Sağlıklı doğmak ve yaşamak en temel insan hakkıdır. Ancak, yüzyıllardan beri toplumda varolan özürlülük sorunu insanlık tarihi kadar eskidir. Özürlülüğün ortadan kaldırılmasına yönelik gayretlerin hiç birisi bu sorunu ortadan kaldıramamıştır. Savaşlar, terör olayları, depremler, yangın, su baskını gibi doğal afetler, toprak, bina çökmeleri, heyelanlar, trafik kazaları, deniz kazaları, ev kazaları, iş kazaları, yangınlar, ilaç, uyuşturucu madde, besin ve kimyasal madde zehirlenmeleri, yaralanmalar, çarpmalar ve uygarlığın beraberinde getirdiği sayısız bir çok nedenin, özellikle gelişmekte olan ülkelerde özürlülerin sayısını hızla arttırdığı bilinmektedir. Sağlık hizmetlerinin yeterince gelişmemiş olduğu ülkelerde, yukarıda belirtilen nedenlere ek olarak doğum öncesi ve doğumdan kaynaklanan sakatlıklar da eklendiğinde, özürlülüğün önemli boyutlarda olduğu görülmektedir.

Ülkemizdeki özürlülerin sayısı, oranı ve sosyo ekonomik nitelikleri hakkında yeterli bilgiler bulunamamaktadır. Bunun en büyük sebeplerinden birisi, halkımızın özürlü olan aile bireylerini, bilinçsizce, utanç sebebi olarak görmesi nedeniyle saklamasıdır. Bu tutum, bireysel kültür ve toplum bilincimizin gelişmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçek bir tespit olmaması sebebiyle de özürlüler sorunu ortaya konulamamış ve özürlülere yönelik yeterli politika geliştirilememiştir. Ancak, Türkiye Özürlüler Araştırması (2002) verilerine göre özürlü nüfusun toplam nüfusa oranı % 12,29 olarak tahmin edilmektedir.
TERİM VE STRATEJİLERİN TANIMI

Özürlülük tanımı ülkeden ülkeye, hatta bir ülke içinde değişiklik gösterebilir. Özürlülük konularına ilişkin terimlerin standart hale getirilmesi ve verilerin karşılaştırılabilmesi için DSÖ, Uluslararası Yetersizlik, Özürlülük ve Engellilik Sınıf!andırması geliştirmiştir. Bu sınıflandırma dünyada pek çok ülkede geniş kapsamlı olarak kullanılmaktadır. Terimlerin tanımı şöyledir.

Yetersizlik (Impairment): Psikolojik, fizyolojik veya anatomik yapının fonksiyon kaybı ya da normalden sapması durumudur. Organ seviyesindeki bozuklukları ifade eder.

Özürlülük (Disability): Sağlığın bozulması sonucu oluşan yetersizlikten dolayı herhangi bir yeteneğin normal kabul edilen bir kişiye göre azalması veya kaybedilmesidir. Bireysel düzeydeki bozuklukları ifade eder.

Engellilik (Handicap): Yetersizlik veya özürlülük nedeniyle, kişinin yaş, cinsiyet, sosyal ve kültürel durumuna göre normal kabul edilen yaşantısını yerine getirememesi durumudur .

Örnek verilecek olursa; yetersizlik “iç kulağın zarar görmesi“, özürlülük “sözlü iletişimi duyma ve anlamada yetersizlik“ ve engellilik “öğretmenlerin işitme engelli çocuklarla nasıl çalışacaklarını bilmedikleri için eğitimde meydana gelen eksiklikler“ şeklinde açıklanabilir.

SAKATLIK SORUNU

Zihinsel ve bedensel özürlülerin tıbbi tedavisinin, kendi başlarına yaşayabilecek şekilde eğitilinceye kadar sürdüğü bilinmektedir. Oysa bedensel ve zihinsel özürlü hale gelen ve fonksiyonlarını yerine getiremeyen bu insanların psikolojik durumları, tıbbi tedavi ve rehabilitasyonlarında önemli engeller ortaya koyabilmektedir. Özellikle bedensel özürlü grubuna giren kişilerin çoğunluğu kendilerini işe yaramaz hissetmekte, ailelerine, topluma, kendilerine ve çevrelerine zararları dokunabilmektedir. Bazen yaşamdan ümitlerini keserek hayatı çekilmez olarak düşünüp intihara kadar yönelebilen bu bedensel özürlü insanların, yaşamlarını kolaylaştırmak amacıyla kendilerine gerekli olan protez, tekerlekli sandalye, ortopedik cihazlar vb. aletlerin temini yetersiz kalmaktadır. Zira sakatlıklarından kaynaklanan psikolojik çöküntü, kendilerini yaşamdan uzaklaştırmada etken olmaktadır. Hele doğal afetler ve savaşlar sonucu bedensel uzuvlarını yitiren kişilerin ciddi düzeyde psikolojik sorunlar yaşadıkları bilinmektedir. Bu kişilerin yaşadıkları duygusal şokla baş edebilmeleri, ileriye yönelik ümitsizlik, kaygı, geleceğe güvenle bakamama gibi tehditler altında yaşamak durumunda kalmaları, tıbbi tedavi ve rehabilitasyonu da geciktirmektedir.

