e verilen aklî olgunluğu açıklar. Yani, hatırla ki bir zamanlar İbrahim babası Âzer'e ve müşrik kavmine: "Taptığınız bu putlar ne-Hir?" demişti. "Bu putlar nedir?" cümlesi, putları hakîr ve küçük gördüğünü, kavminin onlara hürmet ettiğini bildiği halde bilmezlikten gel*diğini gösterir. [79]

53. Dediler ki: Atalarımızı taklit ederek bun*lara tapıyoruz. İbn Kesir şöyle der: Sapık atalarının yaptığından başka birdelilleri yoktu."[80]

54. İbrahim dedi ki: O putlara taptığınız için, siz ve onlara tapan atalarınız apaçık bir hata içindesiniz. Çünkü onlar cansızdır. Ne yararlan, ne zararları olur, ne de sizi duyabilirler. [81]

55. Sen söylediğinde ciddi misin? Yoksa dalga mı geçiyorsun? Söylediğin bu söz gerçek mi, yoksa şaka mı? İbrahim'in kendilerini ayıplamasını büyük bir alay kabul ettiler, yaptıkla*rının sapıklık olmasını uzak gördüler ve onun sözlerinin ciddi değil de şaka yollu olduğunu kabul ettiler. Hz. İbrahim onların dediklerine kulak asmadı ve sözlerinde ciddi olduğunu, şaka etmediğini bildirdi. [82]

56. Dedi ki: Aksine, ibadete lâyık olan Rabbiniz, ilâh oldukları iddia edilen bu putlar değil, gökleri ve yeri yaratıp icat eden.Rabbiniz Allah'tır. Ben, şehadeti ile davaları sona erdiren bir şahit gibi, kesin ve açık delillerle Allah'ın birliğine şahidim. [83]

57. Allah'a andolsun ki, siz bıra*kıp bayrama gittiğinizde, ilâhlarınıza tuzak kuracak ve onlara zarar verme yollarını arayacağım. Tefsirciler şöyle der: Onların her sene sahraya çıka*rak kutladıkları ve toplandıkları bayramları vardı. Âzer İbrahim'e dedi ki: Sen de bizimle beraber bayrama çıksaydm, onu beğenirdin!! Bunun üzerine ibrahim onlarla yola çıktı. Biraz yürüdükten sonra, kendini yere atarak: "Hastayım, ayaklarım,ağrıyor" dedi. İbrahim'i orada bırakıp yollarına de*vam ettiler. Sonra İbrahim, arkalarından seslenip: "Vallahi, putlarınıza tu*zak kuracağım." dedi; Bu sözü bir adam işitti ve aklında tuttu.[84]

58. İbrahim putları kırarak onları bir kırıntı haline getirdi. Ancak büyük putu kırmadı. Mücâhid der ki: Büyük putu bıraktı ve diğer putları kırdığı baltayı boynuna astı ki, bunu kavminin aleyhine delil getirsin.[85] Belki onlar o puta başvurur ve ona diğer putları kinıın kırdığını sorarlar. Böylece putun acizliği ortaya çıkar ve kavminin aleyhine delil olur. [86]

59. "Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Mu*hakkak o zâlimlerden biridir." dediler. Bu âyette hazif vardır. Takdiri şöyledir: Bayramdan döndükten sonra ilâhlarına bakıp onlara yapılanı gördük*lerinde, bunu yapanı araştırıp, kınayarak şöyle dediler: Kim bu ilâhları par-çaladıysa, mutlaka o çok zâlimdir ve çok büyük bir suç işlemiştir. Çünkü o, saygı ve hürmete lâyık olan ilâhlara karşı gelmeye cüret etmiştir. [87]

60. Hz.İbrahim'in "Vallahi, putlarını-za tuzak kuracağım" sözünü işiten şahıs dedi ki: "Biz, ibrahim isimli bir gencin onları yerdiğini, ayıpladığını ve onlara sövdüğünü işittik. Belki de, ilâhları parçalayan odur. [88]

61. Bunun üzerine Nemrut ve kavminin ileri gelenleri: "İbrahim'i herkesin göreceği bir yere getirin de onu görsünler" de*diler. Maksat, Hz. İbrahim'in mahkemesi bütün insanların gözü önünde yapılsın da ona verilecek ceza, ibret alanlar için bir ibret olsun, Umulur ki, insanlar ona ceza verilirken hazır bulunurlar da, ne yapılacağını görürler. [89]

62. Dediler ki: Ey İbrahim! Bu ilâhları parçalayan sen misin? [90]

63. İbrahim: "Bilakis, onları bu büyük put parçaladı. Sizin kendisiyle beraber bu küçük putlara tapmanıza kızdı da on*ları kırdı dedi. Bundan maksat, onları susturmak, ve aleyhlerine delil getir*mektir. Bunun içindir ki İbrahim şöyle dedi: Eğer konuşabiliyorlarsa, bu putlara, kendilerini kimin kırdığını sorun. Kurtubî şöyle der: Söz, tariz makamında söylenmiştir. Bu şöyledir: Onlar putlara tapıyor ve Allah'ı bırakarak onları kendilerine ilâh ediniyorlardı. Nitekim, Hz. İbrahim, babasına şöyle demişti: "İşitmeyen, görmeyen ve senin hiçbir ih*tiyacını gidermeyen şeylere niçin tapıyorsun?" Hz. İbrahim: "Bu işi, on*ların şu büyüğü yapmıştır." dedi ki, onlar, putların konuşamayacağını, fayda ve zarar veremeyeceğini söylesinler de o da onlara: Öyleyse, bunlara niçin tapıyorsunuz, desin, putlar tarafından kendi aleyhlerine bir delil getirilmiş olsun. Nitekim, düşmanın, kendiliğinden gerçeği kabul etmesi için, onun iddia ettiği bâtılın doğruluğunu farz etmek caiz görülmüştür. Çünkü bu, de*lil getirmede daha kestirme ve şüpheyi daha iyi gidericidir.[91]

64. Kendilerine gelip düşündüler. "Siz, konuşamayan bir varlığa ibadet ettiğiniz için zalimlersiniz" dediler. [92]

65. Sonra bu gerçeği itiraftan vazgeçip kibir ve taşkınlığa dönerek, ısrar ve inatla dediler ki: Eyİbrahim! Biliyorsun ki, bu putlar konuşmaz ve cevap vermezler. Onlara sormarnız nasıl istiyorsun? Bu, ilâhlarının acizliğini itiraflarıdır. "İşte böyle*ce aleyhlerinde olan delil İbrahim'in eline geçti. İbrahim onları kınamaya ve ayıplamaya başladı. [93]

66. Dedi ki: Siz, Allah'ı bırakıp da ne zarar ne de fayda veremeyen cansız varlıklara mı tapıyorsu*nuz? [94]

67. Size de, Allah'ı bırakıp taptığınız putla*ra da yazıklar olsun. Yaptığınız işin çirkinliğini anlamıyor musu*nuz?[95]

68. Karşısında susup da cevap veremez hale geldiklerinde, kaba kuvvete ve işkenceye başvurdular. Dediler ki: İlâhlarınıza yardım etmek ve intikamlarını almak için İbrahim'i ateşe atın. Siz, gerçekten onların yardımcıları iseniz, böyle yapın. [96]

69. Biz de dedik ki: Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve esenlikli ol. İfâde, daha vurgulu olmak için bu şekilde gelmiştir. Tefsirciler şöyle der: Onlar ibrahim'i yakmak istedikle*rinde bir ay odun topladılar. Hatta bir kadın hastalandığında, "Eğer iyileşir-sem, İbrahim'i yakmak için odun toplayacağım" diye adakta bulunurdu. Sonra o odunu bir çukura doldurdular ve ateş yaktılar. Bu ateşin alevleri o derece büyüktü ki, üzerinden geçen kuşlar, ateşin sıcağının şiddetinden ya*nardı. Sonra İbrahim'i bağladılar, bir mancınığa koyup ateşe attılar. O anda Cebrail gelip: Bir ihtiyacın var mı? diye sordu. İbrahim: Hayır, sana bir ih*tiyacım yok dedi. Cebrail: "Rabbinden iste" dedi. İbrahim: O'nun benim ha*limi bilmesi, istemek yerine bana yeter." dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: "Ey ateş! İbrahim'e serinlik ve esenlikli ol" dedi.[97] Ateş, İbrahim'in iplerin*den başka hiçbir şeyi yakmadı. İbn Abbas şöyle der: Eğer Yüce Allah, "selâmete çıkar, esenlikli ol" demeseydi, onun soğukluğu İbrahim'e eziyet verirdi.[98]

70. Onu ateşte yakmak istediler. Onları in*sanların, hattâ her zarar görenin en zarar göreni yaptık. Çünkü Allah'ın pey*gamberine tuzak kurdular. Allah da, tuzaklarını başlarına geçirdi. [99]

71. İbrahim'i, kardeşi oğlu Lût ile birlikte kurtardık. Şöyle ki, Irak'tan, Allah'ın bolluk, çok peygamber, çok nehir ve ağaçlarla bereketlendirdiği Şam yöresine hicret ettiler. İhnu'l-Cev-zî şöyle der: Oranın bereketi şudur Yüce Allah, peygamberlerin çoğunu oradan göndermiş, oraya bolluk ve çok akarsu vermiştir.[100]

72. İbrahim, Rabbin'den çocuk istedikten sonra ona İshak'ı verdik. Ya'kub'u da o istemeden fazla olarak verdik. Tefsirciler şöyle der: İbrahim Rabbinden bir çocuk istedi. Allah ona İshak'ı verdi. İstediğinden fazla olarak da torunu Ya'kub'u verdi. Çünkü torun da oğul gibi*dir. Hepsini, İbrahim'i.İshak'ı, Ya'kub'u hayırlı ve iyi kıldık. [101]

73. Onları başkalarına önder ve liderler kıldık. Allah'ın emriyle insanlara dine giden yolu gösterirler, İlimle ameli birleştirmeleri için hayır yapmalarını onlara vahyettik. yoluyla onlara, namaz kılmalarını ve zekât vermelerini emrettik. Burada Yüce Allah özellitkle namaz ile zekâtı zikretti. Çünkü namaz bedenî, zekât da malî ibadetlerin en üstünüdür. Onlar Bizi birleyen ve Bize samimiyetle ibadet eden kimsilerdir. [102]

74. Lût'a da peygamberlik, ilim, doğru anlayış verdik. İbn Kesîr şöyle der: Lût (a.s.) Hz. İbrahim'e inanmış, ona uymuş ve onunla birlikte hicret etmişti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Lût ona iman etti ve ben Rabbime hicret ediyorum" dedi.[103] Allah Lût (a.s.)'a hüküm ve ilim verdi. Ona vahyetti, peygamber yaptı ve onu Sedum'a gönderdi. Sedum halkı Lût'u yalanladılar. Allah da onları helak etti. Nite*kim Yüce Allah onların kıssalarını Kur'an-i Kerim'in birkaç yerinde an*latmıştır.[104] Onu livata yol kesme ve di*ğer pis işleri yapmakta olan Sedum halkından kurtardık. Şüphesiz onlar, Allah'a itaatten çıkmış kötü kimselerdi. [105]

75. Onu, rahmetimize lâyık olanların içine soktuk. Çünkü o iyi kullarımızdandı. [106]

76. Nuh'un kıssasını da hatırla. Hani o, bu anlatılan peygamberlerden daha önce, kavmine beddua etmiş, kendisini yalan*ladıklarında, Allah'tan helak olmalarını istemiş ve: Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden hiçkimseyi bırakma[107] demişti. Nuh'un duasını kabul ettik, onu ve onunla beraber gemide bulunan mü'minleri, neredesye canları alacak derecede üzüntü ve sıkıntı veren tu*fandan ve boğulmaktan kurtardık. [108]

77. Onu, yalanlayan kavminin şerrinden koruduk ve onu kurtarıp kavmini yok ettik. Onlar şerre düşkün idiller. Onların hepsini boğduk, hiçbirini bırakmadık. [109]

