Âyetlerin Tefsiri


54. Şüphesiz biz, bu Kur'an'da in*sanlar için misalleri açıkladık. Delil ve öğütleri tekrarladık. İnsanın huyu, mücâdele ve düşmanlıktır. Ne hakka gelir, ne de öğüt alır. [88]

55. İnsanları, Allah'tan kendilerine hidayet geldiğinde, iman etmekten ve günahlarından dolayı af istemekten Sadece öncekiler hakkındaki kanunu, yani Allah'ın yok etme kanununu beklemeleri alıkoymuştur. Veya, Allah'ın azabının açıkça karşılarına çıkmasını beklemeleri alıkoy*muştur. Yani, onları iman etmekten ve af istemekten alıkoyan sadece, ken*dilerine va'dedilen azabı açık-seçik görmek istemeleridir. Nitekim bir âyette, şöyle dedikleri bildirilmiştir: Üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem verici bir azap ver.[89]

56. Biz peygamberleri, helak ve yok etmek için değil, sadece müjdelemek ve uyarmak maksadıyle göndeririz. İman edenleri müjdeleyici, isyan edenleri uyarıcı olarak göndeririz. Kâfirler ise, hakkın açıklığına rağmen, ona bâtıl vasıtasıyle üstün gelmek ve onu boşa çıkarmak için mücadele ederler. Onlar harikulade şeyler talep eder ve azabın acele gelmesini isterlerken, maksatları iman etmek değil, sadece alay etmek ve dalga geçmektir.
Kur'an'ı ve korkutuldukları azabı alaya aldılar. [90]

57. Hiç kimse, Allah'ın açık âyet*leri ve parlak delilleri ile kendisine öğüt verilip de onları görmezlikten ge*len, unutmuş görünen ve onlara aldırış etmeyenden daha zalim değildir. İşlediği çirkin suç ve kötü fiilleri unutup da onların sonunu düşünmeyenden daha zâlim yoktur, Onların kalpleri üzerine, bu Kur'ân'ı anlamalarına, sırlarını kavramalarına ve onda bulunan öğüt ve hükümlerden faydalanmalarına engel olacak perdeler çek*tik. Kulaklarına da, anlayacak ve faydalanacak bir şekilde işitmelerine engel olacak manevî bir sağırlık verdik. Onları imana ve Kur'an'a çağırsan, senin çağrını asla kabul et*mezler. Çünkü onlar ne işitirler, ne de anlarlar. Hidâyete ermek için, imanı kabule hazır açık kalpler vardır. Onlar ise hayvanlar gibidir. [91]

58. Ey Muhammedi Kusur ve isyanlarına rağmen, Rabbinin kullarına karşı mağfireti geniş, merhameti büyüktür. Eğer Allah onları, işledikleri suç ve günahlardan dola*yı hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada onları çarçabuk cezalandırırdı. Fakat o, merhametinden dolayı onlara mühlet veriyor ve hemen istedikleri azabı erteliyor. Allah'ın âdeti şudur ki, zalime mühlet verir, fakat ihmal et*mez, Bilakis onlar için, kıyamet gününde be*lirlenmiş bir zaman vardır. O zaman içersinde, başlarına gelecek korkunç halleri görecekler. Orada asla, sığınıp kurtulacakları bir yer de bulamaya*caklar. [92]

59. İşte bunlar Hûd, Salih, Lût ve Şuayb'ın kavimleri gibi geçmiş milletlerin ve zamanların haberleridir. Onlan zul*mettikleri zaman, biz onları helak ettik. Yok olmaları için sınırlı, muayyen bir zaman tayin ettik. Bu inatçı yalanlayıcılar ibret almıyor mu? Bu âyet Kureyş kafirleri için bir tehdit ifade eder. İbn Kesir şöyle der: Yani, Ey müşrikler! Onların başına gelenlerin sizin başınıza da gelmesinden sakının. Şüphesiz siz, en büyük peygamber ve en şerefli rasûlü yalanladınız. Siz bize karşı onlardan daha güçlü değilsiniz. O halde benim azabımdan ve uyarımdan korkun.[93]

60. Burası, bu mübarek sû*redeki üçüncü kıssadır. Yani, hatırla ki bir zamanlar, Musa Kelîmullah, hizmetçisi Yuşa' b. Nûn'a şöyle demişti: Doğu tarafına düşen Fars denizi ile Rum denizi'nin birleştiği yere varıncaya kadar yürümeye devam edeceğim. Burası, iki denizin birleştiği yerdir.[94] Veya buraya va*rıncaya kadar uzun bir zaman yürüyeceğim. [95]

61. Musa ve hizmetçisi iki denizin birleştiği yere vardıklarında Yuşa balığın durumunu ve onda gördüğü garip şeyleri Musa'ya bildirmeyi unuttu. Rivayete göre Yüce Allah Hz. Musa'ya, yanma bir balık almasını ve onu bir zembile koymasını vahyetti. Balık ne*rede kaybolursa, Salih adamın orada olduğunu bildirdi. Balık denizde bir yol tutup gitmeye başladı. Tefsirciler şöyle der: Balık kızartılmıştı. Zembilden çıktı ve denize atladı. Allah, balığın üzerine su*yun akışını durdurdu da su küvet gibi olarak balığın etrafında donup kaldı. Bu, Allah'ın Hz. Musa'ya verdiği apaçık mucizelerden biriydi. [96]

62. Karşılaşma için belirlenen bu iki denizin birleştiği yeri geçip gittiklerinde Musa (a.s) hizmetçisine: "Öğle yemeği*mizi getir" dedi. "Bu yolculukta çok meşakkat çekip yorulduk." Kayayı geçtikten sonra bir gece ve biraz da gündüzün yürü*müşlerdi. [97]

63. Hz. Musa, hizmetçisi Yûşa b. Nûn'dan öğle yemeğini isteyince hizmetçisi dedi ki: Yanında uyuduğun kayaya sığındığımız zaman meydana gelen garip şeyi gördün mü? Balık zembilden çıkıp denize atlamış ve deniz onun etrafını bir küvet gibi çevirmişti. Uyandığında bunu sana hatırlatmayı unuttum. Onun garip kıssasını sana hatırlatmayı bana şeytan unutturdu. Balık denizde yol alıp gitmişti. Entercsan bir durumu vardı. Hizmetçi balığın durumuna şaşıyordu. Çünkü o kızarmış bir balıktı. Balık yavaş yavaş dirilip denize girdi. [98]

64. Musa dedi ki: İşte aradığımız ve istediğimiz bu. Bu bizim maksadımız olan Salih adamla buluşma alâmetidir. Bunun üzerine geldikleri yoldan geri döndüler. Yoldan çıkma*mak için önceki izlerini takip etmeye başladılar. [99]

65. Balığı kaybettikleri kayanın yanında Hızır (a.s)'ı buldular. Hadiste şöyle buyrulmuştur: Musa, Hızır'ı, elbisesini üzerine ört*müş sırt üstü yatmış vaziyette buldu. Ona selâm verdi. Hızır başını kaldı*rarak şöyle dedi: Senin yurdun da selâmet nerde?[100] Ona katımızdan büyük bir nimet verdik ve yüce bir lutufta bulunduk. Bunlar, Yüce Allah'ın, Hz. Hızır'ın eliyle gösterdiği kerametlerdir.[101] Ona, bize mahsus bir ilim verdik. Gayıplara ait olan bu ilim ancak bi*zim nasip etmemizle bilinir. Âlimler şöyle der: Bu rabbânî ilim, ihlas ve takvanın ürünüdür. Buna ilm-i ledünnî denir. Allah onu, kendisine samimiyetle kulluk edenlere verir. Çalışma ve meşakkatle elde edilmez. O sadece Allah'ın, kendilerine yakınlık, velayet ve keramet tahsis ettiği kimselere verdiği bir lütfudur.[102]

66. Musa ona dedi ki: İlminden hayatımda bana yol gösterecek şeyleri almam için, sana arka*daşlık etmeme izin verir misin? Tefsirciler şöyle der: Bu, Allah'ın değerli peygamberlerinin, efendice ve alçak gönüllülükle yaptığı bir hitaptır. İnsa*nın, kendisinden ilim öğrenmek istediği kimseye karşı bu şekilde davran*ması gerekir.. [103]

67. Hızır (a.s): Kuşkusuz sen göreceklerine sabredemezsin dedi. İbn Abbas şöyle der: Sen benim yapacaklarıma sabredemezsin. Çünkü bana, rabbimin gayb ilminden verildi. [104]

68. Görünüşü kötü olan, iç durumunu da bilmediğin bir şeye nasıl sabredeceksin? [105]

69. Musa dedi ki : Inşaallah beni sabredici göreceksin, senin emrine karşı çıkmayacağım. [106]

70. Yolculuk başla*madan önce Hızır (a.s), Hz. Musa'nın kendisine soru sormamasını ve yapa*cağı işlerin sırrını ona açıklamadıkça açıklanmasını istememesini şart koştu. Yani, yapacağım işleri ben kendim açıklamadıkça bana bir şey sor*ma. Öğrencinin öğretmene karşı takınması gereken edebe riayet etmek için Hz. Musa onun şartını kabul etti. [107]

71. Musa ve Hızır deniz sahilinde yürüdüler. Nihayet yanlarından bir gemi geçti. Gemidekiler Hızır'ı tanıyıp onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye binip de, gemi denize açıldıktan sonra, Hızır bir balta alarak geminin tahtalarından birini söktü.
Musa bu hareketi yadırgayarak dedi ki : Sen, yolcuları boğmak için mi gemiyi deldin? Doğrusu sen tehlikeli, büyük bir iş yaptın. Rivayete göre Hz. Musa bu durumu görünce, elbisesini aldı onu açılan deliğe tıkadı. Sonra Hızır'a şöyle dedi: Bunlar bizi gemiye üc*retsiz aldılar. Sen, içindekileri boğmak için kasten onların gemisini deldin. Çok kötü bir iş yaptın! [108]

72. Hızır, "Ben sana baştan dememiş miy*dim ki, sen benim yapacaklarımdan göreceklerine sabredemezsin. Hızır (a.s) Hz. Musa'ya, şarta uymadığını nâzik bir şekilde hatırlattı. [109]

73. Musa, "Verdiğin sözü unutup da şarta uyma*mamdan dolayı beni sorumlu tutma! Seninle yaptı*ğım arkadaşlıkta bana güçlük çıkarma. Bana güçlük değil, kolaylık göster, dedi. [110]

74. Hızır, Hz. Musa'nın özrünü kabul etti. Gemiden inince yürüyüp gittiler. Oyun oynamakta olan bazı çocuklara rastladılar. İçlerinde parlak yüzlü, yakışıklı bir çocuk vardı. Hızır onu tutup eliyle başını kopararak yere attı. Musa dedi ki: Suçsuz, tertemiz bir çocuğu mu öldürdün? O kimseyi öldürmedi ki, bu se*beple onu öldüresin. Doğrusu sen, çok kötü bir iş yaptın. Bunun karşısında susmak mümkün değil.. Musa (a.s) bu sefer, verdiği sözü unutmamış, gaflete düşmemişti. Fakat o verdiği süzü hatırlamasına rağ*men, yapılmasına sabredilemeyecek kötü bir fiili tenkit etmek istiyordu. Burada diyerek işin kötülüğünü ifade etti ki, bu, önceki âyette geçen büyük bir iş" sözünden daha vurguludur. Kurtubî şöyle der: Musa (a.s) Hızır (a.s)'a, "Sen günahsız bir kimseyi mi öldürdün?" deyince, Hızır (a.s) kızarak çocuğun sağ omuzunu çekip koparttı ve etini sıyırdı. Bir de ne gör*sünler, omuz kemiğinde "Bu, asla Allah'a iman etmeyecek olan bir kâfir*dir" yazılı.[111]