Özürlulerin fiziksel ve psiko-sosyal özellikleri nedeniyle kendi yakın çevrelerinde ve toplumun diğer kesimlerinde bağımsız hareket edebilmeleri ve toplumda yaşayan diğer bireylerle sağlıklı iletişim kurabilmeleri için uygun ortamlar hazırlamak, onların yarınlarını güvence altına almalarını sağlamak için sosyal-kültürel ve ekonomik destek oluşturmak, toplum olarak hepimizin üzerinde durması gereken bir konudur. Bu durum da rehabilitasyon sürecinin bir parçasını oluşturmaktadır.

Uzuvlarını, sonradan oluşan nedenlerle yitiren insanların içinde bulundukları psikolojik durum ise onların kendilerine bakış açılarını ve toplumla ilişkilerini önemli ölçüde etkilemektedir. Bu kişilerin fizyolojik durumları nedeniyle kendilerine ilişkin duyguları ve özürlerini kabul etme durumları, onların günlük yaşama katılımını da etkilemektedir. Bu kişilerin sakatlıkları nedeniyle ortaya çıkan duygularını aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür.

1-Aşağılık duygusu: Her zaman olmamakla birlikte bedensel özürlülerin çoğunda bu duruma rastlanabilmektedir. Bu kişiler sakatlıklarını mutsuzluk kaynağı yapmakta, utanç, acıma ve bazen de acındırma, duygusal bir tepki olarak karşımıza çıkmaktadır.

2-Özürlülük ikilemi: Özürlü birey aslında kendisini normal bir kişi gibi kabul edilmesini istemesine rağmen, kendisinden özürlü insanlar gibi davranış beklendiğini düşünerek duygusal bir çatışma yaşayabilmektedir. Bu durumda sosyal rehabilitasyona ihtiyaç duyulmaktadır.

3-Normal davranışları yüceltme: Özürlü birey, özürlü olmayan bireylerin davranışlarını en ideal olarak kabul ettikleri için kendilerine bir hedef belirlerken sağlıklı bir insana uygun hedefler belirler. Sonuçta ulaşamadıkları ideal hedefleri nedeniyle bu insanlar, aşağılık ve suçluluk duygularına kapılabilirler.

4-Suçlanma: Bedensel özürlü bireyin normal standartlara uymayan davranışları ve fonksiyonlarını yerine getirirken karşılaştıkları güçlükler nedeniyle yetersizlik duygularına sahip olmak, özürlünün kişiliği için yıkıcı olmaya başlar. Böylece kendisinde suçluluk duygusu oluşarak diğer insanlardan saklanmak ister.

5-Grup stereotipi davranışlar: Yapılan araştırmalara göre bütün özürlü kişilerde hemen hemen aynı özellikler gözlenmektedir. Özürlü kişinin topluma uyum sağlamak için özürünü saklamaya çalışması ve unutmak için çaba göstermesi, daha çok hatırlamasına sebep olmaktadır. Bu da fiziksel sakatlığından endişe duymasına ve özürünün hayatını yöneten ana kuvvet haline gelmesine neden olabilmektedir.
ÖZÜRLÜLÜĞÜN SEBEPLERİ

Hiçbir anne-baba dünyaya getirdiği çocuğunun ömür boyu taşıyacağı bir engelle birlikte doğması ya da yaşamasını arzu etmez. Hiçbir engel de kasıtlı olarak ortaya çıkmaz. Birtakım ihmaller, tecrübesizlikler, bilgi eksikliği ve elde olmayan nedenler, özürlülüğe sahip olma riskini artırmaktadır Ancak aileden kalıtsal olarak geçen bazı hastalıklar hariç, diğer sebeplerin çoğu erken tanıyla önlenebilir veya kontrol altına alınabilir. Ozürlülüğe sebep olan başlıca faktörleri şöyle sıralayabiliriz.

1. Doğuştan özürlülük ve genetik hastalıklar

v Akraba evlilikleri

v Kalıtsal hastalıklar

v Rh uyuşmazlığı

2. Annenin sahip olduğu kronik hastalıklar

v Diabet

v Hipertansiyon

v Epilepsi

v Kalp hastalıkları

3. Gebelikte geçirilen enfeksiyon hastalıkları: Kızamıkçık, toksoplazma, Hepatit B, suçiçeği, Cinsel yolla bulaşan hastalıklar