78. Davud ve Süleyman (aleyhimâ'selâm)'m kıssasını da hatırla. Hani bir zamanlar, ekin hakkında hüküm veorlardı. O zaman kavmin koyunları geceleyin orada sibos otlamiş ve ekini harap etmişlerdi. Biz, onların ikisinin de verdiği hükmü biliyorduk. [110]

79. Mesele hakkında verilecek hükmü Süleyman'a ilham edip öğrettik. Davud ve Süleyman (a.s.)'ın her birine, peygamberlikle birlikte hikmet ve geniş ilim verdik. Tefsirciler şöyle der: İki adam Davud (a.s.)'un huzurunda mahkemeye geldiler. Bunlardan birinin koyunları, geceleyin diğerinin tarlasına girmiş ve ekini harap etmiş, hiçbir sey bırakmamıştı. Davud (a.s.) ekin sahibinin koyunları almasına hükmetti. Adamlar, dışarda kapının yanında bulunan Süleyman (a.s.)'ın yanına çıktılar ve babasının verdiği hükmü ona bildirdiler. Sülayman (a.s.) hemen babasının yanına girdi ve şöyle dedi: Ey Allah'ın peygamberi! Keşke her ikisi için de uygun olacak başka bir hüküm verseydin! Davud (a.s.): O, nasıl bir hükümdür? diye sordu. Süleyman (a.s.) dedi ki: Koyun sahibi tarlayı alır, sürer tohumu eker ve ekin eski haline-gelir. Ekinin sahibi de koyunu alır, sütünden yününden ve kuzularından istifade eder. Ekin büyüdüğünde, koyunlar kendi sahibine, tarla da kedin sahibine iade edilir. Bunu duyan Davud (a.s.) Süleyman'a: "Muvvaffak oldun ey oğulcuğum" dedi ve aralarında bu hükmü verdi. İşte Biz o hükmü Süleyman'a bildirdik." âyetinin mânâsı budur. Davud (a.s.) teşbihte bulunduğu zaman, dağları ve kuşları da onunla teşbih eder kıldık. İbn Kesîr şöyle der: Bu şöyle olurdu: Davud (a.s.) güzel sesiyle Zebur'u okurdu. Onu te*rennüm ederken kuşlar havada durur, onunla birlikte teşbih ederler, dağlar da bu teşbihi yansıtırlardı.[111] Cansız olmaları sebebiyle, itaat ettirilmeleri ve teşbihlerini daha enteresan, daha hayret verici ve icazda daha etkili olduğu için dağlar kuşlardan önce zikredildi. Bizim bunu yapmaya gücümüz yeter. [112]

80. Biz Davud'a, demiri yumuşatarak zırh yapma sanatını öğrettik. Katâde şöyle der: İlk zırh yapan Davud'dur. Zırhlar daha önce levhalar halinde idi. Onları ilk defa ören ve halkalar haline getiren odur.[113] Savaşta sizi düşman şerrinden korumak için bunu yaptı. Artık şükredecek misiniz? Bu, emir mânâsında bir so*rudur. Yani, size verdiği nimetlere karşılık Allah'a şükredin. Yüce Allah peygamberi Davud'a özel olarak verdiği nimeti anlattıktan sonra, yine özel olarak onun oğlu Süleyman'a verdiği nimeti anlattı. [114]

81. Biz, Sülayman'a da şiddetli esen rüzgârı ver*dik. Onun istek ve arzusuyla, bol meyveleri,ırmakları ve ağaçlan olan Şam diyarına doğru eserdi. Bu bölge onun yerleşmeyeri ve karagâhıvdı. Biz herzeyi biliniz.. Ona bu makamı vermemiz, sadece bildiğimiz bir hikmetten dolayıdır. [115]

82. Bazı şeytanları da Sülayman'm emrine ver*dik. Ona mücevher ve inciler çıkarmak için suya dalar ve denizlerin derin*liklerine girerlerdi. Suya dalmaktan başka şehirler kur*mak, yüksek saraylar yapmak ve benzeri, insanoğlunun elinden gelmeyen diğer işleri de yaparlardı, Biz onları Süleyman'ın emrinden çıkmaktan veya ona itaatten çıkmaktan korurduk. [116]

Edebî Sanatlar

Bu âyetler aşağıdaki edebî sanatları kapsamaktadır.
1. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndülerler cümlesinde hoş bir istiare vardır. Onların haktan bâtıla dönmeleri, istiare yoluyla, kişinin başının aşağıya, ayaklarının yukarıya gelecek şekilde dönmesine benzetildi.
2. "Size fayda verir." ile "size zarar verir" kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır.
3. "Ey ateş! Soğuk ol." cümlesinde mübalağa (vurgu) sanatı vardır. Yüce Allah burada mastarı zikretmiş, sıfatı kasdetmiştir. Yani "so*ğuk ol" demektir.
4. "Hayırlar yapmak, namaz kılmak, zekât vermek..." terkiplerinde hususî olanın, umumî olan üzerine atfedilmesi söz konusudur. Çünkü namaz ile zekât da hayır fiillerdendir. Yüce Allah, şanlarının faziletlerinin yüceliğine dikkat çekmek için, bu ikisini ayrıca zikretti.
5. "Herbirine hüküm ve ilim verdik." cümlesinde, Davud (a.s.)un makamının eksik olduğu vehmini gidermek için ihtiras sa*natı vardır.
6. "Onu rahmetimize soktuk." cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. Cennetimize soktuk demektir. Çünkü cennet, rahmetin indiği yerdir. Aralarında mahalliyet alakası vardır.
7. v.b. kelimelerde, akıcı bir seci' sanatı vardır. [117]

Bir Uyarı

Yüce Allah burada rüzgarı, "şiddetli" diye niteledi. Bir başka yerde ise "yumuşak"[118] diye niteledi. Bu iki niteleme arasında bir çelişki yoktur. Çünkü rüzgar güzel ve yumuşak olur, fakat fırtına gibi hızlı esebilir. Böylece iki vasıf bîr arada bulunmuş olur. İyice düşün. [119]

83. Eyyûb'u da an. Hani Rabbine, "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin." diye niyaz etmişti.
84. Bunun üzerine Biz, tarafımızdan bir rahmet, ve kulluk edenler için bir hatırlatma olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla bir*likte bir mislini daha verdik.
85. İsmail'i, Tdris'i ve Zülkifl'i de an. Hepsi de sabre*den kimselerdendi.
86. Unları rahmetimize soktuk. Onlar hakikateniyi kimselerdendi.
87. Zünnûn'u da zikret. O öfkeli bir halde geçip gitmişti; Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zan*netmişti. Nihayet karanlıklar içinde "Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum!" diye niyaz etti.
88. Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte Biz, nıü'minleri böyle kur*tarırız.
89. Zekeriyyâ'yı da an. Hani o, Rabbine şöyle ni*yaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârisle*rin en hayırlısısın.
90. Biz, onun da duasını kabul ettik ve ona Yah*ya'yı verdik; eşini de kendisi için elverişli kıldık. On*lar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşur*lar, umarak ve korkarak Bize yalvarırılar; onlar. Bize karşı derin saygı içindedirler.
91. Irzını iffetle korumuş olanı da an. Biz, ona ru*humuzdan üfledik; onu ve oğlunu, cümle âlem için bir ibret kıldık.
92. Hakikaten bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.
93. İnsanlar kendi aralarında işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi Bize döneceklerdir.
94. Bu durumda her. kim, mü'min olarak iyi dav*ranışlar yapsa, onun çabasını görmezliketn gelmek ol*maz. Biz, onu yazmaktayız.
95. Helak ettiğimiz bir beldeye, artık (iyi davranış ve makbul çaba) haramdır; çünkü onlar dönmezler.
96. Nihayet Ye'cnc ve Me'cûc açıldığı ve onlar her
tepeden akın ettiği zaman;
97. Ve gerçek vaad yaklaşınca, birden, inkâr eden*lerin gözleri donakalır! "Yazıklar olsun bize! Gerçek*ten biz, bu durumdan habersizmişiz; hattâ biz zâlim kimselermişiz."
98. Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehen*nem yongasıdir. Siz oraya gireceksiniz.
99. Eğer onlar birer ilâh olsalardı oraya girmez*lerdi. Halbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.
100. Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada duymazlar.
101. Tarafımızdan kendilerine güzellik takdir edilmiş olanlara. gelince, işte bunlar, cehennemden uzak tutulurlar.
102. Bunlar, onun uğultusunu duymazlar; gönülle*rinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.
103. En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler, onları şöyle karşılar: İşte size va'dedilmiş ofan gün, bugündür.
104. Düşün o günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. Bu üzeri*mize aldığımız bir vaad oldu. Biz, yaparız.
105. Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da "Yer*yüzüne iyi kullarım vâris olacaktır." diye yazmıştık.
106. İşte bunda, Bize kulluk eden bîr kavim için bir mesaj vardır.
107. Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gön*derdik.
108. De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın, ancak birtek Allah olduğu vahyedildi. Şu halde siz, müslüman kimseler olmayacak mısınız?
109. Eğer yüzçevirirlerse, artık de ki: eşitlik esa*sına dayanarak size açıkladım. Ben artık size vâ'dolu-nan şey yakın mı uzak mı, bilmiyorum.
110. Şüphesiz Allah, sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.
111. Bilmiyorum, belki de O, sizi denemek ve bir zamana kadar sizi faydalandırmak içindir.
112. Muhammed "Rabbim! Hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır" dedi.

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti

Yüce Allah Önceki âyetlerde İbrahim, Nuh, Lut, Dâvud ve Süleyman (aleyhimüs selâm) gibi bir kısım Peygamberleri ve bunların karşılaştıkları sıkıntıları anlattı. Burada da Hz. Eyyub'un kıssasını ve Allah'ın onu, çeşitli sıkıntılarla imtihan ettiğini naklettikten sonra; Yunus, Zekeriyya ve İsa (as)'ın çektikleri sıkıntıları anlattı. Bütün bunlar Rasulullah (s.a.v)'ı teselli etmek maksadıyla anlatılmıştır ki, Rasulullah (s.a.v) onların yoluna uysun. [120]

Kelimelerin İzahı

Balık sahibi. Nûn, balık demektir. Ze'n-nûn, balık tarafından yutulduğu için, Yunus Peygamber'e verilmiş bir lakaptır.
İffetini korudu. İhsan, iffet demektir, iffetli erkeğe kadına da denilir.
Rağab, ümit; Raheb, korku demektir.
Küfür ve küfran, her ikisi de inkâr manasındadir. Asıl mâ*nâsı örtmektir. Kâfir, Allah'ın nimetini gizleyip Örttüğü için ona bu isimverilmiştir.
Hadeb, yüksek yer mânâsına olup, sırtın kamburluğu mânâ*sına gelen den alınmıştır, Antere şöyle der:
Onların tepelerden arka arkaya gelmeleri, beni yerimden oynatmadı, ellerim de titremedi.[121]
Hızla inerler. Kurt hızlı koştuğunda denir. Geniş zamanı mastarı dir.
Hasab, kendisiyle ateş yakılan, odun ve benzeri yakıt.
Zefir, inilti ve şiddetli soluma.
Hasîs, eşyanın kımıldamasından duyulan ses, his ve hareket.
Sicili; kâğıt, sayfa demektir. İstenilen şeyler ona kaydedil*diği için bu ismi almıştır. [122]


Nüzul Sebebi

Ibn Abbas'ın şöyle dediği rivayet olunur; Siz ve Allah'ı bırakarak taptıklarınız, cehennem yakıtlarısınız" ayeti inince, bu, Kureyşli kâfirlere geldi ve : Muhammed ilahlarımıza sövdü, dediler. İbn Zeb'arî'ye gelerek durumu bildirlider. O dâ: "Ben orada olsaydım, onun cevabını verirdim" dedi. "Ona ne söylerdin?" dediler. Şunu söylerdim dedi: İşte, hristiy ani arın taptığı İsa. İşte, yahudilerin taptığı Uzeyr. Bunlar cehennem yakıtı mı? Kureyşliler bu sözü beğendiler ve Mu*hammed (s.a.v)'in mağlup olduğunu zannettiler. Bunun üzerine Yüce Allah;Ama daha önce haklarında ta*rafımızdan güzel karar verilmiş olanlar, cehennemden uzaklaştırılmışlar*dır" âyetini indirdi.[123]