75. Hızır: Ben bizzat sana dememiş-miydim ki, "Sen, benden göreceklerine kesinlikle sabredemezsin" Tefsirciler şöyle der: Birinci soruda, Hızır (a.s) Musa (a.s)'ya saygı göstererek, "Sana demedim mi" diye hitap etmedi. İkinci defa muhalefet edince, artık özür kalmadığı İçin "sana demedim mi" dedi. Burada Hz. Musa kendine ge*lin ve iki defa sözünden döndüğünü anlar. Heyecanlanır ve kendi yolunu keser, bu yolu önündeki son fırsat haline getirir.[112]

76. Musa dedi ki: "Bundan sonra yaptığını tenkit eder ve yaptıklarına itiraz edersem, bana arkadaşlık etme. Benimle arkadaşlığı bırakma hususunda mazeretini bana bildirdin. Artık sen, bence mazursun. Çünkü sana üçüncü muhalefetim ola*cak. [113]

77. Onlar yürüdüler. Nihayet bir şehre geldiler. Ibn Abbas şöyle der: Burası Antakya'dır. Yemek istediler. Halbuki oranın halkı açları doyurmayan, misafir kabul etmeyen âdi kişilerdi. Onları misafir etmekten veya yedirmekten kaçındılar. Bu arada şehirde, yıkılmak üzere olan eğik bir duvar gördüler. Hızır ona eliyle dokundu ve duvar doğruldu. Bir görüşe göre, Hızır (a.s) duvarı yıktı, sonra tekrar yaptı. Bunların her ikisi de İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Musa, Hızır'a dedi ki: Onlardan bir ücret alsaydm, yiyecek almak için ondan yararlanırdık! Musa (a.s), layık olmayana iyilik yapmasını yadırgadı. Rivayet olunduğuna göre Musa (a.s) Hızır (a.s)'a şöyle dedi: Bunlar öyle bir topluluk ki, onlardan ye*mek istedik vermediler. Misafir etmelerini istedik bizi misafir etmediler. Sonra sen oturup onların duvarını yaptın. İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın. [114]

78. Hızır dedi ki: İşte senin sözüne göre, birbirimizden ayrılma zamanıdır. Benim yapmamı yadırgadığın ve sabredemediğin üç meselenin hikmetini sana bildireceğim. Hadîste şöyle buyurulmuştur: Allah, kardeşim Musa'nın iyiliğini versin. Keşke sabretseydi de, Allah onların işlerini bize anlatsaydı. Arkadaşıyle beraber kalsaydı, elbette, garip şeyler görecekti.[115]

79. Bu âyet Hz. Musa'nın gördüğü ve fakat sabredemediği enteresan olayları açıklamaktadır. Yani, deldiğin gemi var ya, o, zalimlere karşı kendilerini savunamıyan zayıf kimselerindi. Onlar rızık elde etmek için o gemiyle denizde çalışıyorlardı. Delmek suretiyle onu kusurlu hale getirmek istedim ki, zalim kral onu gasbetmesin. Onlann önünde zâlim ve kâfir bir kral vardı. Bu kral kusursuz olan her iyi gemiyi gasbediyordu. [116]

80. Öldürdüğüm çocuğa gelince, o, günahkâr ve kâfirdi. Anne ve babası ise mü'min idiler. Hadiste şöyle buyrulmuştur: Hı*zır'ın öldürdüğü çocuk kâfir olacak yaratılışta idi. Yaşasaydı, mutlaka anne ve babasını azgınlık ve kâfirliğe sürükleyecekti.[117] Anne ve babasının ona karşı olan sevgilerinin, onları kâfirlik ve sapık*lıkta ona uymaya sürüklemesinden korktuk. [118]

81. Çocuğu öldürmekle Allah'ın onlara o kâfirden daha hayırlı ve anne babasma daha iyi ve merha*metli davranan hayırlı bir çocuk vermesini istedik. [119]

82. Yıkılmak üzere olup da ücretsiz olarak yaptığım duvara gelince, bu duvar iki yetim ço*cuğun idi ve altında altın ve gümüşten bir hazine1 gizlenmişti. Babaları takva sahibi, iyi amel işleyen birisiydi. Babalarının iyi birisi olmasından dolayı, Allah bu hazineyi onlar için korudu.[120] Tefsirciler şöyle der: Babaların iyi kişiler olması çocuklara fayda sağlar. Köklerin sağlam olması dallara fayda verir. Böyle yap*makla Allah, çocukların büyüyüp güçlenmelerini ve duvarın altından hazi*nelerini çıkarmalarını istedi. Babalarının iyi kimse olmasından dolayı, bu, Allah'ın onlara bir rahmetidir. Gördüğün bu ge*miyi delme, çocuğu Öldürme ve duvarı yapma işini, kendi görüş ve içti*hadımla yapmadım. Bilakis Allah'ın emri ve ilhamı ile yaptım.
İşte bunlar, sabredemediğin ve sana hikmetini bildirme*den önce karşı çıktığın olayların yorumudur. [121]

Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler aşağıdaki edebî sanatları kapsamaktadır.
1. Müjdeleyiciler ile uyarıcılar ve unut*tum ile hatırlarım arasında tjbak sanatı vardır.
2. gemiye gelince, çocuğa gelince ve duvara gelince" diye başlıyan paragraflar arasında leff'ü neşri müretteb sanatı vardır. Zira, daha önce gemiye binmeleri, köleyi öldürmesi ve duvarı yapması anlatılmış, daha sonra bunlar aynı tertiple anlatılarak leffü neşri mürettep sanatı yapılmıştır. Bu, edebî sanatlardandır.
3. her gemiyi terkibinde hazif yoluyla icaz vardır. "Her sağlam gemiyi" takdirindedir. Onu kusurlu yapmak istedim" ifadesinden anlaşıldığı için, sağlam lafzı kaldırılmıştır. Aynı şekil*de, çocuğa gelince." ifadesinden de kâfir lafzı kal*dırılmıştır. Çünkü, Annesi ve babası mü'min idiler" cümle*si, çocuğun kâfir olduğunu göstermektedir.
4. Anne ve babası" ifadesinde tağlîb sanatı vardır. "İki babası" denilmiş; anne ve babası kastedilmiştir.
5. Duvar, yıkılmak istiyor" cümlesinde istiare vardır. Çünkü irâde (isteme), akıllıların sıfatlanndandır. Bunun duvar'a isnat edil*mesi güzel bir istiare ve belîğ bir mecazdır. Şâir şöyle der :
Mızrak, Ebu Berâa'nın göğsüne saplanmak istiyor, Ukayloğullarınm kanını istemiyor.[122]
6. Kullaramızdan bir kulu.." ifadesinde, kelimesinin nekre olarak getirilmesi onun büyüklüğünü; kullarımızdan" şeklinde isim tamlaması olarak getirilmesi ise şerefli olduğunu göstermek içindir.
7. Âyet sonlarının ve şeklinde birbirine benzer olarak gelmesinde seci' sanatı vardır.
8. Hızır'ın gemiyi kusurlu hale getirdim" diyerek, görü*nüşte kötü olan bir fiili kendisine isnat etmesi, Rabbin, çocukların büyüyüp güçlenmelerini istedi" diyerek de hayrı Allah'a is*nat etmesinde edep öğretme sanatı vardır. Bu, kulların Allah'a karşı nasıl davranacaklarını öğretmektedir. [123]

Buharı Ve Müslim'e Göre Mûsâ İle Hızır Kıssası


Übeyy b. Ka'b'in rivayetine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu : Musa (a.s.), İsrailoğullan arasında bir hutbe okudu. Kendisine, "İnsanların en bilgini kimdir?" diye soruldu. Musa (a.s), "Benim" diye cevap verdi. "Allah bilir" demediği için Yüce Allah sitem ederek ona şöyle vahyetti: İki denizin bitiştiği yerde bir kulum var. O senden daha bilgindir. Musa (a.s) : Ey Rabbim! Onu nasıl bulabilirim? dedi. Yüce Allah: Bir balık al, onu bir zembile koy. Balığı nerede yitirirsen işte o kul oradadır" dedi. Musa (a.s), hizmetçisi Yûşa' b. Nûn ile gitti. Nihayet (iki denizin biliştiği yerde ki) kayanın yanına geldiklerinde başlarını koyup uyudular. Balık zembilde ha*reket etti. Zembilden dışarı çıktı, sonra da denize düştü ve denizde bir yol tutup gitmeye başladı. Allah, balığın olduğu yerdeki suyun akışını durdurdu da su, onun üzerinde bir kanal haline geldi. Uyandıktan sonra, hizmetçisi balığın bu durumunu ona haber vermeyi unuttu. O gün ve bütün gece gitti*ler. Sabah olunca Musa (a.s) hizmetçisine: "Yemeğimizi getir. Bu yolculuk bizi yordu" dedi. Rasulullah (s.a.v): Halbuki, Musa (a.s), Allah'ın kendisine emrettiği yeri geçinceye kadar yorgunluk duymamıştı" dedi. Hizmetçisi: Gördün mü, kayaya sığındığımız vakit ben balığı unutmuşum. Onu söyle*memi şeytandan başkası unutturmadı ve denizde şaşılacak bir şekilde yolu*nu tuttu" dedi. Balık, bir kanal içinde denizde yolunu tutmuş; Musa (a.s) ve hizmetçisi bu işe şaşmıştı. Musa (a.s): "İşte bizim istediğimiz buydu" dedi ve hemen izlerini takip ederek geri döndüler. Nihayet kayaya geldiler. Bir de ne görsün, bir elbiseyle örtünmüş bir adam. Musa (a.s) onu selamladı. Hızır: Senin bu yurdunda selâm ne gezer,[124] kimsin sen? dedi: Musa (a.s):
- Ben Musa'yım.
- İsrailoğullannın Musa'sı mı?
- Evet, sana öğretilen haktan bana öğretmen için geldim.
- Ama sen benimle beraber sabredemezsin. Ya Musa! Ben, Allah'ın ilminden bir ilme sahibim ki, sen onu bilmezsin. Onu bana Allah öğretti. Sen de Allah'ın ilminden bir ilime sahipsin ki, ben de onu bilmem. Sana onu Allah öğretti.
- Beni inşaallah sabırlı bulacaksın. Hiçbir konuda sana karşı gelme*yeceğim.
- O halde, bana tabi olursan, ben sana anlatmadıkça, bana hiç bir şey sorma.
Bunun üzerine sahilde yürümeye başladılar. Derken bir gemi geldi. Gemidekilere, kendilerini gemiye almalarını söylediler. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar.
Gemiye biner binmez Hızır, geminin tahtalarından birini söküp çıkardı. Musa (a.s) :
Bir topluluk bizi gemilerine aldılar. Sen ise içindekileri boğmak için, kasten o gemiyi deldin. Gerçekten çok şaşılacak bir iş yaptın", dedi.
Râvî diyor ki: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Birincisi, Musa (a.s)'nın bir unutması idi. Bir serçe gelerek geminin bir kenarına kondu. Sonra denize bir gaga vurdu. Bunun üzerine Hızır ona: Allah'ın ilmi yanında benim ve senin ilmin, ancak şu serçenin bu denizden azalttığı su kadardır.
Sonra gemiden çıktılar. Sahilde yürürlerken, Hızır, diğer çocuklarla oynayan bir çocuk gördü. Hemen başından tutup kopararak çocuğu Öldürdü. Musa (a.s): "Kimseyi öldürmediği halde, suçsuz bir nefsi Öldürdün? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın" dedi. Hızır şöyle cevap verdi: "Ben sana, sen benimle beraber sabredemeszin demedim mi?" Hadisin râvilerinden biri olan Süfyan b. Uyeyne: "Bu, birincisinden daha şiddetlidir" diyor. Musa (a.s): Bundan sonra sana bir şey sorarsam, bir daha benimle arkadaşlık etme. Benim tarafımdan özür derecesine vardın" dedi. Yollarına devam et*tiler. Nihayet bir köy halkının yanına gelip onlardan yemek istediler. Fakat köylüler onları misafir etmekten çekindiler. Köyde, yıkılmak üzere olan bir "Bir topluluk ki, biz kendilerine geldik de, bize ne yemek verdiler, ne de bi*zi misafir ettiler. Dileseydin, bu yaptığına karşılık onlardan bir ücret alır*dın" dedi. Hızır: "Artık bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Sabrede-mediğin şeylerin yorumunu sana heber vreceğim" dedi :
Rasulullah (s.a.v) buyurdular ki: "Allah Musa'ya rahmet etsin. İster*dim ki, sabretmeliydi de, Allah, onların haberlerini bize anlatmalıydı.[125]