4. Annenin yaşı

5. Annenin hamilelik döneminde karşılaştığı sorunlar.

v Doktor kontrolünde kullanılmayan ilaçlar

v Tehlikeli kimyasal maddeler sonucu annenin zehirlenmesi

v Röntgen ışınlarına maruz kalma

v Annenin kötü ve yetersiz beslenmesi

v Stres

6. Doğum esnasında karşılaşılan sorunlar

v Uzun süren doğum süreci sonucu bebeğin oksijensiz kalması

v Doğum esnasındaki yanlış uygulamalar

v Erken veya geç doğum

7. Doğum sonrasında karşılaşılan sorunlar

v Bebekte yüksek ateş ve havale görülmesi

v Kafa travmaları, kazalar

v Uzun süren sarılık

v Zehirlenmeler

v Bebeğin aşırı derecede antibiyotik veya diğer ilaçları alması

8. Doğum sonrası dönemde özürlülük nedenleri

v Yenidoğan döneminde rastlanılan metabolik sorunlar

v Psikososyal örselenmeler

v İş kazaları ve meslek hastalıkları

v Ev kazaları

v Trafik kazaları

v Çevresel faktörler

v Yaşlılık

v Doğal afetler
ÖZÜRLÜLÜĞÜN ÖNLENMESİ

Koruma kavramı özürlülük konusunda da geçerlidir. Özürlülüğün önlenmesi; bozuklukların oluşumunu önlemeyi (birincil düzey önleme), bozukluğun yol açtığı özürlülüğü azaltmayı (ikincil düzey önleme) ve özürlülüğün engelliliğe dönüşmesini önlemeyi (üçüncül düzey önleme) amaçlayan bütün önlemlerin alınmasıdır. İkincil düzey önleme ve özellikle üçüncü düzey önleme rehabilitasyonda bir arada kullanılmaktadır.

Birincil Düzey Koruma

v Genel eğitim ve sağlık eğitimi,

v Hijyen ve sağlık önlemleri,

v Aşılama,

v Mesleki kazaları azaltmaya yönelik yasalar çıkartma,

v Güvenli iş koşulları sağlama,

v Beslenme ve bakımı iyileştirme vb.

İkincil Düzey Koruma

v Erken tanı ve hastalıkların, bozuklukların tedavisi.

v Mesleki olarak erken müdahaleler ve amputasyon,

v Zararlı ajanların veya diğer risk faktörlerinin azaltılması,

v Mesleki ve eğitimsel danışmanlık

v İşe uygun gerekli koşulların sağlanması vb.

Üçüncül Düzey Koruma

v Ameliyat, fizyoterapi, meslek terapisi, konuşma terapisi vb.

v Kendine bakım eğitimleri,

v Teknik yardımlar sağlama,

v Sosyal ve mesleki danışmanlık, rehberlik,

v Mesleki eğitimler,

v Eğitimin ve uygun işlerin sağlanması,

v Özürlülüğe yönelik davranışları ve tutumları düzeltmek için toplumsal eğitim vermek,

v Fiziksel engelleri ortadan kaldırmak vb.
ENGELLİLİĞİN ÖNLENMESI VE REHABİLİTASYONUNDA
I.BASAMAK SAĞLIK KURUMLARININ ROLÜ

Aşağıda Birinci Basamak sağlık kurumlarının engelliliğin önlenmesi ve rehabilitasyonundaki rolü tanımlanacaktır. Birincil ve ikincil koruma bilinçlendirici, koruyucu ve tedavi hizmetlerini kapsar. Sağlık personelinin sorumluluğu rehabilitasyon hizmetleri ile sınırlı değildir, erken teşhis, bilinçlendirme ve toplumda engellilere eşit koşullar sunmaya yönelik çabalara katılım da bu sorumluluk kapsamındadır.

A-Birincil ve İkincil Koruma:

v Evlilik başvurusu yapan gençlerin sağlıklı bir evlilik birliği kurmak ve sağlıklı çocuklar yetiştirmek üzere bilgilendirilmesi,

v Anne adaylarına temel sağlık hizmetleri kapsamında ana-çocuk sağlığı ve aile planlaması hizmeti verilmesi,

v Doğum öncesi, doğum sonrası, doğum esnasında meydana gelebilecek özürlenme konusunda anne adaylarının bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi,

v Doğumun, doğum öncesinden itibaren kontrollü olarak takibinin yapılarak, uygun ortamda sağlık personeli tarafından gerçekleştirilmesi,

v Bebeklik ve çocukluk çağı aşılamaların tam ve zamanında uygulanması,

v Ev kazası ile ilgili yaralanmalarda çocuk ve yaşlıların çoğunluğu oluşturması nedeni ile ailelerin bu tür kazalar konusunda bilgilendirilmesi,

v İş kazalarının azaltılması için çalışanların ve iş yeri sahiplerinin eğitilmesi,

v Sağlık ocakları vasıtasıyla halka sunulan temel sağlık hizmetlerinin engellilerin de ulaşabileceği şekilde düzenlenmesi,

Sağlık personeli, gerek sağlık ocağındaki çalışmaları gerekse ev ziyaretleri sırasında doğrudan bu hizmetleri sunabilirler. Ozel sağlık sorunları ile ilgilenebilir ve daha sağlıklı bir hayat standardı geliştirmeye teşvik edici tavsiyelerde bulunabilirler. Toplumdaki grup ve organizasyonlarla bir araya gelerek toplum sağlığına ilişkin konularda bilgi sağlayabilirler. Dolayısıyla birinci basamak sağlık kurumlarında çalışan sağlık personeli, engelliliğin önlenmesine katkıda bulunmada önemli imkanlara sahiptirler.