Âyetlerin Tefsiri

83. Allah'ın peygamberi Eyyub'un kıssasını hatırla. Hani o, boynu bükük, yalvararak Rabbine şöyle seslenmişti: Başıma belâ, sıkıntı ve musibet geldi. Tefsirciler şöyle der: Eyyub, Rum*lardan bir peygamberdi. Çocukları ve malı çoktu. Allah malını yok etti, o buna sabretti çocuklarını aldı, o yine sabretti. Sonra vücuduna hastalık ve musîbetler, verdi, buna da sabretti. Kavminin ileri gelenlerinden bir grup gelip dediler ki: "Onun başına bu musibetler ancak büyük bir günahtan do*layı gelmiştir." İşte o zaman Hz. Eyyub, Allah'a yalvarıp yakardı, Allah da bu sıkıntıyı ondan giderdi. Merhametlilerin en merhametli*si Sensin. Bana merhamet et. Duada isteklerini açıklamadı. Fakat, Rabbi-nin ona acıması için kendisinin aciz ve zayıf olduğunu, Rabbinin ise son derece merhametli olduğunu söyledi. Bu ifâdede, açıkça belirtilmeyen güzel bir merhamet isteği vardır. [124]

84. Biz onun dua ve niyazını kabul ettik, ve basma gelen bela ve sıkıntıları giderdik. Ona dünyada aile efradını verdik. Eşinden de, daha önceki çocukları ve diğer aile ef*radı kadar çocuk verdik, lbıı Mes'ud şövlc der: erkeke \edi ki/ çocuğu vardı, öldüler. Sağdığına kavuşturulunca onlar diriltildiğİ gibi, karısı da ona yedi oğlan yedi kız doğurdu."[125] Ona acıdığımız için, ve onun dışındaki âbidlere bir hatırlatma olsun da, onlar da onun gibi sabretsinler. Kurtubî şöyle der: Bu olay âbidler için bir hatırlatma olsun. Çünkü onlar yaşadığı asrın en değerli kişisi olduğu halde Eyyub (a.s.)'un başına gelen musibeti, çektiği sıkıntıyı ve gösterdiği sabrı hatırla*dıklarında, onun yaptığı gibi, dünya sıkıntılarına katlanmaya kendilerini alıştırırlar.[126] Rivayete göre Hz. Eyyub onsekiz sene hastalık çekti. Bir gün karısı dedi ki: "Keşke Allah'a dua etsen..." Bunun üzerine Hz. Eyyub: Kaç sene rahat yaşadık? dedi. Karısı: "Seksen sene" diye cevap verdi. Eyyub (a.s.): "Rahat ve huzur içerisinde yaşadığım müddet kadar, bela ve mu*sibet içerisinde yaşamadığım halde Allah'a dua etmekten utanırım." dedi.[127]

85. Kavmine İbrahim oğlu İsmail'in Şît oğlu İdris'in ve Zülkifl'in kıssalarını anlat. Bu peygamberlerin hep liksever ve sabırlı kimselerdendi. Allah yolunda cihad ettiler ve bu uğurda başlarına gelen eziyetlere katlandılar.[128]

86. Biz de sabırlı ve iyi kul olmalarından dolayı on*ları rahmet ve nimet yurdu olan cennete soktuk. Çünkü onlar faziletli ve salih kimselerdi. [129]

87. Kavmine, balığın yuttuğu Yûnus'un kıssasını da anlat. Nûn. balık demektir. Balık Yûnus (a.s.)'u yuttuğu için ona nisbet edilmiştir. Hani o kavmine kızarak yurdundan çıkmıştı. Çünkü onları imana çağırıyor, onlar ise inkâr ediyorlardı. Neticede onların bu davranışlarından sıkıldı ve aralarından çıkıp gitti. Bunun içindir ki Yüce Allah: "Balık sahi*bi gibi olma."[130] buyurdu. "Rabbine kızarak çıktı." diyenlerin sözü doğru desildir. Ebu Hayyân şöyle der: "Rabbine kızarak çıktı, diyenlerin sözünü ka*bul etmemek gerekir. Çünkü o, peygamberlik makamına uygun değildir."[131] Râzî ise şöyle der: "Allah'a kızdı" demek caiz değildir. Çünkü bu, Allah'ın emredici ve yasaklayıcı olduğunu bilmeyenlerin sıfatıdır. Allah'ı tanıma*yan, bırakın peygamber olmayı, mü'min bile olamaz. Yûnus (a.s.)'un, kav*mine kızması ise Allah rızası ve dininin haysiyetini korumak, küfre ve kâfirlere buğz içindir,"[132] Yûnus, ceza olarak onu sıkıntıya sokmayacağımızı sandı.. "Rızkı daraltılmış bulunan"[133] mealindeki âyette olduğu gibi, kelimesi burada daraltmak mânâsına kullanılmıştır. Burada bu kelime,kelimesinden türetilmemiştir. Fahreddin Râzî şöyle der: "Kim Allah'ın âciz olduğunu zannederse, o kâfirdir. Bunun, mü'minlerden herhangi birine nisbet edilmesinin dahi caiz olmadığında ihtilaf yoktur. Hâl böyleken, bu, peygamberlere nasıl nisbet edilir! Rivayete göre Abdullah b. Abbas (r.a.) Muaviye'nin yanma girdi. Muaviye dedi ki: "Dün gece, Kur'an dalgaları bana çarptı. Dalgalar içinde kaldım. Senden başka kurtuluş vesilesi bulamadım." İbn Abbas: "Nedir o dalgalar? dedi. Muavıye: Allah'ın peygamberi Yûnus, O'nun kenidisine güç yetiremeyeceğini sanıyor." dedi. İbn Abbas: Âyetteki kelimesi, kökündendir. kökünden değildir." diye cevap verdi."[134] O, balığın karnındayken, gece karanlığında Rabbine seslendi. İbn Abbas şöyle der: oranlıklar bir araya geldi. Bu karanlıklar gecenin karanlığı, denizin karanlığı, balığın karnının karanlığıdır." Yûnus: "Ey Rabbim!Senden başka ilâh yoktur." diye seslendi. "Ey Rabbim! Sen, noksanlık ve zalimlikten uzaksın. Ben ise, kendime zulmettim. Şimdi tevbe edip pişman oldum. Bu sıkıntıyı benden gider." Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Sıkıntıya uğrayan her kim bu duayı yaparsa, duası kabul ol*unur."[135]

88. Onun yakarmasını ve yardım isteğini kabul ettik ve onu, balık kendisini yuttuğu zaman başına gelen sıkıntı ve darlıktan kurtardık. Yûnus'u bu sıkıntıdan kurtardığımız gibi, bizden yardım istediklerinde mü'minleri de sıkıntı ve, darlıktan kur*tarırız. [136]

89. Ey Muhammed! Peyamberimiz Zekeriyya'nın haberini de hatırla. Hani o da Rabbine şöyle diyerek, samimi ve ihlaslı bir şekilde dua etmişti. "Ey Rabbim! Beni, çocuksuz ve vârissiz, yalnız bırakma." tbn Abbas şöyle der: "Zekeriyya (a.s.) yüz, karısı doksan-dokuz yaşında idi."[137] Rabbim! Herkes öldükten sonra, geriye kalan en hayırlı varlık sensin." Âlûsî şöyle der: "Burada, Allah'ın bakî kalacağına dair övgü, onun dışındakilerin yok olacağına dair bir işaret ve Allah'ın lütuf bulutlarından lütuf yağmurlarını istemek vardır."[138]

90. Biz de duasını kabul ettik. ve ihtiyarlığına rağmen, ona Yahya adında bir çocuk verdik. Daha önce kısırken karısını da çocuk doğuracak duruma getirdik. İbn Abbas şöyle der: Karısı kötü huylu ve uzun dilli idi. Yüce Allah onu ıslah ederek güzel huylu yaptı.[139] Adı geçen peygamberlerin dualarını kabul ettik. Çünkü onlar sâlih kimselerdi. Allah'a itaatte gayret gösteriyor, itaat ve iyi amel işlemede birbirleriyle yanşıyorlardı. Ve rahmetimizi umup, azabımızdan korkarak bize dua ediyorlardı. Onlar Allah'a karşı boynu bükük ve derin saygı içindeydiler. Gizli ve açıkta O'ndan korkarlardı. [140]

91. Kendini zinadan, helâl ve haramdan korumuş olan Meryem el-Betül'ü hatırla. Nitekim, "Bana hiçbir insan dokunmadı. Ben zina da etmedim."[141] âyeti de bunu ifade etmektedir. İbn Kesîr şöyle der: Yüce Allah Meryem ile oğlu İsa'nın kıssasını Zekeriyya ile oğlu Yahya'nın kıssasıyle birlikte anlattı. Çünkü bunlar birbiriyle irtibatlıdır. Zira Yahya (a.s.) olayı, bir ihtiyar adam ile gençliğinde doğum yapmamış ihtiyar birkadından bir çocuk meydana getirmektir. Hz. îsâ olayı ise ondan daha şaşırtıcıdır. Bir kadından erkekle birleşmeden, bir çocuk meydana getir*mektir. İşte bunun içindir ki, Yüce Allah, Zekeriyye (a.s.)'m kıssasından sonra Meryem kıssasını anlatmıştır.[142] Cebrail'e emrettik de o Meryem'in entarisinin yakasından üfürdü. Üfürük onun içine işledi ve Hz İsa'ya hâmile kaldı. Yüce Allah burada Hz. İsa'yı şereflendirmek için, ruhu kendisine izafe ederek, "Ruhumuzdan" dedi. Mer*yem'i, oğlu İsâ ile birlikte, mahlukat için, bizim sonsuz kudretimizi göste*ren bir alâmet ve hayret edilecek bir şey kıldık ki insanlar bundan ibret al*sınlar. [143]

92. Ey insanlar! Sarılmanız gereken dininiz, tek dindir, çeşitli değildir. O da İslâm dinidir. Bütün peygamberler, Allah'ın birliğini tebliğ göreviyle gelmişlerdir. İbn Abbas der ki Bunun mânâsı. dininiz bir tek dindir.[144] Ben sizin ilâhınızım. Benden başka Rab yoktur. Yalnız bana ibadet ediniz. [145]

93. Dinde ihtilafa düştüler ve bir çok guruplara ayrıldılar. Kimi Allah'ın birliğini, kabul eden kimsedir. Kimi yahudi, kimi hıristiyan, kimi de mecûsîdir. Hepsi bize dönecek, hesaplarım da biz göreceğiz. Fahreddin er-Râzı der ki: Âyetin mânâsı şöyledir: Dinle*rini aralarında parçalara ayırdılar. Bu, bir toplumun, bir şeyi bölüştürüp dağıtmalarına benzer. Bu durum onların dinlerinde ihtilafa düşmelerini ve çeşitli grup ve fırkalara ayrılmalarını temsilî olarak anlatır.[146]

94. İman etmiş olmak şartıyla kim itaat, hayırlı ve iyi işlerden bir şey yaparsa onun amelinin sevabı boşa çıkmaz, karşılığından da hiçbir şey kaybolmaz, Biz onun amelim, defterine yazarız. Bundan maksat, Yüce Allah mahlukatın amel*lerinin yazılması için meleklere emreder, demektir. [147]

95. İbn Abbas bu âyete şöyle mânâ verir: Kendilerini yok ettiğimiz ülke halkının, bundan sonra tekrar dünyaya dönmeleri mümkün değildir. İbni Abbas'tan gelen bir başka rivayete göre ise, onlar tevbe etmezler," demektir. İbn Kesîr şöyle der: Birinci görüş daha açıktır.[148] Ebu Hayyân şöyle der: Yani, inkârlarından dolayı yok edilmelerini takdir ettiğimiz ülke halkının dünyada, kıyamet kopuncaya kadar imana dönmeleri mümkün değildir. An*cak o zaman dönerler.[149]

96. Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc şeddi açıldığında, onlar çok oldukları için, yeryüzünün yüksek yerlerinden, her tepeden ve bucaktan hızla inerler. Maksat, Ye'cûc ve Me'cûc'un, çokluklarından dolayı, yeryüzünde fesat çıkarmak için her yoldan çıkmış olmalarıdır. [150]

97. Kıyamet vakti yaklaştı. Tefsirciler şöyle der: Al*lah, Ye'cûc ve Me'cûc'un çıkışını, kıyametin yaklaşmasına bir alâmet kıldı. İbn Mes'ud der ki: Ye'cûc ve Me'cûc çıktıktan sonra, insanlara göre kıyame*tin kopması, gününü tamamlamış hâmile kadının durumu gibidir. Öyle ki, bu kadın çocuğunu gece mi gündüz mü, ne zaman doğuracağım bilmez.[151] O zaman bir de bakarsın ki kâfirlerin durumu şöyledir: O günün şiddetinden gözleri dikilmiş, şaşkınlık ve şiddetli korku*dan dolayı neredeyse kımıldamaz. Ayetteki zamiri, herhangi bir ismin yerini tutmaz. Böyle zamirlere zamir-i şân veya zamir-i kıssa denir. Derler ki: Yazıklar olsun bize, mahvolduk! Biz dünyada, ibu uğursuz sondan ve korkunç günden lam bir gaflet içindeydik. Hattâ biz zâlim kimselerdik. Önceki sözlerini bırakıp acı gerçeği haber .verdiler. Yani, biz gaflette değildik. Zira peygamberler bize hatırlattı. Âyetler bizi uyardı. Bilakis biz, bunlara iman etmemek ve yalanlamak 'suretiyle, kendimize zulmedenlerden öldük.[152]

98. Sol Ey müşrikler! Şüphesiz siz ve taptığınız putlar cehennem odunu ve yakıtısınız. Ebu Hayyân der ki: Hasab, cehennem ateşine atılan şeydir. Cehenneme atılmadan önce ona hasab den*mez. Ancak mecaz yoluyla hasab denir.[153] Siz, putlarla birlikte oraya gireceksiniz. Allah, kâfirleri putlarıyla birlikte cehennemde toplayarak ki, taptıkları ilâhlarını kendileriyle birlikte cehennem azabında ;örmeleri sebebiyle pişmanlıkları ve üzüntüleri artsın. [154]

99. Taptığınız o putlar ilâh olsalardı cehen*neme girmezlerdi. Tapanlar da, tapılanlar da, hepsi cehen*nemde ebedî kalacaklardır. [155]

100. Cehennemde o kâfirlerin iniltileri duyulur. Zefîr, ke*derli kimsenin içinden gelen nefesin sesidir. Bu, üzgün ve yaralı kimsenin iniltisine benzer. Onlar cehennemde hiçbir şey işitmezler. Çünkü sağır olarak hasredilirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: "Kıyamet günü onları kör, sağır ve dilsiz olarak yüzü koyun hasrederiz."[156] ÎKurtubî şöyle der: Orada bir şey işitmek, bir rahatlık ve ıssızlığı giderme*dir. Yüce Allah, kâfirleri cehennemde bundan mahrum etmiştir.[157] İbnHud der ki: Suçlular cezasını çekip cehennemden çıktıktan sonra, ebedîcehennemlikler orada kalınca, ateşten sandıklar içine alınırlar. Budıklann çivileri ateştendir. Cehennemlikler bunların içinde hiçbir şeytmez ve hiçbiri cehennemde kendisinden başka kimsenin azap çektiğinieörrnez. Sonra yukarıdaki âyeti okudu.[158]

101. Daha önce tarafımızdan haklarında mut*luluk takdir ohmanalara gelince onlar cehennemden uzak tutulacaklar, onun ne sıcağını hissedecekler, ne de azabını tadacak*lardır. İbn Abbas der ki: Onlar Allah'ın veli kullarıdır. Sırat köprüsü üzerinden şimşekten daha hızlı geçerler, kâfirler ise orada diz çöküpkalırlar.[159]

102. Onlar cehennemin ne uğultusunu, ne de çıkardı*ğı alevin hareket ve sesini işitirler. Onlar cen*nette ebedî kalacaklardır. Onlar için orada canlarının istediği ve gözlerinin görmekten zevk aldığı herşey vardır. [160]

103. Onlar kıyamet koparken ve öldükten sonra di*rilirken sıkıntı çekmezler. Onlar bu günlerin sıkıntılarından korunmuşlar*dır. Onları melekler cennetin kapılarında karşılar ve tebrik ederek şöyle derler: Bugün, Allah'ın size vadettiği ikram ve ihsan gündür. Gözünüz aydın, mutluluk ve sevinç içinde yaşayın. [161]

104. Gökleri, kağıdın yazılı kısmı üzerine durulduğu gibi düreceğimiz günü hatırla. İbn Abbas şöyle der: Kağıdın, içinde yazılı olanların üzerine durulduğu gibi, demektir. Burada kelimesinin başındaki manasınadır. Onları, ilk yarattığımız şekil üzere yalınayak çıplak ve sünnetsiz olarak hasrederiz. Hadiste şöyle buyurulmuştur: Şüphesiz siz Allah'ın huzuruna yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak toplanacaksını/."Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız zamanki gibi onu yine iade ederiz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir. Biz, vaadettiğimiz yaparız." Bilin ki, kıyamet günü ilk giydiri lecek kişi, İbrahim (a.s.)'dir.[162] Bu, üzerimize aldığımız sağlam bir vaddır. Bundan ne dönülür, ne de değiştirilir. Onu yerine getirmek üzerimi*ze borçtur. Biz dilediğimizi yapabiliriz. Bu cümle, öldükten son*ra dirilmenin meydana geleceğini pekiştirmektedir. [163]

105. Ezelde Levh-i Mahfuz'da yazdıktan sonra, Davud'a indirilen Zebur'da da şunu yazdık:
Cennete, iyi amel sahibi mü'minler vâris olacaktır. İbn Kesîr şöyle der:
Yüce Allah. Tevrat, Zebur, gökler ve verler yaratılmadan önce ezelî ilmin*de, Muhammed ümmetini yeryüzüne vâris kılacağını ve sâlih kimseler ola-; rak onları cennete sokacağını bildirmiştir.[164] Kurtubî der ki: Âyette geçen, yer kelimesinin tefsiri hakkında söylenenlerin en güzeli şudur: Bun*dan maksat cennet arzıdır. Çünkü yeryüzüne iyiler de kötüler de vâris olmuşlardır. Bu, İbn Abbas ve Mücâhid'in görüşdür. Şu âyet de bunu göstermektedir: "Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi arza vâris kılan Allah'a hamdolsun."[165] Tefsircilerin çoğu, âyetteki sâlih kullardan maksadın Muhammed ümmeti olduğu görüşündedirler.[166] Mücâhid şöyle der: Zebur, indirilmiş olan kitaplar; zikir ise, Allah katında bulunan ana kitaptır:[167]

106. Şüphesiz bu sûrede anlatılan haber, vaad, tehdit ve etkili öğütler de, Yüce Allah'a itaat eden ve O'na itaati şeytana itaata tercih eden bir kavim için yetecek derecede bilgiler vardır. [168]

107. Ey Muhammed! Biz seni, bütün mahlukat için sadece bir rahmet olarak gönderdik. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ben sadece bir rahmet ve hidayet rehberiyim."[169] Kim bu rahmeti kabul eder, bu nimete şükrederse, dünya ve âhirette mutlu olur.[170]

108. Ey Muhammed! O müşriklere de ki: Rabbim bana şöyle vahyetti: Sizin, ibadete lâyık ilâhınız tek ilâhtır. O bir*dir, tekdir, hiçbir şeye muhtaç değil, her şey ona muhtaçtır. Şimdi sîz müslüman olacak mısınız? Bu cümle, emir mânâsıifâde eden bir sorudur. Yani, müslüman olun, Allah'ın hükmüne ve emrine boyun eğin. [171]

109. İslâmdan yüz çevirirlerse, onlara de ki: Ben hiçbir kimseye ayrıcalık tanımadan eşit bir şeklide herkese hakkı bildirdim. Bu azabın ne zaman geleceğini bilmiyorum. Kıyametin "ne zaman kopacağını da bilmiyorum. Kıyamet mutlaka kopacak; fa*kat yakın mı, yoksa uzak nu, bu hususta bir bilgim yok. [172]

110. Allah herşeyi bilir, hiçbir şey Ona gizli kalmaz. Açığı da, kalplerde olanı da, sırrı da, ondan daha gizli olanları da. bilir. Herkesin yaptığının karşılığını verecektir[173]

111. Bilmiyorum belki de size, mühlet verilmesi veertelenmesi ne yapacağınızı görelim diye, sizin için bir imtihandır. Belki de bu erteleme, belli bir zamana kadar refah 'rinde yaşamanız sonra da Allah'ın elem verici azabına uğramanız İçindir. [174]

112. Allah Rasûlu dedi ki: Ey Rabbim! Benimle, bu yalanlayanlar arasında hükmet. Aramızı hak ile ayır. Bizim Rabbimiz Rahman'dır. Sizin anlatığımz inkâr ve yalanla*maya karşı sabretmek için Allah'tan yardım istiyorum. Bu mübarek sûre, peygamber (a.s.)'e, işleri Allah'a bırakmasını, rahat ve huzuru O'nun katından beklemesini emrederek sona erdi. O, ne iyi yardımcı ve ne iyi des*tekçidir. [175]

Edebî Sanatlar

Bu mübarek âyetler aşağıdaki edebî sanatları kapsamaktadır:
1. Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin. "bana merhamet et." demeyip de böyle demesi, nâzik birşekilde, dolaylı olarak merhamet istemektir.
2. İfâdesinde cinâs-ı iştikak vardır.
3. kelimelerinde cinâs-ı nakıs vardır.
4. "umarak ile" "korkarak", "başladık" ile onu tekrar iade ederiz, ve yakın ile uzak kelimeleri arasında tıbak sanatıvardır.
Ona ruhumuzdan Üfledik." cümlesinde Yüce
5. Ona ruhumuzAllah, Hz. İsa'yı şereflendirmek için, " Ruhumuzdan" diyerek Rûh'u kendi*sine izafe etti. Bu, Allah'ın devesi."[176] ifadesine benzer.
6. İşlerini aralarında parçaladılar cümlesinde istiâre-i temsîliyye vardır. Yüce Allah, onların din hususunda ihtilaflarını ve çeşitli gruplara ayrılmalarını, bir şeyi "şu senin, şu benim" diye bölüştü*rerek dağıtan cemaata benzetti. Bu; güzel bir istiaredir.
7. "Yazık bize" ifadesinde, hazif yoluyla icaz vardır, takdiri: Yazık bize, derler." şeklindedir. Yüce Allah'ınMelekler onları karşılarlar. Bu sizin gününüzdür" âyeti de buna benzer. Yani: "Melekler onlara, bu sizin gününüzdür." derler.
8. "Gökleri, kağıdın, yazılı kısmı üzerine durulduğu gibi düreriz." âyetinde mürsel, mufassal teşbih vardır.
9. " Şimdi müslüman olacak mısınız? bu, emir mânâsı*na bir sorudur. "Müslüman olun" demektir.
10. "ve benzeri fasılalarda seci' vardır. Bu da edebî sanatlardandır.
Allah'ın yardımıyla Enbiya sûresi'nin tefsiri bitti. [177]

Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 919
favori
like
share
MiSS-FENER Tarih: 06.05.2009 18:27
Âyetlerin Tefsiri