Bir Uyarı


Büyük âlim Kurtubî şöyle der: Âyetlerin ve mütevâtir haberlerin de gösterdiği gibi, velî kulların kerametleri vardır. Bunları, inanmayan bid'atçi veya sapık fasıktan başkası inkâr etmez. Velilerin keramet gösterdiğine dair âyetler, Allah'ın Meryem hakkında haber verdiği ve yazın kış meyve*lerinin, kışın da yaz meyvelerinin olduğunu bildiren âyetlerdir. Ayrıca Mer*yem'in eliyle meydana gelen şeyler de, kerametin hak olduğunu gösterir. Zira o, kuru hurma ağacını sallamış ve ağaç meyve vermiştir. Halbuki Mer*yem bir peygamber değildi. Yine, gemiyi delmek, çocuğu öldürmek ve du*varı doğrultmak gibi, Hızır'ın eliyle meydana gelen olaylar da bunu göstermektedir.[126]

83. Sana Zü'1-Karneyn hakkında soru sorarlar. De ki: "Size ondan bir haber okuyacağım."
84. Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kud*ret sahibi kıldık, ona her şey için bir sebep verdik.
85. O da yol tutup gitti.
86. Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında bir kavme rast*ladı. Bunun üzerine biz, "Ey Zü'1-Karneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçe*ceksin." dedik.
87. O, şöyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıra*cağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.
88. İman edip de amel-i salih işleyen kimseye geünce, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buy*ruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz."
89. Sonra yine bir yol tuttu.
90. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlara, kendile*rini güneşten koruyacak bir şey vermemiştik.
91. İşte böylece gerçekten biz, onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmaştik.
92. Sonra yine bir yol tuttu.
93. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların öte*sinde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.
94. Dediler ki: "Ey Zü'1-Karneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizim*le onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi ve*relim mi?"
95. Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.
96. Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getince körükleyin!" dedi. Artık demiri kor haline sokunca, "Getirin bana, üze*rine bir miktar erimiş bakır dökeyim." dedi.
97. Bundan sonra onu ne aşmaya muktedir oldu*lar, ne de onu delebildiler.
98. Zü'I-Karneyn; "Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin va'di gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin va'di haktır." dedi.
99. O gün biz onları, birbirine çarparak çalka*lanır bir halde bırakmışızdır; sûr da üfürülmüş, böyle*ce onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.
100. 101. Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kimseleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.
102. Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.
103 De ki: Size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim?
104. Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.
105. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz kıyamet gününde onlara hiç değer vermeyiz.
106. İşte, inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
107. İman edip amel-i sâlihde bulunanlara gelince, onlar için konuk evi olarak Firdevs cennetleri vardır.
108. Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ay*rılmak istemezler.
109. De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.
110. De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, İlâh'ınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolu-nuyor. Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve rabbine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşma*sın.

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde Hızır'ın kıssasını anlattıktan sonra bu âyetlerde de Zü'1-karneyn'in (a.s.) kıssasını, onun doğuya, batıya ve iki Sed-d'e yaptığı üç seyahat ile, Ye'cûc ve Me'cûc'e karşı sed inşa etmesini an*lattı. Bu, bu sûrede anlatılan kıssaların dördüncüsüdür. Kıssaların hepsi de inanç ve iman ile ilgilidir. Bu yüce sûrenin asıl amacı da budur. [127]

Kelimelerin İzahı


Zülkarneyn, Makedonyalı İskender'dir.[128] Kendisine ilim ve hikmet verilmiş, iyi bir kraldır. Dünyanın doğu ve batı taraflarını eline ge*çirdiği için Zülkarneyn diye isimlendirilmiştir. Adaletli ve müslüman bir kimseydi. Şâir şöyle der:
Zülkarneyn benden önce müsIlımandı, yeryüzünde tenkit edilmeyen yüce bir melikli. Mülkü elde etme yollarını aramak üzere doğuya ve batıya vardı. Şerefli bir Seyyidin soyundandı.[129]
Hamie, çok yapışkan, çok balçıklı. Siyah çamur.
Sedd, iki şey arasına çekilen engel, duvar, set.
Redm, sağlam sed. Çünkü redm, şedden daha büyüktür. Sağlam bir engel şekline gelinceye kadar üst üste konularak yapılır. Redm, çok sağlam ve yıkılmaz bir maniadır.
Zübera'l-hadîd, demir kütleleri. Züber kelimesinin tekili, kütle manasına gelen Zübr'dir.
Sadefeyn dağın iki yanı. Ebu Ubeyde şöyle der: Büyük ve yüksek olan her binaya sadef denir.
Kıtr, erimiş bakır.
Nakb, delmek, yarmak.
Dekkâe, yerle bir edilmiş. Ezherî şöyle der: onu kırıp ufaladım" demektir.
Karışır, çalkalanır.
Firdevs. Ferrâ şöyle der: Firdevs, içinde üzüm olan bah*çedir. Sa'leb ise şöyle der: Etrafı çevrili her bahçeye firdevs denir.[130] [131]

Nüzul Sebebi


a. Katâde şöyle der: Yahudiler, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e Zül-karneyn'i sordular. Bunun üzerine Yüce Allah, Sana, Zülkarneyn'i soruyorlar.." âyetini indirdi.[132]
b. Mücâhid der ki: Bir adam Rasulullah (s.a.v.)'a gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Ben sadaka verir, akrabayı ziyaret ederim. Bunu sadece Allah için yaparım. Benim böyle yaptığım anlatılıp, ben bunlardan dolayı övülünce, bu beni sevindiriyor ve bundan hoşlanıyorum. Rasulullah (s.a.v.) sustu, hiçbir şey söylemedi. Daha sonra Yüce Allah: Artık, kim Rabbine kavuşmayı umu*yorsa, amel-i sâlih işlesin ve Rabbine ibadete hiç kimseyi ortak etmesin" âyetini indirdi.[133]

Ayetlerin Tefsiri


83. Ey Muhammedi Yahudiler sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar, onun durumu ve kıssası nedir? diyorlar. Onlara ele ki: Size onun haberini Kur'an ve vahy yofuyla anlata*cağım. [134]

84. Gerçekten biz ona melik ve hükümdar olma, ülkeleri fetih ve imar etme yollarını hazırladık. İlim, kud*ret ve tasarruf gibi, amacına ulaşmak için muhtaç olduğu her şeyi ona ver*dik. Tefsirciler şöyle der: Zülkarneyn, Yunanlı, Romalı İskender'dir. Doğu*ya ve batıya sahip olduğu için Zülkarneyn ismi verildi. İmanlı bir hükümdardı. Allah onu, yeryüzünde kuvvetli kılmıştı. Adaletli hüküm verir, sulh ve sükûnu sağlardı. İsa (a.s) ile Peygamber (s.a.v) Efendimiz arasındaki dö*nemde yaşamıştı. Rivayete göre, yeryüzüne hakim olanlar dört kişidir: İkisi mü'min, ikisi kafir. Mü'min olanlar, Süleyman (a.s.) ve Zülkarneyn; kâfir olanlar ise Nemrut ve Buhtunnasr'dır.[135]

85. O da, Allah'ın kendisi için hazırladığı yola girerek batıya doğru yürüdü. [136]

86. Nihayet güneşin battığı yere varınca, Güneşi su ve balçık içine batar buldu. Kendi bakış ve iz*leyişi bu şekilde bulmadı. Zira güneş, yeryüzündeki gözelerden birine sığmayacak kadar büyüktür. Fahreddin er-Râzî şöyle der: Zülkarneyn, batı*nın en uzak noktasına varıp, artık daha ilerde hiçbir bina kalmayınca, her ne kadar gerçekte öyle olmasa da, güneşi, karanlık ve basık bir göze içine batıyormuş gibi buldu. Nitekim, kıyıyı göremeyen bir denizci, güneşi de*nizde kayboluyormuş gibi görür. Halbuki gerçekte güneş deniz ötesinde kaybolmaktadır.[137] Bu çamırh, sıcak gözenin yanında kavim*lerden bir kavim buldu. Biz ona ilham yoluyla şöyle dedik: Onları ister öldür, istersen güzel bir şekilde imana ve hidayete çağır. Tefsirciler şöyle der: Zülkarneyn'in bulduğu bu in*sanlar kâfir idi. Allah, onları ölümle cezalandırma veya kendilerini İslama çağırıp ihsanda bulunma konularında Zülkarneyn'i serbest bıraktı. [138]

87. Zülkarneyn dedi ki: İnkârda ısrar edeni öldüreceğiz. Sonra Rabbine dönecek, Rabbi de ona cehemmemde müthiş şekilde azap edecek. [139]

88. Allah'a iman edip de dünyada iyi işler işleyen ve salih ameller takdim edene gelince, onun amelinin karşılığı cennettir, orada nimetlenir. Dünyada onun iş*lerini kolaylaştıracağız, onu zor şeylerle yükümlü tutmayacağız, bilakis ona kolaylık sağlayacağız. Bu âdil hükümdar, onları güzellikle davet etme yolunu tercih etti. Artık kim iman ederse, onun için cennet vardır. Ona iyi muamele ve yardım edilir, işleri kolaylaştırılır. Kim de inkâra devam eder*se, onun için dünya ve âhirette ceza ve azap vardır. [140]

89. Sonra ordusuyle birlikte doğuya doğru bir yol tuttu. [141]

90. Nihayet, insan gözüne göre güneşin doğduğu yer olan doğu tarafında, insanların yaşadığı en uç noktaya varınca, Güneşi öyle bir insan topluluğu üzerine doğar buldu ki, bu insanların, kendilerini güneşin sıcaklığından koruyacak elbise ve binaları yoktu. Güneş doğunca, yer altında bulunan inlere girerler, battığı zaman da, geçimlik elde etmek için çıkarlardı. Katâde şöyle der: Zülkarneyn şehirleri fethederek, hazineleri toplayarak ve iman edenlerin dışındaki erkekleri öldürerek yürüdü. Nihayet güneşin doğduğu yere gelin*ce, inlerde yaşayan çıplak bir takım insanlara rastladı. Bunların, doğduğu zaman güneşin pişirdiğinden başka yemekleri yoktu. Güneş batınca, rızık-larını aramak için inlerinden çıkarlardı. Bize anlatıldığına göre bunlar, üzeninde hiçbir binanın bulunmadığı bir yerde yaşıyorlardı. Bunların, zenci oldukları da söylenir.[142]

91. Doğudakilere de, batıdakilere yaptığını yaptı; İnananları bıraktı, inanmayanları öldürdü. Biz, onun bütün hallerini, haberlerini, harp hazırlıklarını ve ordusunu biliyorduk. Onun büyüklüğü ve adamlarının çokluğu, Allah'ın ilminden başka hiçbir şeyin kuşatamıyacağı şekilde idi. [143]