B- Üçüncül Koruma:

Üçüncül koruma Birinci basamakta sunulması gereken çeşitli faaliyetleri kapsar. Bu faaliyetler engellilikle sonuçlanabilecek bir bozukluk veya yeti kaybının tanısından engelli insanların topluma entegrasyonu konusunda sosyal davranışları yönlendirmeye kadar geniş bir yelpazede çeşitlenir. Birinci basamakta çalışan sağlık personelinin sunduğu hizmetler arasında bu faaliyetler maalesef en az gelişmiş olanlardır.

1-) Bozukluk veya Yeti Kaybının Erken Tanısı

Birinci basamakta çalışan sağlık personeli insanların davranışlarını gözlemlemeli, bozukluk veya yeti kaybına ilişkin bir saptamada bulunursa bunun derecesini ölçmek için hastayı ilgili yere sevk etmelidir. Üçüncül korumanın önemli bir unsuru çocukta gelişme geriliğinin erken saptanmasıdır. Birinci basamakta çalışan ebe, aşı, sağlık kontrolü, kilo ve boy ölçümü için yeni doğmuş bebekleri ve küçük çocukları izleme imkanına sahiptir. Çocuğun muayenesi sırasında yaşına uygun davranışsal tepkiler verip vermediğini gözleyebilir. Çocuğun hayatının ilk aylarında bile ebe çocuğun başını hareket ettirebilmesi, göz kontağı, çıkarttığı seslerin yapısını ve çevresindeki obje ve hareketlere tepkisini izleyerek davranışlarını takip etmelidir. İlk yıl boyunca gelişimsel sürece ilişkin tüm göstergeler takip edilmelidir.

2-) Engelli İnsanları ve Ailelerini Eğitmek ve Bilgilendirmek

Çocukta gelişimsel geriliğe ilişkin herhangi bir gösterge saptanması halinde derhal ailesi ile iletişime geçerek, çocuğun gerilik gösterdiği davranışlarını dikkatle takip etmeleri konusunda uyarmak gerekir. Söz konusu geriliğin devamı tespit edildiğinde çocuk bir uzmana sevk edilmelidir. Sevk edilecek bir uzman yoksa, ebe anneyi çocukta mümkün olan en normal gelişimi sağlama konusunda yönlendirme sorumluluğunu üstlenmelidir. Çocukta hareketsel bir gerilik söz konusu ise ebe anneyi çocuğun oturuş/hareket pozisyonunu düzeltme ve kol ve bacak eklemlerini deformasyonları önlemek için düzenli hareket ettirme konularında eğitmelidir.

Engelli çocuk ve yetişkinler de ebelerin tavsiyelerinden yararlanabilirler. Bunlar, iletişim yöntemleri, deformasyonu önlemeye yönelik hareketleri ve doğru pozisyonları, giyinme, beslenme gibi ihtiyaçların karşılanması bakımından kendi kendine yetebilmeye yönelik düzenlemelerin yapılması ve evde mobilyaların yerleşim düzeninin değiştirilmesi, yatağın, masa ve sandalyelerin yükseltilmesi/alçaltılması gibi konularda tavsiyeleri içerir.

3-) Davranışsal Değişiklikleri Kolaylaştırmak

Yukarıda belirtildiği gibi ebeler sağlık konularında topluma bilgi sağlar, Ebeler aynı zamanda engelli insanlar ve engelli insanların potansiyeli konusunda da bilgi sağlayabilir. Bazen bir ebenin engelli bir insana sağlayabileceği en büyük fayda onu engelli olmasına rağmen aslında pek çok şeyi yapabileceğine ikna etmek ve mümkün olduğunca çok şey yapmaya teşvik etmektir. Engelli olan kişi bir çocuk olduğunda ailesinin bu konuda ikna ve teşvik edilmesi gerekir. Ebe engelli olup aktif bir hayatı olan insanlarla pasif bir hayat süren engelli insanları bir araya getirerek birbirlerinden bir şeyler öğrenmeleri için ortam oluşturabilir, Aynı şey engelli çocukların ailelerini bir araya getirmek için yapılabilir.

4-) Sosyal Entegrasyonu Kolaylaştırmak

Engelli insanlar toplumda karşılaştıkları bazı sosyal engeller nedeniyle sosyal izolasyon yaşarlar, Engelli insanların rehabilitasyonu ve toplum hayatına entegrasyonu yalnızca sağlık sektörünün değil toplumun pek çok sektörünün işbirliğini gerektiren bir konudur. Birinci basamakta çalışan sağlık personeli toplumsal gelişme konusunda diğer sektörlerle işbirliği halinde çalışmalıdır.