51. Vallahi biz İbrahim'e, din ve dünya hususunda çeşitli hayırlara ulaşacağı yolunu gösterdik. Bunu ona küçükken ver*dik. Allah'ın birliğini düşünmeye ve delil getirmeye muvaffak kıldık. Biz onun kendisine verdiğimiz peygamberliğe ve üstünlüğe lâyık olduğunu biliyorduk. [78]

52. Burası küçüklüğünden itibaren İbrahim'e verilen aklî olgunluğu açıklar. Yani, hatırla ki bir zamanlar İbrahim babası Âzer'e ve müşrik kavmine: "Taptığınız bu putlar ne-Hir?" demişti. "Bu putlar nedir?" cümlesi, putları hakîr ve küçük gördüğünü, kavminin onlara hürmet ettiğini bildiği halde bilmezlikten gel*diğini gösterir. [79]

53. Dediler ki: Atalarımızı taklit ederek bun*lara tapıyoruz. İbn Kesir şöyle der: Sapık atalarının yaptığından başka birdelilleri yoktu."[80]

54. İbrahim dedi ki: O putlara taptığınız için, siz ve onlara tapan atalarınız apaçık bir hata içindesiniz. Çünkü onlar cansızdır. Ne yararlan, ne zararları olur, ne de sizi duyabilirler. [81]

55. Sen söylediğinde ciddi misin? Yoksa dalga mı geçiyorsun? Söylediğin bu söz gerçek mi, yoksa şaka mı? İbrahim'in kendilerini ayıplamasını büyük bir alay kabul ettiler, yaptıkla*rının sapıklık olmasını uzak gördüler ve onun sözlerinin ciddi değil de şaka yollu olduğunu kabul ettiler. Hz. İbrahim onların dediklerine kulak asmadı ve sözlerinde ciddi olduğunu, şaka etmediğini bildirdi. [82]

56. Dedi ki: Aksine, ibadete lâyık olan Rabbiniz, ilâh oldukları iddia edilen bu putlar değil, gökleri ve yeri yaratıp icat eden.Rabbiniz Allah'tır. Ben, şehadeti ile davaları sona erdiren bir şahit gibi, kesin ve açık delillerle Allah'ın birliğine şahidim. [83]

57. Allah'a andolsun ki, siz bıra*kıp bayrama gittiğinizde, ilâhlarınıza tuzak kuracak ve onlara zarar verme yollarını arayacağım. Tefsirciler şöyle der: Onların her sene sahraya çıka*rak kutladıkları ve toplandıkları bayramları vardı. Âzer İbrahim'e dedi ki: Sen de bizimle beraber bayrama çıksaydm, onu beğenirdin!! Bunun üzerine ibrahim onlarla yola çıktı. Biraz yürüdükten sonra, kendini yere atarak: "Hastayım, ayaklarım,ağrıyor" dedi. İbrahim'i orada bırakıp yollarına de*vam ettiler. Sonra İbrahim, arkalarından seslenip: "Vallahi, putlarınıza tu*zak kuracağım." dedi; Bu sözü bir adam işitti ve aklında tuttu.[84]

58. İbrahim putları kırarak onları bir kırıntı haline getirdi. Ancak büyük putu kırmadı. Mücâhid der ki: Büyük putu bıraktı ve diğer putları kırdığı baltayı boynuna astı ki, bunu kavminin aleyhine delil getirsin.[85] Belki onlar o puta başvurur ve ona diğer putları kinıın kırdığını sorarlar. Böylece putun acizliği ortaya çıkar ve kavminin aleyhine delil olur. [86]

59. "Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Mu*hakkak o zâlimlerden biridir." dediler. Bu âyette hazif vardır. Takdiri şöyledir: Bayramdan döndükten sonra ilâhlarına bakıp onlara yapılanı gördük*lerinde, bunu yapanı araştırıp, kınayarak şöyle dediler: Kim bu ilâhları par-çaladıysa, mutlaka o çok zâlimdir ve çok büyük bir suç işlemiştir. Çünkü o, saygı ve hürmete lâyık olan ilâhlara karşı gelmeye cüret etmiştir. [87]

60. Hz.İbrahim'in "Vallahi, putlarını-za tuzak kuracağım" sözünü işiten şahıs dedi ki: "Biz, ibrahim isimli bir gencin onları yerdiğini, ayıpladığını ve onlara sövdüğünü işittik. Belki de, ilâhları parçalayan odur. [88]

61. Bunun üzerine Nemrut ve kavminin ileri gelenleri: "İbrahim'i herkesin göreceği bir yere getirin de onu görsünler" de*diler. Maksat, Hz. İbrahim'in mahkemesi bütün insanların gözü önünde yapılsın da ona verilecek ceza, ibret alanlar için bir ibret olsun, Umulur ki, insanlar ona ceza verilirken hazır bulunurlar da, ne yapılacağını görürler. [89]

62. Dediler ki: Ey İbrahim! Bu ilâhları parçalayan sen misin? [90]

63. İbrahim: "Bilakis, onları bu büyük put parçaladı. Sizin kendisiyle beraber bu küçük putlara tapmanıza kızdı da on*ları kırdı dedi. Bundan maksat, onları susturmak, ve aleyhlerine delil getir*mektir. Bunun içindir ki İbrahim şöyle dedi: Eğer konuşabiliyorlarsa, bu putlara, kendilerini kimin kırdığını sorun. Kurtubî şöyle der: Söz, tariz makamında söylenmiştir. Bu şöyledir: Onlar putlara tapıyor ve Allah'ı bırakarak onları kendilerine ilâh ediniyorlardı. Nitekim, Hz. İbrahim, babasına şöyle demişti: "İşitmeyen, görmeyen ve senin hiçbir ih*tiyacını gidermeyen şeylere niçin tapıyorsun?" Hz. İbrahim: "Bu işi, on*ların şu büyüğü yapmıştır." dedi ki, onlar, putların konuşamayacağını, fayda ve zarar veremeyeceğini söylesinler de o da onlara: Öyleyse, bunlara niçin tapıyorsunuz, desin, putlar tarafından kendi aleyhlerine bir delil getirilmiş olsun. Nitekim, düşmanın, kendiliğinden gerçeği kabul etmesi için, onun iddia ettiği bâtılın doğruluğunu farz etmek caiz görülmüştür. Çünkü bu, de*lil getirmede daha kestirme ve şüpheyi daha iyi gidericidir.[91]

64. Kendilerine gelip düşündüler. "Siz, konuşamayan bir varlığa ibadet ettiğiniz için zalimlersiniz" dediler. [92]

65. Sonra bu gerçeği itiraftan vazgeçip kibir ve taşkınlığa dönerek, ısrar ve inatla dediler ki: Eyİbrahim! Biliyorsun ki, bu putlar konuşmaz ve cevap vermezler. Onlara sormarnız nasıl istiyorsun? Bu, ilâhlarının acizliğini itiraflarıdır. "İşte böyle*ce aleyhlerinde olan delil İbrahim'in eline geçti. İbrahim onları kınamaya ve ayıplamaya başladı. [93]

66. Dedi ki: Siz, Allah'ı bırakıp da ne zarar ne de fayda veremeyen cansız varlıklara mı tapıyorsu*nuz? [94]

67. Size de, Allah'ı bırakıp taptığınız putla*ra da yazıklar olsun. Yaptığınız işin çirkinliğini anlamıyor musu*nuz?[95]

68. Karşısında susup da cevap veremez hale geldiklerinde, kaba kuvvete ve işkenceye başvurdular. Dediler ki: İlâhlarınıza yardım etmek ve intikamlarını almak için İbrahim'i ateşe atın. Siz, gerçekten onların yardımcıları iseniz, böyle yapın. [96]

69. Biz de dedik ki: Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve esenlikli ol. İfâde, daha vurgulu olmak için bu şekilde gelmiştir. Tefsirciler şöyle der: Onlar ibrahim'i yakmak istedikle*rinde bir ay odun topladılar. Hatta bir kadın hastalandığında, "Eğer iyileşir-sem, İbrahim'i yakmak için odun toplayacağım" diye adakta bulunurdu. Sonra o odunu bir çukura doldurdular ve ateş yaktılar. Bu ateşin alevleri o derece büyüktü ki, üzerinden geçen kuşlar, ateşin sıcağının şiddetinden ya*nardı. Sonra İbrahim'i bağladılar, bir mancınığa koyup ateşe attılar. O anda Cebrail gelip: Bir ihtiyacın var mı? diye sordu. İbrahim: Hayır, sana bir ih*tiyacım yok dedi. Cebrail: "Rabbinden iste" dedi. İbrahim: O'nun benim ha*limi bilmesi, istemek yerine bana yeter." dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: "Ey ateş! İbrahim'e serinlik ve esenlikli ol" dedi.[97] Ateş, İbrahim'in iplerin*den başka hiçbir şeyi yakmadı. İbn Abbas şöyle der: Eğer Yüce Allah, "selâmete çıkar, esenlikli ol" demeseydi, onun soğukluğu İbrahim'e eziyet verirdi.[98]

70. Onu ateşte yakmak istediler. Onları in*sanların, hattâ her zarar görenin en zarar göreni yaptık. Çünkü Allah'ın pey*gamberine tuzak kurdular. Allah da, tuzaklarını başlarına geçirdi. [99]

71. İbrahim'i, kardeşi oğlu Lût ile birlikte kurtardık. Şöyle ki, Irak'tan, Allah'ın bolluk, çok peygamber, çok nehir ve ağaçlarla bereketlendirdiği Şam yöresine hicret ettiler. İhnu'l-Cev-zî şöyle der: Oranın bereketi şudur Yüce Allah, peygamberlerin çoğunu oradan göndermiş, oraya bolluk ve çok akarsu vermiştir.[100]

72. İbrahim, Rabbin'den çocuk istedikten sonra ona İshak'ı verdik. Ya'kub'u da o istemeden fazla olarak verdik. Tefsirciler şöyle der: İbrahim Rabbinden bir çocuk istedi. Allah ona İshak'ı verdi. İstediğinden fazla olarak da torunu Ya'kub'u verdi. Çünkü torun da oğul gibi*dir. Hepsini, İbrahim'i.İshak'ı, Ya'kub'u hayırlı ve iyi kıldık. [101]

73. Onları başkalarına önder ve liderler kıldık. Allah'ın emriyle insanlara dine giden yolu gösterirler, İlimle ameli birleştirmeleri için hayır yapmalarını onlara vahyettik. yoluyla onlara, namaz kılmalarını ve zekât vermelerini emrettik. Burada Yüce Allah özellitkle namaz ile zekâtı zikretti. Çünkü namaz bedenî, zekât da malî ibadetlerin en üstünüdür. Onlar Bizi birleyen ve Bize samimiyetle ibadet eden kimsilerdir. [102]

74. Lût'a da peygamberlik, ilim, doğru anlayış verdik. İbn Kesîr şöyle der: Lût (a.s.) Hz. İbrahim'e inanmış, ona uymuş ve onunla birlikte hicret etmişti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Lût ona iman etti ve ben Rabbime hicret ediyorum" dedi.[103] Allah Lût (a.s.)'a hüküm ve ilim verdi. Ona vahyetti, peygamber yaptı ve onu Sedum'a gönderdi. Sedum halkı Lût'u yalanladılar. Allah da onları helak etti. Nite*kim Yüce Allah onların kıssalarını Kur'an-i Kerim'in birkaç yerinde an*latmıştır.[104] Onu livata yol kesme ve di*ğer pis işleri yapmakta olan Sedum halkından kurtardık. Şüphesiz onlar, Allah'a itaatten çıkmış kötü kimselerdi. [105]

75. Onu, rahmetimize lâyık olanların içine soktuk. Çünkü o iyi kullarımızdandı. [106]

76. Nuh'un kıssasını da hatırla. Hani o, bu anlatılan peygamberlerden daha önce, kavmine beddua etmiş, kendisini yalan*ladıklarında, Allah'tan helak olmalarını istemiş ve: Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden hiçkimseyi bırakma[107] demişti. Nuh'un duasını kabul ettik, onu ve onunla beraber gemide bulunan mü'minleri, neredesye canları alacak derecede üzüntü ve sıkıntı veren tu*fandan ve boğulmaktan kurtardık. [108]

