Tenderness






Yönetmen
John Polson

Senaryo
Emil Stern, Robert Cormier

Tür:
Suç, Dram






Lori sorunlu ev hayatından kurtulmak için kaçış planları yapmaktadır. Tam bu sırada karşısına Eric çıkar ve genç kız onun çekiciliğine kendisini kaptırır. Beraber kaçan ve bir yolculuğa çıkan Eric ve Lori'nin peşinde Cristofuoro isimli bir dedektif vardır. Seri katil şüphesi ile yıllardır Eric'in peşinde olan Cristofuoro, Lori'nin kaderinin de diğer kızlar gibi olmasını engellemk için zamana karşı yarış vermektedir.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 351
favori
like
share
Ufolu Tarih: 08.09.2010 00:30
tesekürler.
Pedaliza Tarih: 23.08.2010 21:06
[YOUTUBE]Ci0-2Y0wK84[/YOUTUBE]

Katilin Peşinde (Tenderness)
Yönetmen: John Polson
Oyuncular: Russell Crowe, Sophie Straub, Jon Foster, Alexis Dziena, Laura Dern
Süre: 109 Dk.
Yapım Yılı: 2009

Temelinde bir seri katil filmi gibi yani polisiyenin alt türünde faaliyet gösteriyor izlenimi verse de, aslında bir karakter draması karşımızdaki. Yani 2000’ler sinemasına Joe Carnahan’ın çarpıcı “Narc”ıyla giriş yapan bir formatla çıkageliyor “Katilin Peşinde”. Bu yolda da üç karakterin hayatta çektikleri acıları, hatta ‘cinayet işlerkenki hassasiyeti sevdiği için öldüren bir katil’i de aralarına dahil ederek ele alan bir eser. Buna benzer cümleleriyle dikkat çekerken dengeli takılmasıyla da yüreklerimize seslenmeyi beceriyor. Russell Crowe’u proje satsın diye transfer edilmesi gibi bazı sorunları olsa da, temasal anlamda ve karakter yaratımlarıyla dikkat çeken bağımsız ruhlu bir yapıt “Katilin Peşinde”.

“Ölümcül Tutku” (“Swimfan”, 2003) ve “Saklambaç” (“Hide and Seek”, 2006) gibi filmlerindeki yüksek sinema ve görsel üslup becerisiyle dikkat çeken John Polson, bu sefer bağımsız bir filme el atmış. Yine görüntü yönetimi, kurgu gibi konularda sıkıntısı olmayan bir eser var karşımızda. “Katilin Peşinde” (“Tenderness”, 2009), su gibi akan, bizi hikayesinin içine doğrudan çekmeyi beceren bir sinema yapıtı.

Polisiye görünümlü karakter draması

Yönetmeninin ilk iki filminin sonundaki dönüşlerle heba olan gerilim ve sürpriz duygusunu da içermemesi lehine yansımış. Zira daha çok Robert Cormier’nin romanından Emil Stern’in beyazperdeye aktardığı eser için; ‘bağımsız ruhlu polisiye’, ‘polisiye görünümlü karakter draması’ ya da ‘psikolojik polisiye’ tanımlarını kullanmak mümkün. Yani konuyla ilgili “Narc” (2002) gibi yüksek başarı abidesine dönüşen ve bu yolu açan bir eseri getiriyor aklımıza. Son on yıla baktığımızda ucundan “Tehdit”e (“The Clearing”, 2004) de benzediği söylenebilir.

Polson da zaten burada bir seri katilin izini sürse de seri katil filminden beklenen motifleri kullanmaktan ziyade, başka şeylerin izini sürmeyi tercih ediyor. ‘Hayatta zevkin peşinde koşanlar ve acıdan kaçanlar vardır. Acıyı araştırmaya koyulunca ise zevki unutursunuz.’ gibi bir söylemi var filmin. Bunu işlemek için de toplumun onlara yaşattıklarından dolayı sıkıntı çeken ama bunu belli etmeyen üç karakterin ışığında ilerliyor.

Cinayetin ve hayatın hassasiyetinden çeken karakterler

Bunlardan birincisi bir seri katil. Genç kızları öldürüp hapse girmiş, tahliye zamanı gelmiş. İkincisi ailesinin kıt kanaat geçinmesinden sıkıldığı için düzenli yaşamdan kaçarak dışarıya açılan 16 yaşında güzel bir kız. Üçüncüsü ise seri katilin eşini felç etmesiyle dağılan bir polis. Bu üç tiplemenin de toplumdan çektikleri bir potada eritilip, John Sayles’vari bir karakter dramasına dönüştürülüyor.

Polson orta planlar ve dingin tempo ile ne polisiyenin araştırma güdüsünü kullanıyor ne de tansiyonu bir an olsun yükseltiyor. Sadece geçmiş-günümüz arasındaki geçişlerde sıkıntısı olduğu söylenebilir belki. Ancak genel anlamda bu üçlünün çektiklerini ‘acıdan kaçanlar’ olarak karşımıza çıkarırken, cinayet işleme konusunda da anlık zevki sevdiği için bu eylemi yapanları ele alıyor.

Zaten katilinin de filme ismini veren tenderness yani cinayetin duygusallığı ve hassassiyeti için öldürdüğünü söylüyor. Onun felsefesini ya da karater olarak incelemesini yapmaya soyunuyor. Böylece toplumun altında gözükmeden yatan şeylerle ilgili çarpıcı tespitlerle bulunurken, bunları duygu sömürüsüne ve kolaycı numaralara başvurmadan kurmaca bir hikayeyle anlatmayı beceriyor.

Russell Crowe, isim olsun diye yerleştirilmiş

Bu doğrultuda soyut, psikolojik ve anlamlı bir yapı kuruyor. Ancak Russel Crowe’un biraz yapıştırma durup, buraya isim olsun diye yerleştirilmesi bu düzeni bozan birkaç öğeden biri. Bunun yanında Polson’ın hikaye kurgusu ile oynaması da sinema dilinin yakaladığı etkiyi biraz olsun dağıtıyor ve yapıta soru işaretleriyle yaklaşıp, etkileyici öykü ile karakterlerden bazı anlarda kopmamıza yol açıyor.

Ancak Sophie Straub, Alexis Dziena ve Jon Foster gibi daha 25’ini doldurmamış oyuncuların dengeleri performanslarına da dikkat çekmek lazım elbette. Crowe’un belki de böyle gözükmesinin esas sebebi onları başarısı...

Nihai sonuçta “Katilin Peşinde”, bağımsız ruhlu bir polisiye olarak dinginliğiyle stüdyo filmlerinden bıkan kitleyi memnun edecek, her açıdan eli yüzü düzgün bir yapıt. Ancak dilsel ve projesel bazı seçimler, tonunun tam tutturulamamasını sağlamış ne yazık ki.