5-) Danışmanlık (Sosyal ve Psikolojik Uyum Düzenlemeleri)

“Engelli olma” kişisel hayatı ve aile hayatını büyük ölçüde etkiler. Bazı engelliler ailelerinden gördükleri sevgi ve destek, toplumda gördükleri saygı sayesinde başarılı bir şekilde topluma adapte olabilmektedir. Diğer engellilerse sosyal hayata uyum sağlayabilmek için aileleri dışında toplumun desteğine ihtiyaç duyarlar. Engelleriyle yaşamayı öğrenmekte zorluk çekenler bu konuda gerekli bilgi ve yeteneklere sahip birinci basamakta çalışan sağlık personelinden destek alabilirler.
SAKATLIK VE ÖZÜRLÜLÜK DURUMLARINDA
TEŞHİS VE MÜDAHALE GEREKLİLİĞİ

Erken teşhis, erken müdahaleye neden olur, bu da bir sakatlık veya özürlülüğün etkisini en aza indirebilir. Bu, sakatlığın erken tedavisi şeklinde olabileceği gibi, sakatlığı telafi edecek ve bir özürü azaltacak veya yok edecek yardımın sağlanması ve özürlülük sonucu sınırlanan bir yetiyi telafi edebilecek başka bir yetinin kullanması için kişiyi eğitmek yoluyla da olabilir.

Örneğin görme engelli olma durumunun erken teşhisi tedavi imkanı doğurabilir veya görme fonksiyonunda bozukluğa yol açan unsurun ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanabilir, Tedavi mümkün değilse bile görme fonksiyonundaki bozukluğun daha da ilerlemesi ve bundan doğacak yeti kaybı önlenebilir. Görme fonksiyonunda bozukluk tedavi yoluyla düzelmezse gözlük kullanımına gidilir. Aynı durum duyma fonksiyonundaki bozukluklarda işitme cihazından yararlanılmasında da geçerlidir

Etkili bir tedavinin mevcut olmadığı veya söz konusu duyu bozukluğunun etkilerini giderecek yardımcı bir araç olmadığı durumlarda hastaya hayatında bu durumla (görme/işitme engelinin yarattığı zorluklarla) başa çıkma yolları öğretilir.

Görme veya işitme engeli çocukluk döneminde fark edilmediği takdirde, ailesi ve öğretmeni çocuğun anlama veya uyum sorunu gibi bazı davranışlarını anlayamayabilir. Bu durumda aile veya öğretmen çocuğun öğrenme problemi yaşayacağını veya davranışsal bozukluk gösterdiğini düşünebilir. Daha ileri yaşlarda görme veya işitme yetisi kaybı sosyal izolasyona yol açabilir.

Çocuktaki gelişim geriliğinin erken tespiti önemlidir, çünkü ne kadar erken müdahale edilirse sonuçlar o kadar verimli olur. Erken teşhis söz konusu olmazsa, çocukta gelişim sorunları ve hareketsizlikten kaynaklanan deformasyonlar, çocukla ebeveynleri ve tüm ailesi arasındaki ilişkide iletişim sorunları ve çocuğun anlamlandırılamayan davranış bozukluklarından kaynaklanan iletişimsizlik ortaya çıkabilir. Herhangi bir hastalık veya yaralanmadan kaynaklanan yeti kaybı konusunda ailenin desteği ve yeti kaybına uğrayan kişiyi mümkün olduğunca aktif ve sosyal bir hayata yönelmesi konusunda teşvik etmesi, tedavi imkanları konusunda destek olması çok önemlidir.

Gerçek şu ki engelli olmayı kimse hak etmiyor. Bu nedenle hiç kimsenin kendisini ya da ailesini suçlaması “şöyle ya da böyle olmasa bu durum olmazdı” yaklaşımı, sonucu değiştirmemektedir. Sonucu reddetmenin, “keşke” ile uğraşmanın hiçbir yararı olmadığı gibi yaşam enerjisinin boşuna harcanmasına da neden olmaktadır. Özürlü bireyler toplumun bir parçası oldukları gerçeğini görüp kendilerine güvenen “ben de varım”, “yaşam kalitemi yükselteceği” diyebilen insanlar olmalıdır.

Toplum olarak engelli olmayı kimsenin hak etmediği gerçeğini kabullenerek, özürlü bireylere acımak yerine, ailemizin bir ferdiymiş gibi düşünerek “ne yapabilirim” düşüncesini davranışlarımıza hakim kılmak, hem toplum olarak hem de insan olarak temel görevimiz olmalıdır.

Ülkemiz nüfusunun önemli bir oranını oluşturan özürlülerin sorunlarının çok yönlü, kapsamlı ve çağdaş bir yaklaşımla ele alınıp çözümlenmesi gerekmektedir.