77. Onu, yalanlayan kavminin şerrinden koruduk ve onu kurtarıp kavmini yok ettik. Onlar şerre düşkün idiller. Onların hepsini boğduk, hiçbirini bırakmadık. [109]

78. Davud ve Süleyman (aleyhimâ'selâm)'m kıssasını da hatırla. Hani bir zamanlar, ekin hakkında hüküm veorlardı. O zaman kavmin koyunları geceleyin orada sibos otlamiş ve ekini harap etmişlerdi. Biz, onların ikisinin de verdiği hükmü biliyorduk. [110]

79. Mesele hakkında verilecek hükmü Süleyman'a ilham edip öğrettik. Davud ve Süleyman (a.s.)'ın her birine, peygamberlikle birlikte hikmet ve geniş ilim verdik. Tefsirciler şöyle der: İki adam Davud (a.s.)'un huzurunda mahkemeye geldiler. Bunlardan birinin koyunları, geceleyin diğerinin tarlasına girmiş ve ekini harap etmiş, hiçbir sey bırakmamıştı. Davud (a.s.) ekin sahibinin koyunları almasına hükmetti. Adamlar, dışarda kapının yanında bulunan Süleyman (a.s.)'ın yanına çıktılar ve babasının verdiği hükmü ona bildirdiler. Sülayman (a.s.) hemen babasının yanına girdi ve şöyle dedi: Ey Allah'ın peygamberi! Keşke her ikisi için de uygun olacak başka bir hüküm verseydin! Davud (a.s.): O, nasıl bir hükümdür? diye sordu. Süleyman (a.s.) dedi ki: Koyun sahibi tarlayı alır, sürer tohumu eker ve ekin eski haline-gelir. Ekinin sahibi de koyunu alır, sütünden yününden ve kuzularından istifade eder. Ekin büyüdüğünde, koyunlar kendi sahibine, tarla da kedin sahibine iade edilir. Bunu duyan Davud (a.s.) Süleyman'a: "Muvvaffak oldun ey oğulcuğum" dedi ve aralarında bu hükmü verdi. İşte Biz o hükmü Süleyman'a bildirdik." âyetinin mânâsı budur. Davud (a.s.) teşbihte bulunduğu zaman, dağları ve kuşları da onunla teşbih eder kıldık. İbn Kesîr şöyle der: Bu şöyle olurdu: Davud (a.s.) güzel sesiyle Zebur'u okurdu. Onu te*rennüm ederken kuşlar havada durur, onunla birlikte teşbih ederler, dağlar da bu teşbihi yansıtırlardı.[111] Cansız olmaları sebebiyle, itaat ettirilmeleri ve teşbihlerini daha enteresan, daha hayret verici ve icazda daha etkili olduğu için dağlar kuşlardan önce zikredildi. Bizim bunu yapmaya gücümüz yeter. [112]

80. Biz Davud'a, demiri yumuşatarak zırh yapma sanatını öğrettik. Katâde şöyle der: İlk zırh yapan Davud'dur. Zırhlar daha önce levhalar halinde idi. Onları ilk defa ören ve halkalar haline getiren odur.[113] Savaşta sizi düşman şerrinden korumak için bunu yaptı. Artık şükredecek misiniz? Bu, emir mânâsında bir so*rudur. Yani, size verdiği nimetlere karşılık Allah'a şükredin. Yüce Allah peygamberi Davud'a özel olarak verdiği nimeti anlattıktan sonra, yine özel olarak onun oğlu Süleyman'a verdiği nimeti anlattı. [114]

81. Biz, Sülayman'a da şiddetli esen rüzgârı ver*dik. Onun istek ve arzusuyla, bol meyveleri,ırmakları ve ağaçlan olan Şam diyarına doğru eserdi. Bu bölge onun yerleşmeyeri ve karagâhıvdı. Biz herzeyi biliniz.. Ona bu makamı vermemiz, sadece bildiğimiz bir hikmetten dolayıdır. [115]

82. Bazı şeytanları da Sülayman'm emrine ver*dik. Ona mücevher ve inciler çıkarmak için suya dalar ve denizlerin derin*liklerine girerlerdi. Suya dalmaktan başka şehirler kur*mak, yüksek saraylar yapmak ve benzeri, insanoğlunun elinden gelmeyen diğer işleri de yaparlardı, Biz onları Süleyman'ın emrinden çıkmaktan veya ona itaatten çıkmaktan korurduk. [116]

Edebî Sanatlar

Bu âyetler aşağıdaki edebî sanatları kapsamaktadır.
1. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndülerler cümlesinde hoş bir istiare vardır. Onların haktan bâtıla dönmeleri, istiare yoluyla, kişinin başının aşağıya, ayaklarının yukarıya gelecek şekilde dönmesine benzetildi.
2. "Size fayda verir." ile "size zarar verir" kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır.
3. "Ey ateş! Soğuk ol." cümlesinde mübalağa (vurgu) sanatı vardır. Yüce Allah burada mastarı zikretmiş, sıfatı kasdetmiştir. Yani "so*ğuk ol" demektir.
4. "Hayırlar yapmak, namaz kılmak, zekât vermek..." terkiplerinde hususî olanın, umumî olan üzerine atfedilmesi söz konusudur. Çünkü namaz ile zekât da hayır fiillerdendir. Yüce Allah, şanlarının faziletlerinin yüceliğine dikkat çekmek için, bu ikisini ayrıca zikretti.
5. "Herbirine hüküm ve ilim verdik." cümlesinde, Davud (a.s.)un makamının eksik olduğu vehmini gidermek için ihtiras sa*natı vardır.
6. "Onu rahmetimize soktuk." cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. Cennetimize soktuk demektir. Çünkü cennet, rahmetin indiği yerdir. Aralarında mahalliyet alakası vardır.
7. v.b. kelimelerde, akıcı bir seci' sanatı vardır. [117]

Bir Uyarı

Yüce Allah burada rüzgarı, "şiddetli" diye niteledi. Bir başka yerde ise "yumuşak"[118] diye niteledi. Bu iki niteleme arasında bir çelişki yoktur. Çünkü rüzgar güzel ve yumuşak olur, fakat fırtına gibi hızlı esebilir. Böylece iki vasıf bîr arada bulunmuş olur. İyice düşün. [119]

83. Eyyûb'u da an. Hani Rabbine, "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin." diye niyaz etmişti.
84. Bunun üzerine Biz, tarafımızdan bir rahmet, ve kulluk edenler için bir hatırlatma olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla bir*likte bir mislini daha verdik.
85. İsmail'i, Tdris'i ve Zülkifl'i de an. Hepsi de sabre*den kimselerdendi.
86. Unları rahmetimize soktuk. Onlar hakikateniyi kimselerdendi.
87. Zünnûn'u da zikret. O öfkeli bir halde geçip gitmişti; Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zan*netmişti. Nihayet karanlıklar içinde "Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum!" diye niyaz etti.
88. Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte Biz, nıü'minleri böyle kur*tarırız.
89. Zekeriyyâ'yı da an. Hani o, Rabbine şöyle ni*yaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârisle*rin en hayırlısısın.
90. Biz, onun da duasını kabul ettik ve ona Yah*ya'yı verdik; eşini de kendisi için elverişli kıldık. On*lar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşur*lar, umarak ve korkarak Bize yalvarırılar; onlar. Bize karşı derin saygı içindedirler.
91. Irzını iffetle korumuş olanı da an. Biz, ona ru*humuzdan üfledik; onu ve oğlunu, cümle âlem için bir ibret kıldık.
92. Hakikaten bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.
93. İnsanlar kendi aralarında işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi Bize döneceklerdir.
94. Bu durumda her. kim, mü'min olarak iyi dav*ranışlar yapsa, onun çabasını görmezliketn gelmek ol*maz. Biz, onu yazmaktayız.
95. Helak ettiğimiz bir beldeye, artık (iyi davranış ve makbul çaba) haramdır; çünkü onlar dönmezler.
96. Nihayet Ye'cnc ve Me'cûc açıldığı ve onlar her
tepeden akın ettiği zaman;
97. Ve gerçek vaad yaklaşınca, birden, inkâr eden*lerin gözleri donakalır! "Yazıklar olsun bize! Gerçek*ten biz, bu durumdan habersizmişiz; hattâ biz zâlim kimselermişiz."
98. Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehen*nem yongasıdir. Siz oraya gireceksiniz.
99. Eğer onlar birer ilâh olsalardı oraya girmez*lerdi. Halbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.
100. Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada duymazlar.
101. Tarafımızdan kendilerine güzellik takdir edilmiş olanlara. gelince, işte bunlar, cehennemden uzak tutulurlar.
102. Bunlar, onun uğultusunu duymazlar; gönülle*rinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.
103. En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler, onları şöyle karşılar: İşte size va'dedilmiş ofan gün, bugündür.
104. Düşün o günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. Bu üzeri*mize aldığımız bir vaad oldu. Biz, yaparız.
105. Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da "Yer*yüzüne iyi kullarım vâris olacaktır." diye yazmıştık.
106. İşte bunda, Bize kulluk eden bîr kavim için bir mesaj vardır.
107. Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gön*derdik.
108. De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın, ancak birtek Allah olduğu vahyedildi. Şu halde siz, müslüman kimseler olmayacak mısınız?
109. Eğer yüzçevirirlerse, artık de ki: eşitlik esa*sına dayanarak size açıkladım. Ben artık size vâ'dolu-nan şey yakın mı uzak mı, bilmiyorum.
110. Şüphesiz Allah, sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.
111. Bilmiyorum, belki de O, sizi denemek ve bir zamana kadar sizi faydalandırmak içindir.
112. Muhammed "Rabbim! Hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır" dedi.

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti

Yüce Allah Önceki âyetlerde İbrahim, Nuh, Lut, Dâvud ve Süleyman (aleyhimüs selâm) gibi bir kısım Peygamberleri ve bunların karşılaştıkları sıkıntıları anlattı. Burada da Hz. Eyyub'un kıssasını ve Allah'ın onu, çeşitli sıkıntılarla imtihan ettiğini naklettikten sonra; Yunus, Zekeriyya ve İsa (as)'ın çektikleri sıkıntıları anlattı. Bütün bunlar Rasulullah (s.a.v)'ı teselli etmek maksadıyla anlatılmıştır ki, Rasulullah (s.a.v) onların yoluna uysun. [120]

Kelimelerin İzahı

Balık sahibi. Nûn, balık demektir. Ze'n-nûn, balık tarafından yutulduğu için, Yunus Peygamber'e verilmiş bir lakaptır.
İffetini korudu. İhsan, iffet demektir, iffetli erkeğe kadına da denilir.
Rağab, ümit; Raheb, korku demektir.
Küfür ve küfran, her ikisi de inkâr manasındadir. Asıl mâ*nâsı örtmektir. Kâfir, Allah'ın nimetini gizleyip Örttüğü için ona bu isimverilmiştir.
Hadeb, yüksek yer mânâsına olup, sırtın kamburluğu mânâ*sına gelen den alınmıştır, Antere şöyle der:
Onların tepelerden arka arkaya gelmeleri, beni yerimden oynatmadı, ellerim de titremedi.[121]
Hızla inerler. Kurt hızlı koştuğunda denir. Geniş zamanı mastarı dir.
Hasab, kendisiyle ateş yakılan, odun ve benzeri yakıt.
Zefir, inilti ve şiddetli soluma.
Hasîs, eşyanın kımıldamasından duyulan ses, his ve hareket.
Sicili; kâğıt, sayfa demektir. İstenilen şeyler ona kaydedil*diği için bu ismi almıştır. [122]