92. Daha sonra Zülkarneyn, üçüncü bir yola girdi. Doğu ile batı arasındaki bu yol, onu, yüksek dağların bulunduğu kuzey tarafına ulaştıracaktı. [144]

93. Nihayet, iki büyük engelin bulurduğu bir yere ulaştı. Burası, Türkistan topraklarının Ermenistan ve Azerbeycan tarafın*dan sona erdiği yerdir. Taberî şöyle der: Sedd, iki şey arasında bulunan en*geldir. Burada iki şedden maksat, aralarına sed çekilen iki bağdır. Zülkar*neyn, Ye'cüc ve Me'cüc'ten gelebilecek kötülüğe engel olmak için, Ye'cüc ve Me'cüc ile aralarına çok sağlam bir sed çekti.[145] Zülkarneyn bu iki dağa ulaşınca, bu dağların arkasında farklı bir topluluk buldu. Bunlar hemen hemen, kendi dillerinden başka bir dili, anlamıyorlar, ancak büyük zorluklarla anlayabiliyorlardı. Tefsirciler şöyle der: Bunlar lügatlerinin garipliği, anlayışlarının kıtlığı ve başkalarına karışmaktan uzak durmaları sebebiyle konuşulanları anlamıyorlardı. On*ların dilleri ancak bir tercüman aracılğı ile anlaşılıyordu. [146]

94. İşte bu topluluk Zülkarneyn'e şöyle dedi: Ye'cüc ve Me'cüc Öldürme, soygun, yağma ve di*ğer kötülülükleri yaparak bozgunculuk çıkaran bir kavimdir. Bunlar, yara*tılışlarında kötülük bulunan, Âdemoğullarından iki kabiledir. Son derece uzun olanları olduğu gibi son derece kısa olanları da vardır.[147] Tefsirciler şöyle der: Bunlar, insan eti yiyenlerdendi. İlkbaharda ortaya çıkarlar, yeme*dik hiçbir yeşil bırakmazlar, her kuru şeyi de alıp götürürlerdi. Mallaramızın bir kısmım vergi ve haraç olarak sana verelim de Bizi, Ye'cüc ve Me'cüc'ün kötülüğünden koruyacak bir sed yap. Ebu Hayyan şöyle der: Bu, verecekleri şeyin kabul edilmesi için edep*lice yaptıkları bir ricadır.[148]

95. Zülkarneyn şöyle dedi: Allah'ın bana verdiği kudret ve mülk, sizin bana vereceğiniz maldan daha hıyırlıdır. Benim mala ihtiyacım yok. Siz, kuvvetiniz ve adamlarınızla bana yardımcı olun da, ben sizinle onların arasında, aşılmaz çok da*yanıklı bir engel yapayım. Bu, onun gösterdiği bir yiğitlik ve mertliktir. Zira kendisine verilecek malı kabul etmedi, şeddi karşılıksız yaptı. Adam*ların yapacakları yardımla yetindi. [149]

96. Bana demir kütleleri getirin ve benim için onları şu yere yığın, Nihayet bina, dağın iki yanı arasını aynı se*viyeye getirince Zülkarneyn: "Bunun üzerine körüklerle üfleyin" dedi. Bu demir yığınını, şiddetli sıcaklıkla ateş haline geti*rince, "Getinin bana, üzerine erimiş bikir dökeyim" de*di. Fahreddin er-Râzî şöyle der: Onlar Zülkarneyn'e demir kütlelerini geti*rince, Zülkarneyn bunları üst üste koydu. Nihayet, tepelerine kadar iki da*ğın arasını kapatacak hale geldi. Sonra bunun üzerine körükler koydu. Dem*ir kütleleri ateş haline gelince, bu kızgın demirin üzerine erimiş bakır dök*tü. Birbirlerine yapıştılar ve sert bir dağ gibi oldular.[150]

97. Bozguncular, yükseklik ve düzgünlüğünden do*layı üstüne çıkıp onu aşamadılar. Sertlik ve kalınlığından dolayı da, alt tarafından onu delemediler. Bu aşılmaz ve sağlam sed saye*sinde, Zülkarneyn, Ye'cüc ve Me'cüc'ün yollarını tıkamış oldu. [151]

98. Zülkarneyn şöyle dedi: Bu sed, Allah'tan kulla*rına bir nimet ve rahmettir, Fakat, Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkacağına dair Allah'ın va'di gelince, ki bu kıyametin kopmasına yakın bir za*manda olacaktır, Allah onu yerle bir eder ve sanki dün hiç olma*mış gibi yıkılır gider. Bu şeddin yıkılacağına ve kıyametin kopacağına dair Allah'ın va'di, kesinlikle gerçekleşecektir. Zülkarneyn kıssası burada bitiyor. Bundan sonra kıyametin şiddetli ve dehşet verici olaylarından bahsedilir. [152]

99. Kıyamet günü insanları, çoklukların*dan dolayı, deniz dalgasının çırpıntısı gibi, bir birlerine çarparak çalkalanır bir halde bırakmısızdır. İkinci defa Sur'a üfürülmüş hesap ve ceza için onları geniş bir yere bütünüyle bir araya getir*mişizdir. Onlardan hiçbiri geri kalmamıştır. [153]

100. Mahlukatın bir araya getirildiği gün cehennemi, korkunç ve ürkütücü bir şekilde kâfirlere gösterdik de, onlar ce*hennemi bütün dehşetiyle gördüler. [154]

101. Onlar dünyada, Allah'ın kudretini ve varlığını gösteren delillere karşı gözlerini kapayıp da onlara bakmayan ve düşünmeyen kişilerdi. Onlar, kalpleri karardığı için Allah kelamını duyamayan kimselerdi. Ebussuûd şöyle der: Bu âyet onla*rın, işitmeye dayalı delillerden yüzçev irdiklerin i, gözle görülebilen delille*ri görmezlikten geldiklerini temsili olarak anlatmaktadır. Sanki onlar kör ve sağırdırlar.[155]

102. Buradaki hemze, inkâr ve kınama ifade eder. Yani kâfirler beni bırakıp da melekler, Üzeyr ve Meryem oğlu İsa gibi bazı kullarımı, tapacakları ilahlar edineceklerini, bunun onlara fayda vereceğini ve kendilerinden azabımı savacağını mı san*dılar? Kurtubî şöyle der: Bu sorunun cevabı, ibarede söylenmemiştir. Tak*diri şöyledir: Bunun kendilerine fayda vereceğini veya benim onları ceza*landırmayacağımı mı zannettiler?[156] Biz cehenne*mi, kâfirler için, misafire hazırlanan bir yemek gibi, ziyafet olarak hazır*ladık. Beyzavî şöyle der: Bu âyette onlarla alay edilmekte ve onlar için ce*hennemin ötesinde, yanında cehennemin küçümseneceği bir azabın varlığına dikkat çekilmektedir.[157]

103. Ey Muhammedi O kâfirlere de ki: Size, Allah katında en çok zarara uğrayan insanı haber verelim mi? [158]

104. Bunlar, dünya hayatındaki amelleri boşa gidip kaybolan kimselerdir. Çünkü inkâr ederek yapılan itaatin faydası olmaz. Dahhâk şöyle der: Bunlar ibadet eden ve bu ibadetlerinin kendile*rine yarar sağlayacağını zanneden keşişler ve rahiplerdir. Halbuki, onların yaptıkları ibadet kabul edilmez. Onlar iyi iş yaptıklarını zannettikleri halde, amelleri boşa giden kimselerdir. [159]

105. İşte onfar, Kur'an'ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, bu yüzden de amelleri boşa giden kim*selerdir, Allah katında onların hiçbir kıymeti, ağırlığı, değeri ve derecesi yoktur. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Çok yiyen ve çok içen, uzun boylu bir adam getirilir de onun, bir sineğin kanadı kadar ağırlığı ve değeri olmaz.[160]

106. İşte inkâr ettikleri, Allah'ın âyetleri ve peygamberleriyle alay ettikleri için, onların cezası ce*hennem ateşidir.[161]

107. Allah'a inanan ve onu hoşnut eden işleri yapanlara gelince, Onlar için, mevki ve yer bakımından cennet derecelerinin en yücesi olan Firdevs vardır. [162]

108. Orada ebedi kalacaklardır. Oradan başka bir yere gitmeyi istemezler. Abdullah b. Revana şöyle der: Firdevs cennetlerinde, oradan çıkma ve başka bir yere gönderilme korkuları yoktur. [163]

109. Bu âyet, Allah'ın ilminin genişliğini temsili olarak anlatmaktadır. Dünyanın denizleri mürekkep olsa ve bu mürekkeple Allah'ın kelimeliri, hikmetleri ve hayret veren işleri yazılsa Çokluğuna rağmen denizlerin suyu bitip tükenir de Allah'ın kelamı bitmezdi. Çünkü Yüce Allah'ın kelamı da ilmi gibi sonsuzdur, Bir o kadar daha deniz suyu getirip, onunla, çoğalıncaya kadar suyu aıtırsak bile yine denizlerin suyu tükenirdi. Çünkü Allah'ın kelamının sonu yoktur. [164]

110. Ey Muhammedi Onlara de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak şu var ki, Allah bana vahiyle ikramda bulundu. Bana, kendisinin tek olduğunu, hiçbir ortağının bulun*madığını bildirmemi emretti, Artık kim Allah'ın seva*bını umar, azabından korkarsa samimiyetle, sadece ona kulluk etsin. Gösteriş için amel etmesin, yaptığı amelle Allah'ın rızasından başkasını aramasın. Çünkü Allah, sadece kendi rızası için yapılan ameli kabul eder. [165]

Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler, aşağıda kısaca anlatacağımız edebî sanat türlerini kapsamaktadır.
1. "doğu" ile "batı" kelimeleri arasında tıbak sanatı vardır.
2. onu bir ateş yaptı cümlesinde teşbih-i beliğ vardır. Sıcaklık ve şiddetli kırmızılık hususunda onu ateş gibi yaptı demektir. Ben*zetme edatı ve benzetme yönü ibareden kaldırılmış, böylece teşbih-i beliğ olmuştur.
3. Bir birine çarparak çalkalanır" cümlesinde istiare vardır. Yüce Allah, çok oldukları ve birbirlerine karıştıkları için onları, bir*birine çarpan deniz dalgasına benzetmiş, bunun için lafzını müstear olarak kullanmıştır. Burada istiâre-i tebeıyye vardır.
4. Benim zikrime karşı gözleri kapalı idi" cümlesinde de istiare vardır. Yani bakıyorlar, ibret almıyorlar; kendilerine evrenle iligili deliller gösteriliyor, iman etmiyorlar. Gerçekte gözleri örtülü ve kapalı değildir. Temsil yoluyla böyle denilmiştir.
5. İyi işler yaptıklarını zannediyorlar ve kelimeleri arasında, şekil ve harf değişikliği sebebiyle nakıs cinas vardır. Buna cinas-ı tashif de denir.
6. Kâfirler zan mı ettiler?" Buradaki soru kınama ve azarlama ifade eder,
7. Haksızlık edene gelince, onu cezalandıra*cağız" âyetine karşılık olarak, iman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için en güzel bir karşılık vardır" â-yetinin söylenmesinde latif bir mukabele sanatı vardır. [166]

Bir Nükte

Lafzı, Kur'an'da çok yerde geçer. kelimesinin asıl manası, hayvanın, bir çeşit zehirli ot yediği zaman karnının şişerek neticede ölmesidir. Boşa giden amelleri nitelemek için kullanılan en uygun lafız bu*dur. Zira bu ameller iyice büyür, ameli işleyenler de zannederler ki bu yaptıkları iyi ve kazançlı bir iştir. Neticede bunlar, yok olup gider.
Allah'ın Yardımıyla Kehf Sûresinin Tefsiri bitti. [167]