ÖZÜRLÜLÜĞÜN ÖNLENMESİ ALANINDA

BAKANLIĞIMIZIN YÜRÜTMEKTE OLDUĞU PROJE VE HİZMETLER

Bakanlığımıza bağlı birinci basamak sağlık kuruluşlarında (Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Merkezleri, Sağlık Ocakları, Sağlık Evlerinde) doğum öncesi bakım, sağlıklı doğum, doğum sonu bakım, bebek ve çocuk izlemleri, bağışıklama, beslenme, aile planlaması hizmetleri sürekli yürütülmekte ve topluma bu hizmetlerle ilgili eğitim de verilmektedir .

Sağlık kuruluşlarında verilmekte olan ana çocuk sağlığı ve aile planlaması hizmetlerinin daha etkili hale getirilmesi, geliştirilmesi, kolay ulaşılabilirliğinin sağlanması, anne ve bebek ölümlerine neden olan hastalıkların önlenmesi ve ölümlerin en aza indirilmesi amacıyla, ülke genelinde ve hizmet önceliği olan yörelerde anne ve çocuk sağlığının iyileştirilmesine yönelik çeşitli programlar ve projeler uygulanmaktadır.

-Çocuklarda zeka geriliğine neden olan fenilketonüri hastalığının erken dönemde teşhis ve tedavisi için Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü sorumluluğunda ülke genelinde “Fenilketonüri Tarama Programı”, eğitim ve uygulama çalışmaları olarak sürdürülmektedir .

Sağlık kuruluşlarında, yenidoğan bebeklerden fenilketonüri taraması için kan örneği alınarak, değerlendirilmek üzere Üniversitelerdeki Tarama Merkezlerine gönderilmektedir. 2004 yılında yenidoğanların 81.2'sine tarama testi uygulanmıştır.

-Beyin hasarı ve zeka geriliğine neden olan fenilketonüri ile birlikte hipotroidi hastalıklarına karşı da ülkemizdeki tüm yenidoğanların taranmasına ilişkin “Ulusal Yenidoğan Tarama Programı” çalışmaları devam etmektedir. Her iki hastalığın da ülkemizde görülme sıklığı 1/3000-4500 arasında değişmektedir. Tedavileri oldukça pahalı olan bu hastalıkların erken teşhisi ile hem bebek ölümleri ve sakatlıkları önlenmekte, yaşam kalitesi yükseltilmekte, hem de pahalı olan tedavi masrafları en aza indirilmektedir .

-Iyot, yetersiz alındığı taktirde ileri derecede zeka geriliğine ve yetersizliğine bağlı birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bunun önlenmesi amacıyla, Bakanlığımız ve UNICEF işbirliğinde 1994 yılından bu yana “İyot Yetersizliği Hastalıkları ve Tuzun Iyotlanması Programı” bütün illerimizde yürütülmektedir. Bu program kapsamında, iyotlu tuz üretiminin sağlanması için ilgili sektörlerle işbirliği yapılmakta, halkın iyotlu tuz kullanımı konusunda bilgilendirilmesi, sağlık personelinin eğitimi ve araştırma çalışmaları yürütülmektedir. 2003 yılında gerçekleştirilen Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması Sonuçlarına göre iyotlu tuz kullanan hane halkı %70’dir. İyot yetersizliğine bağlı hastalıkların önlenebilmesi için hane halkı iyotlu tuz tüketiminin %95’e çıkartılması hedeflenmektedir.

- Ülkemizde, talasemi ve orak hücre anemisi başta olmak üzere kalıtsal kan hastalıkları önemli bir halk sağlığı sorunudur. Türkiye'de sağlıklı Türk popülasyonunda beta-thalassemi taşıyıcı sıklığı % 2,1 olup yaklaşık 1.300.000 taşıyıcı bulunmaktadır. Ülke genelinde mevcut sorunun çözümü için, 3960 sayılı yasaya dayanılarak hazırlanan “Kalıtsal Kan Hastalıklarından Hemoglobinopati Kontrol Program ile Tanı ve Tedavi Merkezleri Yönetmeliği yayımlanarak, hastalığın sık görüldüğü riskli 33 ilde şimdiye kadar yapılan hizmetleri organize etmek ve hizmetleri yaygınlaştırmak amacıyla başlatılan Hemoglobinopati Kontrol Programı çalışmaları sürdürülmektedir. Yönetmelik kapsamında kurulması istenen tanı ve tedavi merkezi sayısı 13'e ulaşmıştır ve 2004 yılında, evlenen 273.229 kişi talasemi yönünden taranmıştır .

