Ankara ili görenekleri - Ankara ili gelenekleri - Yöresel gelenek ve görenekler

BAĞA GÖÇME

Bugün Ankara'nın nüfus yoğunluğunun yerleştiği Keçiören, Dikmen, Abidinpaşa, Mamak, Kayaş gibi semtleri, yakın zamanlara kadar Ankara'nın bağ ve bostanlarıydı. Şehrin meyve ve sebze ihtiyacını karşılayan bu bağlar ve bostanlar aynı zamanda halkın sıcak geçen yaz aylarında göçtüğü ve dinlendiği mekanlardı.
Bağa göçme, bir dizi şenliği, ritüeli ve coşkusu olan bir şölen şeklini alırdı. Bağ âlemleri, bağ bozumu zamanın Ankaralı'sı için aynı zamanda bir de şenlikti.
Yaz aylarında her aile mutlaka ya bağa, ya da bahçeye göçerlerdi. Kışında tekrar şehre dönülürdü. Bahar yeli eser esmez yani Nisan ayı, en geç Mayıs ayında bağa göçmeden evvel bağlar kazılır, omcalar budanır, budanan çubuklar bağlanarak bir kenara yığılır, daha sonra bellenir, bu işlem isbatıtımar olarak isimlendirilirdi.
Bağlara gidiş dönüş eşeklerle, hali vakti yerinde olanlar için üzeri tenteli tek atlı arabalarla veya atlarla olurdu. Sabah çok erken saatlerde kalkılır, kurumuş çubuklardan yakılan alevlerle kahveler içilir, eşeğin tımarı yapılır, palanı vurulur, üzerine heybesi konur; keza akşam dönüşünde bağcılar ekseriya bir araya gelerek eşekler üzerinde konuşarak, muhabbet ederek, arkalarında bir toz bulutu bırakarak evlerine dönerlerdi...
Akşam yemeğinden sonra alevler yakılır, kahveler içilir, bu sessiz gecede pırıl pırıl yanan gökyüzü, tertemiz bir hava, dalların yapraklarını hafifi hafif sallayan serin ve tatlı bir rüzgâr; gecenin sessizliğini delen bekçinin acı düdüğü; köğek havlamaları ve nihayet sessizliğe dalga dalga yayılan cırcır ve zerdali böceklerinin ahenkli musikisine dalarak erkenden uykuya varılırdı.
Cuma günleri sıra gezilir, bir komşuda toplanılır, sabah çayı ya da sütlü kahveler içilir, günün mevzuları konuşulur, dertlere deva aranırdı...
Ankara'nın ilk yaz meyveleri dut, vişne ve zerdalidir. Bunlar yaş olarak yendiği gibi, kurutulurdu. Daha sonra yaz armutları, elma, erik ve nihayet üzümler olurdu.
Ankara bağlarının üzümleri ekserisi siyah pekmezlik cinsindendir. Bununla beraber hevenklik beyaz üzüm, bulut üzümü, gül üzümü, eroğan, karagevrek, cırt üzüm gibi çeşitleri vardı.
Ağustos ayı sonları Eylül başlarında bağlar bozulur, heveklik üzümler iplere dizilirdi. Siyah pekmezlik üzüm ya şırahane ya da büyük pekmez oluklarında ezilir, şırası pekmez tavalarında kaynatılır. Sırlı pekmez küplerine konur. Pekmez kaynatma işi her evde en az bir hafta süren hayli yorucu bir işti.
Bahçede göçülüler kış armudunu, elmasını, üvezini ve ayvasını bozar, havalar da soğumaya başlamıştır. Yavaş yavaş şehire inme hazırlıkları başlar ve en geç Ekim sonunda şehre taşınılmış olunurdu.

ANKARA GELENEKLERİNDE GELİN GETİRME VE DÜĞÜN SONRASI

Eski Ankara'da (1850 yıllarında) bir gelin getirme olayını paylaşalım;
"Bir yıldan beri sürüp gelen düğün hazırlıkları bitmiş, günlerdir, dedikodusu yapılan gün gelip çatmıştı.