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 564
favori
like
share
MiSS-FENER Tarih: 08.05.2009 20:00
Âyetlerin Tefsiri


54. Şüphesiz biz, bu Kur'an'da in*sanlar için misalleri açıkladık. Delil ve öğütleri tekrarladık. İnsanın huyu, mücâdele ve düşmanlıktır. Ne hakka gelir, ne de öğüt alır. [88]

55. İnsanları, Allah'tan kendilerine hidayet geldiğinde, iman etmekten ve günahlarından dolayı af istemekten Sadece öncekiler hakkındaki kanunu, yani Allah'ın yok etme kanununu beklemeleri alıkoymuştur. Veya, Allah'ın azabının açıkça karşılarına çıkmasını beklemeleri alıkoy*muştur. Yani, onları iman etmekten ve af istemekten alıkoyan sadece, ken*dilerine va'dedilen azabı açık-seçik görmek istemeleridir. Nitekim bir âyette, şöyle dedikleri bildirilmiştir: Üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem verici bir azap ver.[89]

56. Biz peygamberleri, helak ve yok etmek için değil, sadece müjdelemek ve uyarmak maksadıyle göndeririz. İman edenleri müjdeleyici, isyan edenleri uyarıcı olarak göndeririz. Kâfirler ise, hakkın açıklığına rağmen, ona bâtıl vasıtasıyle üstün gelmek ve onu boşa çıkarmak için mücadele ederler. Onlar harikulade şeyler talep eder ve azabın acele gelmesini isterlerken, maksatları iman etmek değil, sadece alay etmek ve dalga geçmektir.
Kur'an'ı ve korkutuldukları azabı alaya aldılar. [90]

57. Hiç kimse, Allah'ın açık âyet*leri ve parlak delilleri ile kendisine öğüt verilip de onları görmezlikten ge*len, unutmuş görünen ve onlara aldırış etmeyenden daha zalim değildir. İşlediği çirkin suç ve kötü fiilleri unutup da onların sonunu düşünmeyenden daha zâlim yoktur, Onların kalpleri üzerine, bu Kur'ân'ı anlamalarına, sırlarını kavramalarına ve onda bulunan öğüt ve hükümlerden faydalanmalarına engel olacak perdeler çek*tik. Kulaklarına da, anlayacak ve faydalanacak bir şekilde işitmelerine engel olacak manevî bir sağırlık verdik. Onları imana ve Kur'an'a çağırsan, senin çağrını asla kabul et*mezler. Çünkü onlar ne işitirler, ne de anlarlar. Hidâyete ermek için, imanı kabule hazır açık kalpler vardır. Onlar ise hayvanlar gibidir. [91]

58. Ey Muhammedi Kusur ve isyanlarına rağmen, Rabbinin kullarına karşı mağfireti geniş, merhameti büyüktür. Eğer Allah onları, işledikleri suç ve günahlardan dola*yı hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada onları çarçabuk cezalandırırdı. Fakat o, merhametinden dolayı onlara mühlet veriyor ve hemen istedikleri azabı erteliyor. Allah'ın âdeti şudur ki, zalime mühlet verir, fakat ihmal et*mez, Bilakis onlar için, kıyamet gününde be*lirlenmiş bir zaman vardır. O zaman içersinde, başlarına gelecek korkunç halleri görecekler. Orada asla, sığınıp kurtulacakları bir yer de bulamaya*caklar. [92]

59. İşte bunlar Hûd, Salih, Lût ve Şuayb'ın kavimleri gibi geçmiş milletlerin ve zamanların haberleridir. Onlan zul*mettikleri zaman, biz onları helak ettik. Yok olmaları için sınırlı, muayyen bir zaman tayin ettik. Bu inatçı yalanlayıcılar ibret almıyor mu? Bu âyet Kureyş kafirleri için bir tehdit ifade eder. İbn Kesir şöyle der: Yani, Ey müşrikler! Onların başına gelenlerin sizin başınıza da gelmesinden sakının. Şüphesiz siz, en büyük peygamber ve en şerefli rasûlü yalanladınız. Siz bize karşı onlardan daha güçlü değilsiniz. O halde benim azabımdan ve uyarımdan korkun.[93]

60. Burası, bu mübarek sû*redeki üçüncü kıssadır. Yani, hatırla ki bir zamanlar, Musa Kelîmullah, hizmetçisi Yuşa' b. Nûn'a şöyle demişti: Doğu tarafına düşen Fars denizi ile Rum denizi'nin birleştiği yere varıncaya kadar yürümeye devam edeceğim. Burası, iki denizin birleştiği yerdir.[94] Veya buraya va*rıncaya kadar uzun bir zaman yürüyeceğim. [95]

61. Musa ve hizmetçisi iki denizin birleştiği yere vardıklarında Yuşa balığın durumunu ve onda gördüğü garip şeyleri Musa'ya bildirmeyi unuttu. Rivayete göre Yüce Allah Hz. Musa'ya, yanma bir balık almasını ve onu bir zembile koymasını vahyetti. Balık ne*rede kaybolursa, Salih adamın orada olduğunu bildirdi. Balık denizde bir yol tutup gitmeye başladı. Tefsirciler şöyle der: Balık kızartılmıştı. Zembilden çıktı ve denize atladı. Allah, balığın üzerine su*yun akışını durdurdu da su küvet gibi olarak balığın etrafında donup kaldı. Bu, Allah'ın Hz. Musa'ya verdiği apaçık mucizelerden biriydi. [96]

62. Karşılaşma için belirlenen bu iki denizin birleştiği yeri geçip gittiklerinde Musa (a.s) hizmetçisine: "Öğle yemeği*mizi getir" dedi. "Bu yolculukta çok meşakkat çekip yorulduk." Kayayı geçtikten sonra bir gece ve biraz da gündüzün yürü*müşlerdi. [97]

63. Hz. Musa, hizmetçisi Yûşa b. Nûn'dan öğle yemeğini isteyince hizmetçisi dedi ki: Yanında uyuduğun kayaya sığındığımız zaman meydana gelen garip şeyi gördün mü? Balık zembilden çıkıp denize atlamış ve deniz onun etrafını bir küvet gibi çevirmişti. Uyandığında bunu sana hatırlatmayı unuttum. Onun garip kıssasını sana hatırlatmayı bana şeytan unutturdu. Balık denizde yol alıp gitmişti. Entercsan bir durumu vardı. Hizmetçi balığın durumuna şaşıyordu. Çünkü o kızarmış bir balıktı. Balık yavaş yavaş dirilip denize girdi. [98]

64. Musa dedi ki: İşte aradığımız ve istediğimiz bu. Bu bizim maksadımız olan Salih adamla buluşma alâmetidir. Bunun üzerine geldikleri yoldan geri döndüler. Yoldan çıkma*mak için önceki izlerini takip etmeye başladılar. [99]

65. Balığı kaybettikleri kayanın yanında Hızır (a.s)'ı buldular. Hadiste şöyle buyrulmuştur: Musa, Hızır'ı, elbisesini üzerine ört*müş sırt üstü yatmış vaziyette buldu. Ona selâm verdi. Hızır başını kaldı*rarak şöyle dedi: Senin yurdun da selâmet nerde?[100] Ona katımızdan büyük bir nimet verdik ve yüce bir lutufta bulunduk. Bunlar, Yüce Allah'ın, Hz. Hızır'ın eliyle gösterdiği kerametlerdir.[101] Ona, bize mahsus bir ilim verdik. Gayıplara ait olan bu ilim ancak bi*zim nasip etmemizle bilinir. Âlimler şöyle der: Bu rabbânî ilim, ihlas ve takvanın ürünüdür. Buna ilm-i ledünnî denir. Allah onu, kendisine samimiyetle kulluk edenlere verir. Çalışma ve meşakkatle elde edilmez. O sadece Allah'ın, kendilerine yakınlık, velayet ve keramet tahsis ettiği kimselere verdiği bir lütfudur.[102]

66. Musa ona dedi ki: İlminden hayatımda bana yol gösterecek şeyleri almam için, sana arka*daşlık etmeme izin verir misin? Tefsirciler şöyle der: Bu, Allah'ın değerli peygamberlerinin, efendice ve alçak gönüllülükle yaptığı bir hitaptır. İnsa*nın, kendisinden ilim öğrenmek istediği kimseye karşı bu şekilde davran*ması gerekir.. [103]

67. Hızır (a.s): Kuşkusuz sen göreceklerine sabredemezsin dedi. İbn Abbas şöyle der: Sen benim yapacaklarıma sabredemezsin. Çünkü bana, rabbimin gayb ilminden verildi. [104]

68. Görünüşü kötü olan, iç durumunu da bilmediğin bir şeye nasıl sabredeceksin? [105]

69. Musa dedi ki : Inşaallah beni sabredici göreceksin, senin emrine karşı çıkmayacağım. [106]

70. Yolculuk başla*madan önce Hızır (a.s), Hz. Musa'nın kendisine soru sormamasını ve yapa*cağı işlerin sırrını ona açıklamadıkça açıklanmasını istememesini şart koştu. Yani, yapacağım işleri ben kendim açıklamadıkça bana bir şey sor*ma. Öğrencinin öğretmene karşı takınması gereken edebe riayet etmek için Hz. Musa onun şartını kabul etti. [107]

71. Musa ve Hızır deniz sahilinde yürüdüler. Nihayet yanlarından bir gemi geçti. Gemidekiler Hızır'ı tanıyıp onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye binip de, gemi denize açıldıktan sonra, Hızır bir balta alarak geminin tahtalarından birini söktü.
Musa bu hareketi yadırgayarak dedi ki : Sen, yolcuları boğmak için mi gemiyi deldin? Doğrusu sen tehlikeli, büyük bir iş yaptın. Rivayete göre Hz. Musa bu durumu görünce, elbisesini aldı onu açılan deliğe tıkadı. Sonra Hızır'a şöyle dedi: Bunlar bizi gemiye üc*retsiz aldılar. Sen, içindekileri boğmak için kasten onların gemisini deldin. Çok kötü bir iş yaptın! [108]

72. Hızır, "Ben sana baştan dememiş miy*dim ki, sen benim yapacaklarımdan göreceklerine sabredemezsin. Hızır (a.s) Hz. Musa'ya, şarta uymadığını nâzik bir şekilde hatırlattı. [109]

73. Musa, "Verdiğin sözü unutup da şarta uyma*mamdan dolayı beni sorumlu tutma! Seninle yaptı*ğım arkadaşlıkta bana güçlük çıkarma. Bana güçlük değil, kolaylık göster, dedi. [110]

74. Hızır, Hz. Musa'nın özrünü kabul etti. Gemiden inince yürüyüp gittiler. Oyun oynamakta olan bazı çocuklara rastladılar. İçlerinde parlak yüzlü, yakışıklı bir çocuk vardı. Hızır onu tutup eliyle başını kopararak yere attı. Musa dedi ki: Suçsuz, tertemiz bir çocuğu mu öldürdün? O kimseyi öldürmedi ki, bu se*beple onu öldüresin. Doğrusu sen, çok kötü bir iş yaptın. Bunun karşısında susmak mümkün değil.. Musa (a.s) bu sefer, verdiği sözü unutmamış, gaflete düşmemişti. Fakat o verdiği süzü hatırlamasına rağ*men, yapılmasına sabredilemeyecek kötü bir fiili tenkit etmek istiyordu. Burada diyerek işin kötülüğünü ifade etti ki, bu, önceki âyette geçen büyük bir iş" sözünden daha vurguludur. Kurtubî şöyle der: Musa (a.s) Hızır (a.s)'a, "Sen günahsız bir kimseyi mi öldürdün?" deyince, Hızır (a.s) kızarak çocuğun sağ omuzunu çekip koparttı ve etini sıyırdı. Bir de ne gör*sünler, omuz kemiğinde "Bu, asla Allah'a iman etmeyecek olan bir kâfir*dir" yazılı.[111]