Nüzul Sebebi

Ibn Abbas'ın şöyle dediği rivayet olunur; Siz ve Allah'ı bırakarak taptıklarınız, cehennem yakıtlarısınız" ayeti inince, bu, Kureyşli kâfirlere geldi ve : Muhammed ilahlarımıza sövdü, dediler. İbn Zeb'arî'ye gelerek durumu bildirlider. O dâ: "Ben orada olsaydım, onun cevabını verirdim" dedi. "Ona ne söylerdin?" dediler. Şunu söylerdim dedi: İşte, hristiy ani arın taptığı İsa. İşte, yahudilerin taptığı Uzeyr. Bunlar cehennem yakıtı mı? Kureyşliler bu sözü beğendiler ve Mu*hammed (s.a.v)'in mağlup olduğunu zannettiler. Bunun üzerine Yüce Allah;Ama daha önce haklarında ta*rafımızdan güzel karar verilmiş olanlar, cehennemden uzaklaştırılmışlar*dır" âyetini indirdi.[123]


Âyetlerin Tefsiri

83. Allah'ın peygamberi Eyyub'un kıssasını hatırla. Hani o, boynu bükük, yalvararak Rabbine şöyle seslenmişti: Başıma belâ, sıkıntı ve musibet geldi. Tefsirciler şöyle der: Eyyub, Rum*lardan bir peygamberdi. Çocukları ve malı çoktu. Allah malını yok etti, o buna sabretti çocuklarını aldı, o yine sabretti. Sonra vücuduna hastalık ve musîbetler, verdi, buna da sabretti. Kavminin ileri gelenlerinden bir grup gelip dediler ki: "Onun başına bu musibetler ancak büyük bir günahtan do*layı gelmiştir." İşte o zaman Hz. Eyyub, Allah'a yalvarıp yakardı, Allah da bu sıkıntıyı ondan giderdi. Merhametlilerin en merhametli*si Sensin. Bana merhamet et. Duada isteklerini açıklamadı. Fakat, Rabbi-nin ona acıması için kendisinin aciz ve zayıf olduğunu, Rabbinin ise son derece merhametli olduğunu söyledi. Bu ifâdede, açıkça belirtilmeyen güzel bir merhamet isteği vardır. [124]

84. Biz onun dua ve niyazını kabul ettik, ve basma gelen bela ve sıkıntıları giderdik. Ona dünyada aile efradını verdik. Eşinden de, daha önceki çocukları ve diğer aile ef*radı kadar çocuk verdik, lbıı Mes'ud şövlc der: erkeke \edi ki/ çocuğu vardı, öldüler. Sağdığına kavuşturulunca onlar diriltildiğİ gibi, karısı da ona yedi oğlan yedi kız doğurdu."[125] Ona acıdığımız için, ve onun dışındaki âbidlere bir hatırlatma olsun da, onlar da onun gibi sabretsinler. Kurtubî şöyle der: Bu olay âbidler için bir hatırlatma olsun. Çünkü onlar yaşadığı asrın en değerli kişisi olduğu halde Eyyub (a.s.)'un başına gelen musibeti, çektiği sıkıntıyı ve gösterdiği sabrı hatırla*dıklarında, onun yaptığı gibi, dünya sıkıntılarına katlanmaya kendilerini alıştırırlar.[126] Rivayete göre Hz. Eyyub onsekiz sene hastalık çekti. Bir gün karısı dedi ki: "Keşke Allah'a dua etsen..." Bunun üzerine Hz. Eyyub: Kaç sene rahat yaşadık? dedi. Karısı: "Seksen sene" diye cevap verdi. Eyyub (a.s.): "Rahat ve huzur içerisinde yaşadığım müddet kadar, bela ve mu*sibet içerisinde yaşamadığım halde Allah'a dua etmekten utanırım." dedi.[127]

85. Kavmine İbrahim oğlu İsmail'in Şît oğlu İdris'in ve Zülkifl'in kıssalarını anlat. Bu peygamberlerin hep liksever ve sabırlı kimselerdendi. Allah yolunda cihad ettiler ve bu uğurda başlarına gelen eziyetlere katlandılar.[128]

86. Biz de sabırlı ve iyi kul olmalarından dolayı on*ları rahmet ve nimet yurdu olan cennete soktuk. Çünkü onlar faziletli ve salih kimselerdi. [129]

87. Kavmine, balığın yuttuğu Yûnus'un kıssasını da anlat. Nûn. balık demektir. Balık Yûnus (a.s.)'u yuttuğu için ona nisbet edilmiştir. Hani o kavmine kızarak yurdundan çıkmıştı. Çünkü onları imana çağırıyor, onlar ise inkâr ediyorlardı. Neticede onların bu davranışlarından sıkıldı ve aralarından çıkıp gitti. Bunun içindir ki Yüce Allah: "Balık sahi*bi gibi olma."[130] buyurdu. "Rabbine kızarak çıktı." diyenlerin sözü doğru desildir. Ebu Hayyân şöyle der: "Rabbine kızarak çıktı, diyenlerin sözünü ka*bul etmemek gerekir. Çünkü o, peygamberlik makamına uygun değildir."[131] Râzî ise şöyle der: "Allah'a kızdı" demek caiz değildir. Çünkü bu, Allah'ın emredici ve yasaklayıcı olduğunu bilmeyenlerin sıfatıdır. Allah'ı tanıma*yan, bırakın peygamber olmayı, mü'min bile olamaz. Yûnus (a.s.)'un, kav*mine kızması ise Allah rızası ve dininin haysiyetini korumak, küfre ve kâfirlere buğz içindir,"[132] Yûnus, ceza olarak onu sıkıntıya sokmayacağımızı sandı.. "Rızkı daraltılmış bulunan"[133] mealindeki âyette olduğu gibi, kelimesi burada daraltmak mânâsına kullanılmıştır. Burada bu kelime,kelimesinden türetilmemiştir. Fahreddin Râzî şöyle der: "Kim Allah'ın âciz olduğunu zannederse, o kâfirdir. Bunun, mü'minlerden herhangi birine nisbet edilmesinin dahi caiz olmadığında ihtilaf yoktur. Hâl böyleken, bu, peygamberlere nasıl nisbet edilir! Rivayete göre Abdullah b. Abbas (r.a.) Muaviye'nin yanma girdi. Muaviye dedi ki: "Dün gece, Kur'an dalgaları bana çarptı. Dalgalar içinde kaldım. Senden başka kurtuluş vesilesi bulamadım." İbn Abbas: "Nedir o dalgalar? dedi. Muavıye: Allah'ın peygamberi Yûnus, O'nun kenidisine güç yetiremeyeceğini sanıyor." dedi. İbn Abbas: Âyetteki kelimesi, kökündendir. kökünden değildir." diye cevap verdi."[134] O, balığın karnındayken, gece karanlığında Rabbine seslendi. İbn Abbas şöyle der: oranlıklar bir araya geldi. Bu karanlıklar gecenin karanlığı, denizin karanlığı, balığın karnının karanlığıdır." Yûnus: "Ey Rabbim!Senden başka ilâh yoktur." diye seslendi. "Ey Rabbim! Sen, noksanlık ve zalimlikten uzaksın. Ben ise, kendime zulmettim. Şimdi tevbe edip pişman oldum. Bu sıkıntıyı benden gider." Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Sıkıntıya uğrayan her kim bu duayı yaparsa, duası kabul ol*unur."[135]

88. Onun yakarmasını ve yardım isteğini kabul ettik ve onu, balık kendisini yuttuğu zaman başına gelen sıkıntı ve darlıktan kurtardık. Yûnus'u bu sıkıntıdan kurtardığımız gibi, bizden yardım istediklerinde mü'minleri de sıkıntı ve, darlıktan kur*tarırız. [136]

89. Ey Muhammed! Peyamberimiz Zekeriyya'nın haberini de hatırla. Hani o da Rabbine şöyle diyerek, samimi ve ihlaslı bir şekilde dua etmişti. "Ey Rabbim! Beni, çocuksuz ve vârissiz, yalnız bırakma." tbn Abbas şöyle der: "Zekeriyya (a.s.) yüz, karısı doksan-dokuz yaşında idi."[137] Rabbim! Herkes öldükten sonra, geriye kalan en hayırlı varlık sensin." Âlûsî şöyle der: "Burada, Allah'ın bakî kalacağına dair övgü, onun dışındakilerin yok olacağına dair bir işaret ve Allah'ın lütuf bulutlarından lütuf yağmurlarını istemek vardır."[138]

90. Biz de duasını kabul ettik. ve ihtiyarlığına rağmen, ona Yahya adında bir çocuk verdik. Daha önce kısırken karısını da çocuk doğuracak duruma getirdik. İbn Abbas şöyle der: Karısı kötü huylu ve uzun dilli idi. Yüce Allah onu ıslah ederek güzel huylu yaptı.[139] Adı geçen peygamberlerin dualarını kabul ettik. Çünkü onlar sâlih kimselerdi. Allah'a itaatte gayret gösteriyor, itaat ve iyi amel işlemede birbirleriyle yanşıyorlardı. Ve rahmetimizi umup, azabımızdan korkarak bize dua ediyorlardı. Onlar Allah'a karşı boynu bükük ve derin saygı içindeydiler. Gizli ve açıkta O'ndan korkarlardı. [140]

91. Kendini zinadan, helâl ve haramdan korumuş olan Meryem el-Betül'ü hatırla. Nitekim, "Bana hiçbir insan dokunmadı. Ben zina da etmedim."[141] âyeti de bunu ifade etmektedir. İbn Kesîr şöyle der: Yüce Allah Meryem ile oğlu İsa'nın kıssasını Zekeriyya ile oğlu Yahya'nın kıssasıyle birlikte anlattı. Çünkü bunlar birbiriyle irtibatlıdır. Zira Yahya (a.s.) olayı, bir ihtiyar adam ile gençliğinde doğum yapmamış ihtiyar birkadından bir çocuk meydana getirmektir. Hz. îsâ olayı ise ondan daha şaşırtıcıdır. Bir kadından erkekle birleşmeden, bir çocuk meydana getir*mektir. İşte bunun içindir ki, Yüce Allah, Zekeriyye (a.s.)'m kıssasından sonra Meryem kıssasını anlatmıştır.[142] Cebrail'e emrettik de o Meryem'in entarisinin yakasından üfürdü. Üfürük onun içine işledi ve Hz İsa'ya hâmile kaldı. Yüce Allah burada Hz. İsa'yı şereflendirmek için, ruhu kendisine izafe ederek, "Ruhumuzdan" dedi. Mer*yem'i, oğlu İsâ ile birlikte, mahlukat için, bizim sonsuz kudretimizi göste*ren bir alâmet ve hayret edilecek bir şey kıldık ki insanlar bundan ibret al*sınlar. [143]

92. Ey insanlar! Sarılmanız gereken dininiz, tek dindir, çeşitli değildir. O da İslâm dinidir. Bütün peygamberler, Allah'ın birliğini tebliğ göreviyle gelmişlerdir. İbn Abbas der ki Bunun mânâsı. dininiz bir tek dindir.[144] Ben sizin ilâhınızım. Benden başka Rab yoktur. Yalnız bana ibadet ediniz. [145]

93. Dinde ihtilafa düştüler ve bir çok guruplara ayrıldılar. Kimi Allah'ın birliğini, kabul eden kimsedir. Kimi yahudi, kimi hıristiyan, kimi de mecûsîdir. Hepsi bize dönecek, hesaplarım da biz göreceğiz. Fahreddin er-Râzı der ki: Âyetin mânâsı şöyledir: Dinle*rini aralarında parçalara ayırdılar. Bu, bir toplumun, bir şeyi bölüştürüp dağıtmalarına benzer. Bu durum onların dinlerinde ihtilafa düşmelerini ve çeşitli grup ve fırkalara ayrılmalarını temsilî olarak anlatır.[146]

94. İman etmiş olmak şartıyla kim itaat, hayırlı ve iyi işlerden bir şey yaparsa onun amelinin sevabı boşa çıkmaz, karşılığından da hiçbir şey kaybolmaz, Biz onun amelim, defterine yazarız. Bundan maksat, Yüce Allah mahlukatın amel*lerinin yazılması için meleklere emreder, demektir. [147]