Aşağı Yüzden kalkan muazzam seymen alayının başında, çifte davul, zurna, arkasında, heyecan ve neşe dolu naralarını atan seymen zeybekleri, onların arkasında yeleleri ve kuyrukları süslenmiş, Osmanlı eğerlerinin terkisine sokulmuş, cirit deynekleri ve ellerinde maşallama (Meşale)lar olduğu halde doru, kır, ağız atlar üzerine kasılmış efeler, gelin almak için Karaoğlan'dan Koyunpazarına çıkan, dar kaldırımlı yoldan, yokuşa doğru, ağır, ağır ihtişamla ilerliyor..

Koyunpazarı'nın en hakim yerine kurulmuş koca konağın, büyük iki kapısını kariatları ardına kadar açılmış, geniş ve büyük hayatta, yer yer kurulmuş ocakların üzerinde büyük kazanlarda çorba, geniş tavalarda, zerde, pilav, kollarını sıvamış iki ahçı geniş bir sini içinde, baklava hamuru açıyor. Yedi mahallenin fakirinden zengine kadar, kurulan meydan sinilerinin etrafında, oğlan evinin bütün hakçısı (gelen alay) olduğu hâlde dizilmişler, güle oynaya şakalaşarak, yemeklerini yerken, dört davul, dört zurna alabildiğine coşmuştur. Bu hal insanın içine ılık, ılık akan tatlı bir heyecan, verirdi.

Yemekler yenmiş, herkes düğün alayındaki yerini almak üzere dağılmıştır. Kız evinde yalnız küçük çocuklar ve kadınlar kalmıştır. Konakta odalara telaş ve heyecanla girip çıkan kadınlar, acele, acele sağa sola koşuşan genç kızların, bu hâlinden artık gelinin hazırlandığı ve yola çıkacağı anlaşılıyordu.

O zamanın Ankara'sında gelin, faytonlarla değil, Tahtırevan denilen bir taht misali sallarla götürülürdü.

Tahtırevan, işlenmiş oyalı ağaçlardan yapılmıştır. Üzerinde, kalın ve büyükçe dört kulbunda dört halkası bulunurdu. Bu halkalardan koşulan iki atın eğerlerine bağlanır, üstü ve yanları Halep topu kumaştan süslenir, koşulan atların boyunlarına çan ve ziller, ayrıca çevreler (Sim ve pullarla işlenmiş ipek ve yün karışımı kumaş) asılırdı. Böylelikle Tahtırevan kapıya yanaştırılır ve iki üç ayaklı merdiven kurularak gelinin bilinmesi sağlanırdı.

Gelin, işli harbalı entarisini giymiş beline hasır örgülü altın suyuna batmış gümüş kemerini takmış, yüzü varaklanmış, kahkülleri kulak hizasına kadar kesilmiş, saçları kılavan telleriyle kamçı örülmüş, başı taç yapılmış, taçın üzeri elmas çiçekler ve elmas gerdanlıkla çevrilmiş, akar su bilezikle donatılmış ve taçın üzerine gelin duvağı örtülmüş kümçı tel kılavanların çıkardığı ahenkli hışırtı ile ağır, ağır tahtırevana yaklaşır ve iki kız arkadaşının yardımı ile tahtırevandaki koltuğuna oturur; Ayrıca gelinin başına bu güzel giyinişini ve görünüşünü kapatan büyükçe işlenmiş ipekli bir örtü örtülürdü.

Gelin tahtırevana çıkarken başına serpilen paraları, küçük çocukların birbirini ite kalka kapışmaları, atılan bir avuç yeme üşüşen kuşlar gibidir.

Annenin, kızının geçmişinin iyi, ömrü boyunca mesut olması için aynaya su dökmesi adeti bu gün bile yaşamaktadır.

Gelin alayı artık harekete hazırdır. Düğün seymen alayının sıralanışı şöyledir:

Tahtırevan önünde gelinin yükünü taşıyan, (Yatak, yorgan, çeyiz sandığı) boyunlarında zil ve çanlar asılmış, eğer kaşlarına bayrak sokulmuş süslenmiş iki üç at, bunların arkasında yaya olan ellerinde kırılacak eşyalar, bürüncekler içinde sarılı olduğu hâlde çocukların sıraya girdiği görülür. Eğer kız okumuş ve kültürlü ise bir rahle üzerine Kur'an-ı Kerim konur ve üzeri bürüncekle örtülür.