75. Hızır: Ben bizzat sana dememiş-miydim ki, "Sen, benden göreceklerine kesinlikle sabredemezsin" Tefsirciler şöyle der: Birinci soruda, Hızır (a.s) Musa (a.s)'ya saygı göstererek, "Sana demedim mi" diye hitap etmedi. İkinci defa muhalefet edince, artık özür kalmadığı İçin "sana demedim mi" dedi. Burada Hz. Musa kendine ge*lin ve iki defa sözünden döndüğünü anlar. Heyecanlanır ve kendi yolunu keser, bu yolu önündeki son fırsat haline getirir.[112]

76. Musa dedi ki: "Bundan sonra yaptığını tenkit eder ve yaptıklarına itiraz edersem, bana arkadaşlık etme. Benimle arkadaşlığı bırakma hususunda mazeretini bana bildirdin. Artık sen, bence mazursun. Çünkü sana üçüncü muhalefetim ola*cak. [113]

77. Onlar yürüdüler. Nihayet bir şehre geldiler. Ibn Abbas şöyle der: Burası Antakya'dır. Yemek istediler. Halbuki oranın halkı açları doyurmayan, misafir kabul etmeyen âdi kişilerdi. Onları misafir etmekten veya yedirmekten kaçındılar. Bu arada şehirde, yıkılmak üzere olan eğik bir duvar gördüler. Hızır ona eliyle dokundu ve duvar doğruldu. Bir görüşe göre, Hızır (a.s) duvarı yıktı, sonra tekrar yaptı. Bunların her ikisi de İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Musa, Hızır'a dedi ki: Onlardan bir ücret alsaydm, yiyecek almak için ondan yararlanırdık! Musa (a.s), layık olmayana iyilik yapmasını yadırgadı. Rivayet olunduğuna göre Musa (a.s) Hızır (a.s)'a şöyle dedi: Bunlar öyle bir topluluk ki, onlardan ye*mek istedik vermediler. Misafir etmelerini istedik bizi misafir etmediler. Sonra sen oturup onların duvarını yaptın. İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın. [114]

78. Hızır dedi ki: İşte senin sözüne göre, birbirimizden ayrılma zamanıdır. Benim yapmamı yadırgadığın ve sabredemediğin üç meselenin hikmetini sana bildireceğim. Hadîste şöyle buyurulmuştur: Allah, kardeşim Musa'nın iyiliğini versin. Keşke sabretseydi de, Allah onların işlerini bize anlatsaydı. Arkadaşıyle beraber kalsaydı, elbette, garip şeyler görecekti.[115]

79. Bu âyet Hz. Musa'nın gördüğü ve fakat sabredemediği enteresan olayları açıklamaktadır. Yani, deldiğin gemi var ya, o, zalimlere karşı kendilerini savunamıyan zayıf kimselerindi. Onlar rızık elde etmek için o gemiyle denizde çalışıyorlardı. Delmek suretiyle onu kusurlu hale getirmek istedim ki, zalim kral onu gasbetmesin. Onlann önünde zâlim ve kâfir bir kral vardı. Bu kral kusursuz olan her iyi gemiyi gasbediyordu. [116]

80. Öldürdüğüm çocuğa gelince, o, günahkâr ve kâfirdi. Anne ve babası ise mü'min idiler. Hadiste şöyle buyrulmuştur: Hı*zır'ın öldürdüğü çocuk kâfir olacak yaratılışta idi. Yaşasaydı, mutlaka anne ve babasını azgınlık ve kâfirliğe sürükleyecekti.[117] Anne ve babasının ona karşı olan sevgilerinin, onları kâfirlik ve sapık*lıkta ona uymaya sürüklemesinden korktuk. [118]

81. Çocuğu öldürmekle Allah'ın onlara o kâfirden daha hayırlı ve anne babasma daha iyi ve merha*metli davranan hayırlı bir çocuk vermesini istedik. [119]

82. Yıkılmak üzere olup da ücretsiz olarak yaptığım duvara gelince, bu duvar iki yetim ço*cuğun idi ve altında altın ve gümüşten bir hazine1 gizlenmişti. Babaları takva sahibi, iyi amel işleyen birisiydi. Babalarının iyi birisi olmasından dolayı, Allah bu hazineyi onlar için korudu.[120] Tefsirciler şöyle der: Babaların iyi kişiler olması çocuklara fayda sağlar. Köklerin sağlam olması dallara fayda verir. Böyle yap*makla Allah, çocukların büyüyüp güçlenmelerini ve duvarın altından hazi*nelerini çıkarmalarını istedi. Babalarının iyi kimse olmasından dolayı, bu, Allah'ın onlara bir rahmetidir. Gördüğün bu ge*miyi delme, çocuğu Öldürme ve duvarı yapma işini, kendi görüş ve içti*hadımla yapmadım. Bilakis Allah'ın emri ve ilhamı ile yaptım.
İşte bunlar, sabredemediğin ve sana hikmetini bildirme*den önce karşı çıktığın olayların yorumudur. [121]

Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler aşağıdaki edebî sanatları kapsamaktadır.
1. Müjdeleyiciler ile uyarıcılar ve unut*tum ile hatırlarım arasında tjbak sanatı vardır.
2. gemiye gelince, çocuğa gelince ve duvara gelince" diye başlıyan paragraflar arasında leff'ü neşri müretteb sanatı vardır. Zira, daha önce gemiye binmeleri, köleyi öldürmesi ve duvarı yapması anlatılmış, daha sonra bunlar aynı tertiple anlatılarak leffü neşri mürettep sanatı yapılmıştır. Bu, edebî sanatlardandır.
3. her gemiyi terkibinde hazif yoluyla icaz vardır. "Her sağlam gemiyi" takdirindedir. Onu kusurlu yapmak istedim" ifadesinden anlaşıldığı için, sağlam lafzı kaldırılmıştır. Aynı şekil*de, çocuğa gelince." ifadesinden de kâfir lafzı kal*dırılmıştır. Çünkü, Annesi ve babası mü'min idiler" cümle*si, çocuğun kâfir olduğunu göstermektedir.
4. Anne ve babası" ifadesinde tağlîb sanatı vardır. "İki babası" denilmiş; anne ve babası kastedilmiştir.
5. Duvar, yıkılmak istiyor" cümlesinde istiare vardır. Çünkü irâde (isteme), akıllıların sıfatlanndandır. Bunun duvar'a isnat edil*mesi güzel bir istiare ve belîğ bir mecazdır. Şâir şöyle der :
Mızrak, Ebu Berâa'nın göğsüne saplanmak istiyor, Ukayloğullarınm kanını istemiyor.[122]
6. Kullaramızdan bir kulu.." ifadesinde, kelimesinin nekre olarak getirilmesi onun büyüklüğünü; kullarımızdan" şeklinde isim tamlaması olarak getirilmesi ise şerefli olduğunu göstermek içindir.
7. Âyet sonlarının ve şeklinde birbirine benzer olarak gelmesinde seci' sanatı vardır.
8. Hızır'ın gemiyi kusurlu hale getirdim" diyerek, görü*nüşte kötü olan bir fiili kendisine isnat etmesi, Rabbin, çocukların büyüyüp güçlenmelerini istedi" diyerek de hayrı Allah'a is*nat etmesinde edep öğretme sanatı vardır. Bu, kulların Allah'a karşı nasıl davranacaklarını öğretmektedir. [123]

Buharı Ve Müslim'e Göre Mûsâ İle Hızır Kıssası


Übeyy b. Ka'b'in rivayetine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu : Musa (a.s.), İsrailoğullan arasında bir hutbe okudu. Kendisine, "İnsanların en bilgini kimdir?" diye soruldu. Musa (a.s), "Benim" diye cevap verdi. "Allah bilir" demediği için Yüce Allah sitem ederek ona şöyle vahyetti: İki denizin bitiştiği yerde bir kulum var. O senden daha bilgindir. Musa (a.s) : Ey Rabbim! Onu nasıl bulabilirim? dedi. Yüce Allah: Bir balık al, onu bir zembile koy. Balığı nerede yitirirsen işte o kul oradadır" dedi. Musa (a.s), hizmetçisi Yûşa' b. Nûn ile gitti. Nihayet (iki denizin biliştiği yerde ki) kayanın yanına geldiklerinde başlarını koyup uyudular. Balık zembilde ha*reket etti. Zembilden dışarı çıktı, sonra da denize düştü ve denizde bir yol tutup gitmeye başladı. Allah, balığın olduğu yerdeki suyun akışını durdurdu da su, onun üzerinde bir kanal haline geldi. Uyandıktan sonra, hizmetçisi balığın bu durumunu ona haber vermeyi unuttu. O gün ve bütün gece gitti*ler. Sabah olunca Musa (a.s) hizmetçisine: "Yemeğimizi getir. Bu yolculuk bizi yordu" dedi. Rasulullah (s.a.v): Halbuki, Musa (a.s), Allah'ın kendisine emrettiği yeri geçinceye kadar yorgunluk duymamıştı" dedi. Hizmetçisi: Gördün mü, kayaya sığındığımız vakit ben balığı unutmuşum. Onu söyle*memi şeytandan başkası unutturmadı ve denizde şaşılacak bir şekilde yolu*nu tuttu" dedi. Balık, bir kanal içinde denizde yolunu tutmuş; Musa (a.s) ve hizmetçisi bu işe şaşmıştı. Musa (a.s): "İşte bizim istediğimiz buydu" dedi ve hemen izlerini takip ederek geri döndüler. Nihayet kayaya geldiler. Bir de ne görsün, bir elbiseyle örtünmüş bir adam. Musa (a.s) onu selamladı. Hızır: Senin bu yurdunda selâm ne gezer,[124] kimsin sen? dedi: Musa (a.s):
- Ben Musa'yım.
- İsrailoğullannın Musa'sı mı?
- Evet, sana öğretilen haktan bana öğretmen için geldim.
- Ama sen benimle beraber sabredemezsin. Ya Musa! Ben, Allah'ın ilminden bir ilme sahibim ki, sen onu bilmezsin. Onu bana Allah öğretti. Sen de Allah'ın ilminden bir ilime sahipsin ki, ben de onu bilmem. Sana onu Allah öğretti.
- Beni inşaallah sabırlı bulacaksın. Hiçbir konuda sana karşı gelme*yeceğim.
- O halde, bana tabi olursan, ben sana anlatmadıkça, bana hiç bir şey sorma.
Bunun üzerine sahilde yürümeye başladılar. Derken bir gemi geldi. Gemidekilere, kendilerini gemiye almalarını söylediler. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar.
Gemiye biner binmez Hızır, geminin tahtalarından birini söküp çıkardı. Musa (a.s) :
Bir topluluk bizi gemilerine aldılar. Sen ise içindekileri boğmak için, kasten o gemiyi deldin. Gerçekten çok şaşılacak bir iş yaptın", dedi.
Râvî diyor ki: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Birincisi, Musa (a.s)'nın bir unutması idi. Bir serçe gelerek geminin bir kenarına kondu. Sonra denize bir gaga vurdu. Bunun üzerine Hızır ona: Allah'ın ilmi yanında benim ve senin ilmin, ancak şu serçenin bu denizden azalttığı su kadardır.
Sonra gemiden çıktılar. Sahilde yürürlerken, Hızır, diğer çocuklarla oynayan bir çocuk gördü. Hemen başından tutup kopararak çocuğu Öldürdü. Musa (a.s): "Kimseyi öldürmediği halde, suçsuz bir nefsi Öldürdün? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın" dedi. Hızır şöyle cevap verdi: "Ben sana, sen benimle beraber sabredemeszin demedim mi?" Hadisin râvilerinden biri olan Süfyan b. Uyeyne: "Bu, birincisinden daha şiddetlidir" diyor. Musa (a.s): Bundan sonra sana bir şey sorarsam, bir daha benimle arkadaşlık etme. Benim tarafımdan özür derecesine vardın" dedi. Yollarına devam et*tiler. Nihayet bir köy halkının yanına gelip onlardan yemek istediler. Fakat köylüler onları misafir etmekten çekindiler. Köyde, yıkılmak üzere olan bir "Bir topluluk ki, biz kendilerine geldik de, bize ne yemek verdiler, ne de bi*zi misafir ettiler. Dileseydin, bu yaptığına karşılık onlardan bir ücret alır*dın" dedi. Hızır: "Artık bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Sabrede-mediğin şeylerin yorumunu sana heber vreceğim" dedi :
Rasulullah (s.a.v) buyurdular ki: "Allah Musa'ya rahmet etsin. İster*dim ki, sabretmeliydi de, Allah, onların haberlerini bize anlatmalıydı.[125]