95. İbn Abbas bu âyete şöyle mânâ verir: Kendilerini yok ettiğimiz ülke halkının, bundan sonra tekrar dünyaya dönmeleri mümkün değildir. İbni Abbas'tan gelen bir başka rivayete göre ise, onlar tevbe etmezler," demektir. İbn Kesîr şöyle der: Birinci görüş daha açıktır.[148] Ebu Hayyân şöyle der: Yani, inkârlarından dolayı yok edilmelerini takdir ettiğimiz ülke halkının dünyada, kıyamet kopuncaya kadar imana dönmeleri mümkün değildir. An*cak o zaman dönerler.[149]

96. Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc şeddi açıldığında, onlar çok oldukları için, yeryüzünün yüksek yerlerinden, her tepeden ve bucaktan hızla inerler. Maksat, Ye'cûc ve Me'cûc'un, çokluklarından dolayı, yeryüzünde fesat çıkarmak için her yoldan çıkmış olmalarıdır. [150]

97. Kıyamet vakti yaklaştı. Tefsirciler şöyle der: Al*lah, Ye'cûc ve Me'cûc'un çıkışını, kıyametin yaklaşmasına bir alâmet kıldı. İbn Mes'ud der ki: Ye'cûc ve Me'cûc çıktıktan sonra, insanlara göre kıyame*tin kopması, gününü tamamlamış hâmile kadının durumu gibidir. Öyle ki, bu kadın çocuğunu gece mi gündüz mü, ne zaman doğuracağım bilmez.[151] O zaman bir de bakarsın ki kâfirlerin durumu şöyledir: O günün şiddetinden gözleri dikilmiş, şaşkınlık ve şiddetli korku*dan dolayı neredeyse kımıldamaz. Ayetteki zamiri, herhangi bir ismin yerini tutmaz. Böyle zamirlere zamir-i şân veya zamir-i kıssa denir. Derler ki: Yazıklar olsun bize, mahvolduk! Biz dünyada, ibu uğursuz sondan ve korkunç günden lam bir gaflet içindeydik. Hattâ biz zâlim kimselerdik. Önceki sözlerini bırakıp acı gerçeği haber .verdiler. Yani, biz gaflette değildik. Zira peygamberler bize hatırlattı. Âyetler bizi uyardı. Bilakis biz, bunlara iman etmemek ve yalanlamak 'suretiyle, kendimize zulmedenlerden öldük.[152]

98. Sol Ey müşrikler! Şüphesiz siz ve taptığınız putlar cehennem odunu ve yakıtısınız. Ebu Hayyân der ki: Hasab, cehennem ateşine atılan şeydir. Cehenneme atılmadan önce ona hasab den*mez. Ancak mecaz yoluyla hasab denir.[153] Siz, putlarla birlikte oraya gireceksiniz. Allah, kâfirleri putlarıyla birlikte cehennemde toplayarak ki, taptıkları ilâhlarını kendileriyle birlikte cehennem azabında ;örmeleri sebebiyle pişmanlıkları ve üzüntüleri artsın. [154]

99. Taptığınız o putlar ilâh olsalardı cehen*neme girmezlerdi. Tapanlar da, tapılanlar da, hepsi cehen*nemde ebedî kalacaklardır. [155]

100. Cehennemde o kâfirlerin iniltileri duyulur. Zefîr, ke*derli kimsenin içinden gelen nefesin sesidir. Bu, üzgün ve yaralı kimsenin iniltisine benzer. Onlar cehennemde hiçbir şey işitmezler. Çünkü sağır olarak hasredilirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: "Kıyamet günü onları kör, sağır ve dilsiz olarak yüzü koyun hasrederiz."[156] ÎKurtubî şöyle der: Orada bir şey işitmek, bir rahatlık ve ıssızlığı giderme*dir. Yüce Allah, kâfirleri cehennemde bundan mahrum etmiştir.[157] İbnHud der ki: Suçlular cezasını çekip cehennemden çıktıktan sonra, ebedîcehennemlikler orada kalınca, ateşten sandıklar içine alınırlar. Budıklann çivileri ateştendir. Cehennemlikler bunların içinde hiçbir şeytmez ve hiçbiri cehennemde kendisinden başka kimsenin azap çektiğinieörrnez. Sonra yukarıdaki âyeti okudu.[158]

101. Daha önce tarafımızdan haklarında mut*luluk takdir ohmanalara gelince onlar cehennemden uzak tutulacaklar, onun ne sıcağını hissedecekler, ne de azabını tadacak*lardır. İbn Abbas der ki: Onlar Allah'ın veli kullarıdır. Sırat köprüsü üzerinden şimşekten daha hızlı geçerler, kâfirler ise orada diz çöküpkalırlar.[159]

102. Onlar cehennemin ne uğultusunu, ne de çıkardı*ğı alevin hareket ve sesini işitirler. Onlar cen*nette ebedî kalacaklardır. Onlar için orada canlarının istediği ve gözlerinin görmekten zevk aldığı herşey vardır. [160]

103. Onlar kıyamet koparken ve öldükten sonra di*rilirken sıkıntı çekmezler. Onlar bu günlerin sıkıntılarından korunmuşlar*dır. Onları melekler cennetin kapılarında karşılar ve tebrik ederek şöyle derler: Bugün, Allah'ın size vadettiği ikram ve ihsan gündür. Gözünüz aydın, mutluluk ve sevinç içinde yaşayın. [161]

104. Gökleri, kağıdın yazılı kısmı üzerine durulduğu gibi düreceğimiz günü hatırla. İbn Abbas şöyle der: Kağıdın, içinde yazılı olanların üzerine durulduğu gibi, demektir. Burada kelimesinin başındaki manasınadır. Onları, ilk yarattığımız şekil üzere yalınayak çıplak ve sünnetsiz olarak hasrederiz. Hadiste şöyle buyurulmuştur: Şüphesiz siz Allah'ın huzuruna yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak toplanacaksını/."Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız zamanki gibi onu yine iade ederiz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir. Biz, vaadettiğimiz yaparız." Bilin ki, kıyamet günü ilk giydiri lecek kişi, İbrahim (a.s.)'dir.[162] Bu, üzerimize aldığımız sağlam bir vaddır. Bundan ne dönülür, ne de değiştirilir. Onu yerine getirmek üzerimi*ze borçtur. Biz dilediğimizi yapabiliriz. Bu cümle, öldükten son*ra dirilmenin meydana geleceğini pekiştirmektedir. [163]

105. Ezelde Levh-i Mahfuz'da yazdıktan sonra, Davud'a indirilen Zebur'da da şunu yazdık:
Cennete, iyi amel sahibi mü'minler vâris olacaktır. İbn Kesîr şöyle der:
Yüce Allah. Tevrat, Zebur, gökler ve verler yaratılmadan önce ezelî ilmin*de, Muhammed ümmetini yeryüzüne vâris kılacağını ve sâlih kimseler ola-; rak onları cennete sokacağını bildirmiştir.[164] Kurtubî der ki: Âyette geçen, yer kelimesinin tefsiri hakkında söylenenlerin en güzeli şudur: Bun*dan maksat cennet arzıdır. Çünkü yeryüzüne iyiler de kötüler de vâris olmuşlardır. Bu, İbn Abbas ve Mücâhid'in görüşdür. Şu âyet de bunu göstermektedir: "Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi arza vâris kılan Allah'a hamdolsun."[165] Tefsircilerin çoğu, âyetteki sâlih kullardan maksadın Muhammed ümmeti olduğu görüşündedirler.[166] Mücâhid şöyle der: Zebur, indirilmiş olan kitaplar; zikir ise, Allah katında bulunan ana kitaptır:[167]

106. Şüphesiz bu sûrede anlatılan haber, vaad, tehdit ve etkili öğütler de, Yüce Allah'a itaat eden ve O'na itaati şeytana itaata tercih eden bir kavim için yetecek derecede bilgiler vardır. [168]

107. Ey Muhammed! Biz seni, bütün mahlukat için sadece bir rahmet olarak gönderdik. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ben sadece bir rahmet ve hidayet rehberiyim."[169] Kim bu rahmeti kabul eder, bu nimete şükrederse, dünya ve âhirette mutlu olur.[170]

108. Ey Muhammed! O müşriklere de ki: Rabbim bana şöyle vahyetti: Sizin, ibadete lâyık ilâhınız tek ilâhtır. O bir*dir, tekdir, hiçbir şeye muhtaç değil, her şey ona muhtaçtır. Şimdi sîz müslüman olacak mısınız? Bu cümle, emir mânâsıifâde eden bir sorudur. Yani, müslüman olun, Allah'ın hükmüne ve emrine boyun eğin. [171]

109. İslâmdan yüz çevirirlerse, onlara de ki: Ben hiçbir kimseye ayrıcalık tanımadan eşit bir şeklide herkese hakkı bildirdim. Bu azabın ne zaman geleceğini bilmiyorum. Kıyametin "ne zaman kopacağını da bilmiyorum. Kıyamet mutlaka kopacak; fa*kat yakın mı, yoksa uzak nu, bu hususta bir bilgim yok. [172]

110. Allah herşeyi bilir, hiçbir şey Ona gizli kalmaz. Açığı da, kalplerde olanı da, sırrı da, ondan daha gizli olanları da. bilir. Herkesin yaptığının karşılığını verecektir[173]

111. Bilmiyorum belki de size, mühlet verilmesi veertelenmesi ne yapacağınızı görelim diye, sizin için bir imtihandır. Belki de bu erteleme, belli bir zamana kadar refah 'rinde yaşamanız sonra da Allah'ın elem verici azabına uğramanız İçindir. [174]

112. Allah Rasûlu dedi ki: Ey Rabbim! Benimle, bu yalanlayanlar arasında hükmet. Aramızı hak ile ayır. Bizim Rabbimiz Rahman'dır. Sizin anlatığımz inkâr ve yalanla*maya karşı sabretmek için Allah'tan yardım istiyorum. Bu mübarek sûre, peygamber (a.s.)'e, işleri Allah'a bırakmasını, rahat ve huzuru O'nun katından beklemesini emrederek sona erdi. O, ne iyi yardımcı ve ne iyi des*tekçidir. [175]

Edebî Sanatlar

Bu mübarek âyetler aşağıdaki edebî sanatları kapsamaktadır:
1. Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin. "bana merhamet et." demeyip de böyle demesi, nâzik birşekilde, dolaylı olarak merhamet istemektir.
2. İfâdesinde cinâs-ı iştikak vardır.
3. kelimelerinde cinâs-ı nakıs vardır.
4. "umarak ile" "korkarak", "başladık" ile onu tekrar iade ederiz, ve yakın ile uzak kelimeleri arasında tıbak sanatıvardır.
Ona ruhumuzdan Üfledik." cümlesinde Yüce
5. Ona ruhumuzAllah, Hz. İsa'yı şereflendirmek için, " Ruhumuzdan" diyerek Rûh'u kendi*sine izafe etti. Bu, Allah'ın devesi."[176] ifadesine benzer.
6. İşlerini aralarında parçaladılar cümlesinde istiâre-i temsîliyye vardır. Yüce Allah, onların din hususunda ihtilaflarını ve çeşitli gruplara ayrılmalarını, bir şeyi "şu senin, şu benim" diye bölüştü*rerek dağıtan cemaata benzetti. Bu; güzel bir istiaredir.
7. "Yazık bize" ifadesinde, hazif yoluyla icaz vardır, takdiri: Yazık bize, derler." şeklindedir. Yüce Allah'ınMelekler onları karşılarlar. Bu sizin gününüzdür" âyeti de buna benzer. Yani: "Melekler onlara, bu sizin gününüzdür." derler.
8. "Gökleri, kağıdın, yazılı kısmı üzerine durulduğu gibi düreriz." âyetinde mürsel, mufassal teşbih vardır.
9. " Şimdi müslüman olacak mısınız? bu, emir mânâsı*na bir sorudur. "Müslüman olun" demektir.
10. "ve benzeri fasılalarda seci' vardır. Bu da edebî sanatlardandır.
Allah'ın yardımıyla Enbiya sûresi'nin tefsiri bitti. [177]