Tahtırevanın arkasında iki etek üç etek kadife ve atlastan yapılmış, canfes, üzerleri sim, gümüş, geverse ve gümüş pullu ve sırma işlemeli Bindal entarileri giymiş ve bunların üzerine de renk, renk yollu ipek Bağdat çarlarını çarlanmış kadınlar, atlara binmişlerdir. Buna (Koşu) denilirdi. Daha sonra bu koşular Faytonlarla yapılırdı.

Bunların arkasında davul zurna ve oğlan evinin zeybekleri bulunur. Zeybekler, davul zurnanın, coşturucu nağmelerine ayak uydurarak bıçaları ise seymen zeybeği oynayarak, pala ve kılıç şakırtıları, doh, doh naraları ve arasıra atılan silah sesleri, birbirine karışarak, yollara dizilmiş seyircileri bir heyecan kasırgası içinde bırakırdı. (Bu dizilişe, hak, alaya katılana da hakçı denilirdi).

Daha arkada atlı seymenler yer alırdı. Düğün seymen alayının önüne her mahallede ya kalın ip çekilir, ya da taşlarla yol kesilir ve bahşiş almadan yol açılmazdı. Bu arada açıkgöz bir çocuk gelinin yükü arasından kaptığı bir baş yastığını, doğruca güveye götürür ve gelinin yola çıktığını müjdeler, bahşişini alırdı.

Yapılan bu büyük zengin düğünlerine kasaba düğünü denirdi. Düğün, en az bir hafta devam eder, müddet içinde pehlivan güreşleri tertip edilir, cirit oynanır ve geceleri de sinsin alayı tertip edilerek, öylece bir hafta davul zurna durmadan çalardı."

DÜĞÜN SONRASI
Ertesi gün damat akrabaları gelin evinde toplanır. Gelin, sabah, yatağını toplamaz. Yatağın altına damat belli bir miktar para bırakır. Güvenilir bir kadın yatağı toplar ve parayı alır.

Duvak Günü: Geline düğünden sonra duvak yeniden giydirilir. Gelin dış kapının önünde ayakta bekletilir ve köydeki genç kızlar geline bakarlar. Bu olay 2-3 saat kadar sürer. Daha sonra gelin içeri girer. Düğün evi tarafından konuklara yemek verilir, yemekten sonra kadınlar tarafından oyunlar oynanır. Gelin tarafından "bereketi" simgelediği inancıyla evin içine buğday saçılır.

Elmadağ köylerinde düğünden sonra yeni gelme kasnak çer (bir çeşit baş örtüsü) yapılır, yeni gelin 2-3 gün evden çıkartılmaz.

Ankara merkeze yakın Kayaş gibi köylerde ise damat ve gelin gerdek gecesi sabahı gelin tarafından önceden hazırlanan "dürü" adı verilen hediyeyi yakın akrabalara dağıtırlar ve ellerini öperler. Bu dürüde erkekler için gömlek, çorap, mendil, kadınlar için de başörtüsü, çorap, elbiselik kumaş bulur.......

Bu eski Ankara geleneği şimdilerde ancak hoş bir öykü gibi anılarda canlanabilir...Kökleşmiş bir gelenek olmasa da, günümüzde yaşanan bir çok düğünün boyutlarını düşündükçe, böylesi geleneklerin kaybolmasına üzülmemek elde değil...
Yukarıdaki düğün örneği Ankara Rehberi - Geleneklerden alınmıştır