Bir Uyarı


Büyük âlim Kurtubî şöyle der: Âyetlerin ve mütevâtir haberlerin de gösterdiği gibi, velî kulların kerametleri vardır. Bunları, inanmayan bid'atçi veya sapık fasıktan başkası inkâr etmez. Velilerin keramet gösterdiğine dair âyetler, Allah'ın Meryem hakkında haber verdiği ve yazın kış meyve*lerinin, kışın da yaz meyvelerinin olduğunu bildiren âyetlerdir. Ayrıca Mer*yem'in eliyle meydana gelen şeyler de, kerametin hak olduğunu gösterir. Zira o, kuru hurma ağacını sallamış ve ağaç meyve vermiştir. Halbuki Mer*yem bir peygamber değildi. Yine, gemiyi delmek, çocuğu öldürmek ve du*varı doğrultmak gibi, Hızır'ın eliyle meydana gelen olaylar da bunu göstermektedir.[126]

83. Sana Zü'1-Karneyn hakkında soru sorarlar. De ki: "Size ondan bir haber okuyacağım."
84. Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kud*ret sahibi kıldık, ona her şey için bir sebep verdik.
85. O da yol tutup gitti.
86. Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında bir kavme rast*ladı. Bunun üzerine biz, "Ey Zü'1-Karneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçe*ceksin." dedik.
87. O, şöyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıra*cağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.
88. İman edip de amel-i salih işleyen kimseye geünce, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buy*ruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz."
89. Sonra yine bir yol tuttu.
90. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlara, kendile*rini güneşten koruyacak bir şey vermemiştik.
91. İşte böylece gerçekten biz, onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmaştik.
92. Sonra yine bir yol tuttu.
93. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların öte*sinde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.
94. Dediler ki: "Ey Zü'1-Karneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizim*le onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi ve*relim mi?"
95. Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.
96. Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getince körükleyin!" dedi. Artık demiri kor haline sokunca, "Getirin bana, üze*rine bir miktar erimiş bakır dökeyim." dedi.
97. Bundan sonra onu ne aşmaya muktedir oldu*lar, ne de onu delebildiler.
98. Zü'I-Karneyn; "Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin va'di gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin va'di haktır." dedi.
99. O gün biz onları, birbirine çarparak çalka*lanır bir halde bırakmışızdır; sûr da üfürülmüş, böyle*ce onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.
100. 101. Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kimseleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.
102. Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.
103 De ki: Size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim?
104. Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.
105. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz kıyamet gününde onlara hiç değer vermeyiz.
106. İşte, inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
107. İman edip amel-i sâlihde bulunanlara gelince, onlar için konuk evi olarak Firdevs cennetleri vardır.
108. Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ay*rılmak istemezler.
109. De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.
110. De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, İlâh'ınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolu-nuyor. Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve rabbine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşma*sın.

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde Hızır'ın kıssasını anlattıktan sonra bu âyetlerde de Zü'1-karneyn'in (a.s.) kıssasını, onun doğuya, batıya ve iki Sed-d'e yaptığı üç seyahat ile, Ye'cûc ve Me'cûc'e karşı sed inşa etmesini an*lattı. Bu, bu sûrede anlatılan kıssaların dördüncüsüdür. Kıssaların hepsi de inanç ve iman ile ilgilidir. Bu yüce sûrenin asıl amacı da budur. [127]

Kelimelerin İzahı


Zülkarneyn, Makedonyalı İskender'dir.[128] Kendisine ilim ve hikmet verilmiş, iyi bir kraldır. Dünyanın doğu ve batı taraflarını eline ge*çirdiği için Zülkarneyn diye isimlendirilmiştir. Adaletli ve müslüman bir kimseydi. Şâir şöyle der:
Zülkarneyn benden önce müsIlımandı, yeryüzünde tenkit edilmeyen yüce bir melikli. Mülkü elde etme yollarını aramak üzere doğuya ve batıya vardı. Şerefli bir Seyyidin soyundandı.[129]
Hamie, çok yapışkan, çok balçıklı. Siyah çamur.
Sedd, iki şey arasına çekilen engel, duvar, set.
Redm, sağlam sed. Çünkü redm, şedden daha büyüktür. Sağlam bir engel şekline gelinceye kadar üst üste konularak yapılır. Redm, çok sağlam ve yıkılmaz bir maniadır.
Zübera'l-hadîd, demir kütleleri. Züber kelimesinin tekili, kütle manasına gelen Zübr'dir.
Sadefeyn dağın iki yanı. Ebu Ubeyde şöyle der: Büyük ve yüksek olan her binaya sadef denir.
Kıtr, erimiş bakır.
Nakb, delmek, yarmak.
Dekkâe, yerle bir edilmiş. Ezherî şöyle der: onu kırıp ufaladım" demektir.
Karışır, çalkalanır.
Firdevs. Ferrâ şöyle der: Firdevs, içinde üzüm olan bah*çedir. Sa'leb ise şöyle der: Etrafı çevrili her bahçeye firdevs denir.[130] [131]

Nüzul Sebebi


a. Katâde şöyle der: Yahudiler, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e Zül-karneyn'i sordular. Bunun üzerine Yüce Allah, Sana, Zülkarneyn'i soruyorlar.." âyetini indirdi.[132]
b. Mücâhid der ki: Bir adam Rasulullah (s.a.v.)'a gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Ben sadaka verir, akrabayı ziyaret ederim. Bunu sadece Allah için yaparım. Benim böyle yaptığım anlatılıp, ben bunlardan dolayı övülünce, bu beni sevindiriyor ve bundan hoşlanıyorum. Rasulullah (s.a.v.) sustu, hiçbir şey söylemedi. Daha sonra Yüce Allah: Artık, kim Rabbine kavuşmayı umu*yorsa, amel-i sâlih işlesin ve Rabbine ibadete hiç kimseyi ortak etmesin" âyetini indirdi.[133]

Ayetlerin Tefsiri


83. Ey Muhammedi Yahudiler sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar, onun durumu ve kıssası nedir? diyorlar. Onlara ele ki: Size onun haberini Kur'an ve vahy yofuyla anlata*cağım. [134]

84. Gerçekten biz ona melik ve hükümdar olma, ülkeleri fetih ve imar etme yollarını hazırladık. İlim, kud*ret ve tasarruf gibi, amacına ulaşmak için muhtaç olduğu her şeyi ona ver*dik. Tefsirciler şöyle der: Zülkarneyn, Yunanlı, Romalı İskender'dir. Doğu*ya ve batıya sahip olduğu için Zülkarneyn ismi verildi. İmanlı bir hükümdardı. Allah onu, yeryüzünde kuvvetli kılmıştı. Adaletli hüküm verir, sulh ve sükûnu sağlardı. İsa (a.s) ile Peygamber (s.a.v) Efendimiz arasındaki dö*nemde yaşamıştı. Rivayete göre, yeryüzüne hakim olanlar dört kişidir: İkisi mü'min, ikisi kafir. Mü'min olanlar, Süleyman (a.s.) ve Zülkarneyn; kâfir olanlar ise Nemrut ve Buhtunnasr'dır.[135]

85. O da, Allah'ın kendisi için hazırladığı yola girerek batıya doğru yürüdü. [136]

86. Nihayet güneşin battığı yere varınca, Güneşi su ve balçık içine batar buldu. Kendi bakış ve iz*leyişi bu şekilde bulmadı. Zira güneş, yeryüzündeki gözelerden birine sığmayacak kadar büyüktür. Fahreddin er-Râzî şöyle der: Zülkarneyn, batı*nın en uzak noktasına varıp, artık daha ilerde hiçbir bina kalmayınca, her ne kadar gerçekte öyle olmasa da, güneşi, karanlık ve basık bir göze içine batıyormuş gibi buldu. Nitekim, kıyıyı göremeyen bir denizci, güneşi de*nizde kayboluyormuş gibi görür. Halbuki gerçekte güneş deniz ötesinde kaybolmaktadır.[137] Bu çamırh, sıcak gözenin yanında kavim*lerden bir kavim buldu. Biz ona ilham yoluyla şöyle dedik: Onları ister öldür, istersen güzel bir şekilde imana ve hidayete çağır. Tefsirciler şöyle der: Zülkarneyn'in bulduğu bu in*sanlar kâfir idi. Allah, onları ölümle cezalandırma veya kendilerini İslama çağırıp ihsanda bulunma konularında Zülkarneyn'i serbest bıraktı. [138]

87. Zülkarneyn dedi ki: İnkârda ısrar edeni öldüreceğiz. Sonra Rabbine dönecek, Rabbi de ona cehemmemde müthiş şekilde azap edecek. [139]

88. Allah'a iman edip de dünyada iyi işler işleyen ve salih ameller takdim edene gelince, onun amelinin karşılığı cennettir, orada nimetlenir. Dünyada onun iş*lerini kolaylaştıracağız, onu zor şeylerle yükümlü tutmayacağız, bilakis ona kolaylık sağlayacağız. Bu âdil hükümdar, onları güzellikle davet etme yolunu tercih etti. Artık kim iman ederse, onun için cennet vardır. Ona iyi muamele ve yardım edilir, işleri kolaylaştırılır. Kim de inkâra devam eder*se, onun için dünya ve âhirette ceza ve azap vardır. [140]

89. Sonra ordusuyle birlikte doğuya doğru bir yol tuttu. [141]

90. Nihayet, insan gözüne göre güneşin doğduğu yer olan doğu tarafında, insanların yaşadığı en uç noktaya varınca, Güneşi öyle bir insan topluluğu üzerine doğar buldu ki, bu insanların, kendilerini güneşin sıcaklığından koruyacak elbise ve binaları yoktu. Güneş doğunca, yer altında bulunan inlere girerler, battığı zaman da, geçimlik elde etmek için çıkarlardı. Katâde şöyle der: Zülkarneyn şehirleri fethederek, hazineleri toplayarak ve iman edenlerin dışındaki erkekleri öldürerek yürüdü. Nihayet güneşin doğduğu yere gelin*ce, inlerde yaşayan çıplak bir takım insanlara rastladı. Bunların, doğduğu zaman güneşin pişirdiğinden başka yemekleri yoktu. Güneş batınca, rızık-larını aramak için inlerinden çıkarlardı. Bize anlatıldığına göre bunlar, üzeninde hiçbir binanın bulunmadığı bir yerde yaşıyorlardı. Bunların, zenci oldukları da söylenir.[142]

91. Doğudakilere de, batıdakilere yaptığını yaptı; İnananları bıraktı, inanmayanları öldürdü. Biz, onun bütün hallerini, haberlerini, harp hazırlıklarını ve ordusunu biliyorduk. Onun büyüklüğü ve adamlarının çokluğu, Allah'ın ilminden başka hiçbir şeyin kuşatamıyacağı şekilde idi. [143]