-Bebeklerin ilk altı ay sadece anne sütü ile beslenmesi ve emzirmenin iki yaşına kadar sürdürülmesini amaçlayan Anne Sütünün Teşviki ve Bebek Dostu Sağlık Kuruluşları Programı çalışmaları ivme kazanarak sürmektedir. Başarılı çalışmalar sonucunda anne sütü ile beslenen bebek oranında çok ciddi artış sağlanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre; ilk 4 ay sadece anne sütü ile beslenen bebek oranı 1998'de %9,4 iken, 2003 sonunda bu oran %27’dir. Yine aynı şekilde, ilk 6 ay sadece anne sütüyle beslenen bebeklerin oranı % 1.3’ten, % 20.8’e çıkmıştır. Programın başladığı 1991 yılından 2003 yılı sonuna kadar ulaşılan Bebek Dostu Hastane sayısı 141, Bebek Dostu i1 sayısı 1 iken, 2003 yılında 65 hastane ve 7 il, 2004 yılında ise 17 il ve 117 hastane Bebek Dostu haline getirilmiştir. Bu güne kadar toplam 25 il ve 323 hastane Bebek Dostu olmuştur.

Ayrıca 2002 yılından itibaren I.Basamak Sağlık Kuruluşlarının personeli de konu ile ilgili eğitilmekte ve bu kuruluşlar da değerlendirilerek uygulamalarını başarı ile yürütenlere Bebek Dostu Sağlık Kuruluşu ünvanı verilmektedir.

-Toplumun demir yetersizliği konusunda bilinçlendirilmesi, öncelikli risk grubu olan bebeklerin, ilk 6 ay anne sütü almasının ve 6. ayın sonunda uygun ve yeterli miktarda ek besine geçilerek anne sütü alımının sürdürülmesi, demir yetersizliği yönünden taranması, 4-12 ay arası anemisi olmayan bebeklere proflaktik amaçlı demir desteği, 4-24 ay arası anemisi olan bebeklere demir tedavisi sağlanması amacıyla “Emzirmenin Korunması, Özendirilmesi, Desteklenmesi ile Demir Yetersizliği Anemisinin Önlenmesi ve Kontrolü” projesi çalışmaları sürdürülmektedir. Program kapsamında ücretsiz dağıtılmak üzere, Bakanlığımızca illere demir preparatı gönderilmektedir.

-D Vitamini yetersizliği ve Raşitizm gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunu olmayı sürdürürken Bazı Avrupa ülkelerinde Raşitizm olgularının artması konunun yeniden güncelleşmesine neden olmuştur. Ülkemizde uzun süredir D vitamini yetersizliği ve Raşitizmin bebek ve çocukları etkileyen önemli bir sorun olduğu, hastalığın sıklığının % 1,67 - 19 arasında değiştiği bildirilmektedir. Toplumun sağlık düzeyindeki gelişme ve sağlık personelinin D vitamini desteği konusundaki çabalarına rağmen, 0-3 yaş grubundaki çocuklarda haIa % 6 oranında Raşitizm görülen bölgeler olduğu bilinmektedir. Söz konusu çalışmaların başarılı ve etkin bir şekilde yürütülmesi birçok sektörün katkı ve katılımını gerektirmektedir. Ülkemizde görülen D vitamini yetersizliği ve Raşitizmi önlemek için 23 Mayıs 2005 tarihinde 81 ilde “Bebeklerde Raşitizmin Önlenmesi ve Kontrolü Projesi” başlatılacaktır. Bütün bebekler hedef nüfusu oluşturmaktadır. D vitamini Bakanlığımızca ücretsiz olarak sağlanacak ve birinci basamak sağlık kuruluşlarına dağıtımı yapılacaktır

-Ülkemizde yenidoğan ölümlerinin azaltılması, yenidoğana optimal yaklaşım ve etkin resüsitasyonun sağlanması amacıyla yürütülen “Neonatal Resüsitasyon Programı (NRP)” kapsamında, illerde NRP Uygulayıcı Eğitimleri yapılmaktadır

1998- 2003 yılları arasında 4.056 sağlık personeli eğitilmişken, 2003 ve 2004 yıllarında 6537 sağlık personeli, yenidoğan canlandırması konusunda eğitilmiştir. Doğumhanelerde görev yapan tüm sağlık personelinin eğitimleri tamamlanacaktır.

-“Yenidoğan İşitme Taraması Projesi” kapsamında; işitme engeli ile doğan bebeklerin erken dönemde tespit edilebilmesi amacı ile işitme taramalarının yapılması, kesin teşhis, işitme cihazı uygulaması ve gerekli rehabilitasyon çalışmalarının yapılmasını sağlamak üzere; Bakanlığımız ve Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı, Gazi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi arasında bir işbirliği protokolü imzalanmış ve daha sonra söz konusu projeye Çukurova Üniversitesinin de katılı gerçekleştirilmiştir. Söz konusu proje kapsamında hastanelerimizde kurulması planlanan “Yenidoğan İşitme Taraması Üniteleri”nde görev yapacak personelin eğitimleri tamamlanmıştır. Ülkemizde, 23 ilimiz ve 33 hastanemizde planlanan “Yenidoğan İşitme Taraması Üniteleri”nin 25 tanesi faal durumda olup, diğer kurumlarımız ihale veya eğitim aşamasındadırlar. Yenidoğan işitme taramalarının tüm ülkemizin uygulanabilmesi amaçlanmaktadır.
-Ankara Numune hastanesi bünyesinde “Az Görenler Referans Merkezi” kurulmuş olup söz konusu merkez faaliyetlerini sürdürmektedir.