92. Daha sonra Zülkarneyn, üçüncü bir yola girdi. Doğu ile batı arasındaki bu yol, onu, yüksek dağların bulunduğu kuzey tarafına ulaştıracaktı. [144]

93. Nihayet, iki büyük engelin bulurduğu bir yere ulaştı. Burası, Türkistan topraklarının Ermenistan ve Azerbeycan tarafın*dan sona erdiği yerdir. Taberî şöyle der: Sedd, iki şey arasında bulunan en*geldir. Burada iki şedden maksat, aralarına sed çekilen iki bağdır. Zülkar*neyn, Ye'cüc ve Me'cüc'ten gelebilecek kötülüğe engel olmak için, Ye'cüc ve Me'cüc ile aralarına çok sağlam bir sed çekti.[145] Zülkarneyn bu iki dağa ulaşınca, bu dağların arkasında farklı bir topluluk buldu. Bunlar hemen hemen, kendi dillerinden başka bir dili, anlamıyorlar, ancak büyük zorluklarla anlayabiliyorlardı. Tefsirciler şöyle der: Bunlar lügatlerinin garipliği, anlayışlarının kıtlığı ve başkalarına karışmaktan uzak durmaları sebebiyle konuşulanları anlamıyorlardı. On*ların dilleri ancak bir tercüman aracılğı ile anlaşılıyordu. [146]

94. İşte bu topluluk Zülkarneyn'e şöyle dedi: Ye'cüc ve Me'cüc Öldürme, soygun, yağma ve di*ğer kötülülükleri yaparak bozgunculuk çıkaran bir kavimdir. Bunlar, yara*tılışlarında kötülük bulunan, Âdemoğullarından iki kabiledir. Son derece uzun olanları olduğu gibi son derece kısa olanları da vardır.[147] Tefsirciler şöyle der: Bunlar, insan eti yiyenlerdendi. İlkbaharda ortaya çıkarlar, yeme*dik hiçbir yeşil bırakmazlar, her kuru şeyi de alıp götürürlerdi. Mallaramızın bir kısmım vergi ve haraç olarak sana verelim de Bizi, Ye'cüc ve Me'cüc'ün kötülüğünden koruyacak bir sed yap. Ebu Hayyan şöyle der: Bu, verecekleri şeyin kabul edilmesi için edep*lice yaptıkları bir ricadır.[148]

95. Zülkarneyn şöyle dedi: Allah'ın bana verdiği kudret ve mülk, sizin bana vereceğiniz maldan daha hıyırlıdır. Benim mala ihtiyacım yok. Siz, kuvvetiniz ve adamlarınızla bana yardımcı olun da, ben sizinle onların arasında, aşılmaz çok da*yanıklı bir engel yapayım. Bu, onun gösterdiği bir yiğitlik ve mertliktir. Zira kendisine verilecek malı kabul etmedi, şeddi karşılıksız yaptı. Adam*ların yapacakları yardımla yetindi. [149]

96. Bana demir kütleleri getirin ve benim için onları şu yere yığın, Nihayet bina, dağın iki yanı arasını aynı se*viyeye getirince Zülkarneyn: "Bunun üzerine körüklerle üfleyin" dedi. Bu demir yığınını, şiddetli sıcaklıkla ateş haline geti*rince, "Getinin bana, üzerine erimiş bikir dökeyim" de*di. Fahreddin er-Râzî şöyle der: Onlar Zülkarneyn'e demir kütlelerini geti*rince, Zülkarneyn bunları üst üste koydu. Nihayet, tepelerine kadar iki da*ğın arasını kapatacak hale geldi. Sonra bunun üzerine körükler koydu. Dem*ir kütleleri ateş haline gelince, bu kızgın demirin üzerine erimiş bakır dök*tü. Birbirlerine yapıştılar ve sert bir dağ gibi oldular.[150]

97. Bozguncular, yükseklik ve düzgünlüğünden do*layı üstüne çıkıp onu aşamadılar. Sertlik ve kalınlığından dolayı da, alt tarafından onu delemediler. Bu aşılmaz ve sağlam sed saye*sinde, Zülkarneyn, Ye'cüc ve Me'cüc'ün yollarını tıkamış oldu. [151]

98. Zülkarneyn şöyle dedi: Bu sed, Allah'tan kulla*rına bir nimet ve rahmettir, Fakat, Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkacağına dair Allah'ın va'di gelince, ki bu kıyametin kopmasına yakın bir za*manda olacaktır, Allah onu yerle bir eder ve sanki dün hiç olma*mış gibi yıkılır gider. Bu şeddin yıkılacağına ve kıyametin kopacağına dair Allah'ın va'di, kesinlikle gerçekleşecektir. Zülkarneyn kıssası burada bitiyor. Bundan sonra kıyametin şiddetli ve dehşet verici olaylarından bahsedilir. [152]

99. Kıyamet günü insanları, çoklukların*dan dolayı, deniz dalgasının çırpıntısı gibi, bir birlerine çarparak çalkalanır bir halde bırakmısızdır. İkinci defa Sur'a üfürülmüş hesap ve ceza için onları geniş bir yere bütünüyle bir araya getir*mişizdir. Onlardan hiçbiri geri kalmamıştır. [153]

100. Mahlukatın bir araya getirildiği gün cehennemi, korkunç ve ürkütücü bir şekilde kâfirlere gösterdik de, onlar ce*hennemi bütün dehşetiyle gördüler. [154]

101. Onlar dünyada, Allah'ın kudretini ve varlığını gösteren delillere karşı gözlerini kapayıp da onlara bakmayan ve düşünmeyen kişilerdi. Onlar, kalpleri karardığı için Allah kelamını duyamayan kimselerdi. Ebussuûd şöyle der: Bu âyet onla*rın, işitmeye dayalı delillerden yüzçev irdiklerin i, gözle görülebilen delille*ri görmezlikten geldiklerini temsili olarak anlatmaktadır. Sanki onlar kör ve sağırdırlar.[155]

102. Buradaki hemze, inkâr ve kınama ifade eder. Yani kâfirler beni bırakıp da melekler, Üzeyr ve Meryem oğlu İsa gibi bazı kullarımı, tapacakları ilahlar edineceklerini, bunun onlara fayda vereceğini ve kendilerinden azabımı savacağını mı san*dılar? Kurtubî şöyle der: Bu sorunun cevabı, ibarede söylenmemiştir. Tak*diri şöyledir: Bunun kendilerine fayda vereceğini veya benim onları ceza*landırmayacağımı mı zannettiler?[156] Biz cehenne*mi, kâfirler için, misafire hazırlanan bir yemek gibi, ziyafet olarak hazır*ladık. Beyzavî şöyle der: Bu âyette onlarla alay edilmekte ve onlar için ce*hennemin ötesinde, yanında cehennemin küçümseneceği bir azabın varlığına dikkat çekilmektedir.[157]

103. Ey Muhammedi O kâfirlere de ki: Size, Allah katında en çok zarara uğrayan insanı haber verelim mi? [158]

104. Bunlar, dünya hayatındaki amelleri boşa gidip kaybolan kimselerdir. Çünkü inkâr ederek yapılan itaatin faydası olmaz. Dahhâk şöyle der: Bunlar ibadet eden ve bu ibadetlerinin kendile*rine yarar sağlayacağını zanneden keşişler ve rahiplerdir. Halbuki, onların yaptıkları ibadet kabul edilmez. Onlar iyi iş yaptıklarını zannettikleri halde, amelleri boşa giden kimselerdir. [159]

105. İşte onfar, Kur'an'ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, bu yüzden de amelleri boşa giden kim*selerdir, Allah katında onların hiçbir kıymeti, ağırlığı, değeri ve derecesi yoktur. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Çok yiyen ve çok içen, uzun boylu bir adam getirilir de onun, bir sineğin kanadı kadar ağırlığı ve değeri olmaz.[160]

106. İşte inkâr ettikleri, Allah'ın âyetleri ve peygamberleriyle alay ettikleri için, onların cezası ce*hennem ateşidir.[161]

107. Allah'a inanan ve onu hoşnut eden işleri yapanlara gelince, Onlar için, mevki ve yer bakımından cennet derecelerinin en yücesi olan Firdevs vardır. [162]

108. Orada ebedi kalacaklardır. Oradan başka bir yere gitmeyi istemezler. Abdullah b. Revana şöyle der: Firdevs cennetlerinde, oradan çıkma ve başka bir yere gönderilme korkuları yoktur. [163]

109. Bu âyet, Allah'ın ilminin genişliğini temsili olarak anlatmaktadır. Dünyanın denizleri mürekkep olsa ve bu mürekkeple Allah'ın kelimeliri, hikmetleri ve hayret veren işleri yazılsa Çokluğuna rağmen denizlerin suyu bitip tükenir de Allah'ın kelamı bitmezdi. Çünkü Yüce Allah'ın kelamı da ilmi gibi sonsuzdur, Bir o kadar daha deniz suyu getirip, onunla, çoğalıncaya kadar suyu aıtırsak bile yine denizlerin suyu tükenirdi. Çünkü Allah'ın kelamının sonu yoktur. [164]

110. Ey Muhammedi Onlara de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Ancak şu var ki, Allah bana vahiyle ikramda bulundu. Bana, kendisinin tek olduğunu, hiçbir ortağının bulun*madığını bildirmemi emretti, Artık kim Allah'ın seva*bını umar, azabından korkarsa samimiyetle, sadece ona kulluk etsin. Gösteriş için amel etmesin, yaptığı amelle Allah'ın rızasından başkasını aramasın. Çünkü Allah, sadece kendi rızası için yapılan ameli kabul eder. [165]

Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler, aşağıda kısaca anlatacağımız edebî sanat türlerini kapsamaktadır.
1. "doğu" ile "batı" kelimeleri arasında tıbak sanatı vardır.
2. onu bir ateş yaptı cümlesinde teşbih-i beliğ vardır. Sıcaklık ve şiddetli kırmızılık hususunda onu ateş gibi yaptı demektir. Ben*zetme edatı ve benzetme yönü ibareden kaldırılmış, böylece teşbih-i beliğ olmuştur.
3. Bir birine çarparak çalkalanır" cümlesinde istiare vardır. Yüce Allah, çok oldukları ve birbirlerine karıştıkları için onları, bir*birine çarpan deniz dalgasına benzetmiş, bunun için lafzını müstear olarak kullanmıştır. Burada istiâre-i tebeıyye vardır.
4. Benim zikrime karşı gözleri kapalı idi" cümlesinde de istiare vardır. Yani bakıyorlar, ibret almıyorlar; kendilerine evrenle iligili deliller gösteriliyor, iman etmiyorlar. Gerçekte gözleri örtülü ve kapalı değildir. Temsil yoluyla böyle denilmiştir.
5. İyi işler yaptıklarını zannediyorlar ve kelimeleri arasında, şekil ve harf değişikliği sebebiyle nakıs cinas vardır. Buna cinas-ı tashif de denir.
6. Kâfirler zan mı ettiler?" Buradaki soru kınama ve azarlama ifade eder,
7. Haksızlık edene gelince, onu cezalandıra*cağız" âyetine karşılık olarak, iman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için en güzel bir karşılık vardır" â-yetinin söylenmesinde latif bir mukabele sanatı vardır. [166]

Bir Nükte

Lafzı, Kur'an'da çok yerde geçer. kelimesinin asıl manası, hayvanın, bir çeşit zehirli ot yediği zaman karnının şişerek neticede ölmesidir. Boşa giden amelleri nitelemek için kullanılan en uygun lafız bu*dur. Zira bu ameller iyice büyür, ameli işleyenler de zannederler ki bu yaptıkları iyi ve kazançlı bir iştir. Neticede bunlar, yok olup gider.
Allah'ın Yardımıyla Kehf Sûresinin Tefsiri bitti. [167]