-0-6 yaş çocuğunun sağlık ve gelişimini izleyecek, aileyi destekleyecek şekilde birinci ve ikinci basamak sağlık sisteminin donanmasını sağlamak amacı ile bir model oluşturulmuş ve 2003 yılında “Erken Çocukluk Gelişim ve Eğitimi Programı” başlatılmıştır. Çalışmanın yürütüleceği illerde sağlık personeli eğitimleri tamamlanmıştır

-2002-2005 Üçüncü ülke programı çerçevesinde Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) işbirliğinde “Adolesanlar için Üreme Sağlığı Hizmetlerinin Geliştirilmesi Projesi” başlatılmıştır. Adolesanlara nitelikli sağlık ve danışmanlık hizmetlerini vermeyi içeren bu proje kapsamında, 2002 yılından beri verileri ve alt yapısı uygun illerde "Gençlik Danışma ve Sağlık Hizmet Merkezleri" oluşturularak adolesanlara yönelik hizmet sunumu çalışmaları yürütülmektedir.

-Ülkemizde cinsel sağlık/üreme sağlığı alanında hizmetlerin kullanılabilirliği ve erişilebilirliğinin artırılması, hizmet kalitesinin yükseltilmesi yoluyla Bakanlığımızın yürütmekte olduğu çalışmalara doğrudan destek sağlamak ve Sivil Toplum Kuruluşlarıyla olan işbirliğinin güçlendirilmesini sağlamak amacıyla, Avrupa Komisyonu işbirliğinde “Türkiye Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı (TABOS) Programı” yürütülmektedir

Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğünce, Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Ulusal Faaliyet Planının güncelleştirilmesi amacıyla, Bakanlığımız ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) işbirliğinde, 3. Ülke Üreme Sağlığı Programı çerçevesinde “Üreme Sağlığı Hizmetlerinin Entegrasyonu İçin Ulusal Strateji Eylem Planının Güncelleştirilmesi Programı” yürütülmektedir. Bakanlığımız ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile yapılan işbirliği sonucu, er ve erbaşlara; üreme sağlığına yönelik bilgi tutum ve davranış geliştirilmesi amacıyla Bakanlığımız desteği ile Üreme Sağlığı Eğitimi verilmektedir
-Bakanlığımız ve Uluslararası Willows kuruluşu işbirliğinde yürütülen “Topluma Dayalı Üreme Sağlığı/Aile Planlaması Bilgilendirme ve Eğitim Hizmetleri Projesi” çerçevesinde illerde sağlık personelinin eğitimi ve halkın bilgilendirilmesi çalışmaları sürdürülmektedir.

ÖZÜRLÜLERE YÖNELİK OLARAK

BAKANLIĞIMIZIN YÜRÜTMEKTE OLDUĞU HİZMETLER

Özürlüler için sağlık kurulu raporu vermek durumunda olan hastanelerde uygulanmak üzere bir rapor standardizasyonu getirmek ve tek bir sağlık kurulu raporu ile özürlülerin değişik mevzuata göre kamu kurum ve kuruluşları tarafından sağlanacak haklardan ve verilecek hizmetlerden yararlanmasına esas olmak üzere; sağlık kurulu raporlarının alınışını, geçerliliğini ve değerlendirilmesini düzenlemek ve uygulamada bütünlüğü sağlamak amacıyla, ilgili kurum, kuruluş ve Bakanlıkların katılımıyla 1995 yılında başlatılan çalışmalar 1998 yılında tamamlanmış ve hazırlanan “Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkındaki Yönetmelik” 18.03.1998 tarih ve 23290 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Özürlülerin rahat ulaşımlarını sağlamak üzere Özürlü Sağlık Kurulu Raporu vermeye yetkili sağlık kuruluşlarına yeni sağlık kuruluşları ilave edilmesi için çalışmaları yapılmaktadır.

04.12.2002 tarih ve 128 sayılı Genelgemiz ile; özürlü kişilerin sağlık kurulu raporlarında bağış ve evrak parası adı altında para talep edilmemesi, sağlık güvencesi olmayan ve muhtaç durumdaki özürlü kişilerin tespit edilerek yeşil kart kapsamına alınması için gerekli bilgilendirilmelerin yapılması ve başvuru işlemlerinde yardımcı olunması gerektiği tüm kurumlarımıza duyurulmuştur.

Ayrıca; 04.12.2002 tarih ve 128 sayılı Genelgemiz ile, sağlık hizmetlerinin verildiği mekanların çevresel ve mimari açıdan özürlülerin kullandıkları araç-gereçlerle rahat hareket etmelerini sağlayacak bir şekilde kurumlarımızın düzenlenmesinin sağlanması istenmiştir.

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 713
favori
like
share