DOĞUM GELENEĞİ (ÖNCESİ VE SONRASI)
Ankara yöresindeki kırsal yerleşim merkezlerinin birçoğunda doğum öncesi ve sonrası çeşitli geleneksel davranış biçimleri görülmektedir. Yöre halkının yaşadığı güçlükler ve doğa şartları, bu konuda zengin bir halk kültürünün oluşmasına yol açmıştır.
Bu kültürün değişik yansımalarını gözlemlemek olasıdır. Yörede yedi yılda bir doğuran kadın dişi kurda benzetilir ve kadına Dağda kurt doğururken sen de doğurur musun? denilir. Çocuğu olmayan kadınlara damarlarının açılması için yer öptürmek adettendir. Kadın yere oturur, bacaklarını açıp ellerini arkadan kenetler yeri öpmeye çalışır. Ayrıca çeşitli türbe ve adak yerlerine gidilerek, çocuk doğmasına ilişkin türlü adaklar adanır. Bunların içinde hâlen devam eden, ilginç inanışlardan biri şöyledir: Ayın ilk çarşambasında adı Mehmet olan yedi kişiden anahtar toplanır ve bu anahtarlar işaretlenir. Al İplik Hüseyin Gazinin, mavi iplik Tacettin Sultan ın, siyah iplik Haydar Sultanın v.b. yedi çeşit iplik veya çapıt (kumaş parçası) anahtarlara bağlanır. Dua edip çörtene (damın saçağına bağlı oluk) takılır. Sabah erkenden gidilip anahtarlara bakılır ve hangi anahtar paslanmışsa ona karşılık gelen türbeye kuşak kuşanmak için gidilir. Kuşak kuşanmadan önce türbeyi bekleyen türbedar gözetiminde, evliyanın başucuna yular bağlanıp dua okunarak etrafında dolanır. Daha sonra yular çıkartılıp evliya etrafında dolanır ve bırakılır, eğer yular durursa kuşak kuşanılır. Tüm bunlardan sonra çocuk doğarsa kurban kesilir ve yarısı türbedara verilir, bu budu misafirlere ikram edilir, geri kalanı ise konu komşuya dağıtılır. Kurban kesen (adayan) kişi ise bu kurban etini, parasını ödedikten sonra yiyebilir veya yemez. Başka bir söylenişe göre ise, çocuk olursa, çocuğu olan kadın, kurbanı ve çocuğu alıp evliyaya götürür, kurban orada kesilir, türbedar derisini alıp satar, etini yer ve türbe için mum alır. Ayrıca türbedara süpürgecilikle bakıcı olarak bir miktar bahşiş verilir. Çocuğa evliyanın adının verilmesi sık rastlanan bir olaydır.
Doğacak çocuğun kız veya erkek olacağına dair bir inanış da şöyledir:
Kadının sağ memesinin avlağasının (başının etrafı) kızarıp morarıyorsa, sağ meme güllü yani damarlı hale gelmişse, sağ meme sol memeden büyük olmuşsa oğlan çocuk, sol meme büyük olmuşsa kız çocuk olacağına dair yorum yapılır.
Diğer bir inanışa göre, gömlek biçilirken, yakası açılan gömlek, hamile kadının başının üstüne konur. Eğer eşikten (kapıdan) içeri kadın girerse kız, erkek veya oğlan çocuğu girerse, çocuğun erkek olacağı biçiminde yorum yapılır.
Yeni doğan çocuğun iki kaşının ortasında mavilik varsa daha sonra doğacak çocuğun cinsiyetinin doğan çocukla aynı olacağına inanılır.
Hamile kadının dudağı kalınlaşırsa bebeğin kız olacağı inanışı da vardır.
Bebek doğacağı gün eve ebe çağırılır. Ebe evler göçtü biz de göçelim der. Orada bulunanlar bu cümleyi yinelerler. Unutan olmuş ise ebe aynı cümleyi söyleyerek anımsatır.

Ebe Tası (Şifre Tası):
Şifa tasının içine Fatma Ana Eli denilen ot atılarak üzerine su doldurulur ve bu su lohusaya ebe tarafından içirilir. Ya da bazı lohusalara, kocasının avucunun içinden su içirilir. Bu, hakkını helal et anlamına gelir.

Doğumun Yaptırılması (Çömelek):
Doğum sırasında bir kadın, hamile kadının arkasına geçerek belinden kucaklar. Hamile kadının önünde iki kadın daha ve ebe bulunur. Bir miktar toprak kızdırılarak ayağının altına bol miktarda dökülür. Çocuk doğar doğmaz sarı yağ (kuyruk yağı veya sarı inek yağı) kızdırılıp bir fincan içirilir, bunun amacı çocuğun bağırsaklarının yumuşamasıdır. Çocuğun doğumunda gecikme olursa ana kaşık, baba beşik diyecek de öyle doğacak (herşeyini hazır isteyecek) denir. Yine bir inanışa göre geç doğum yapan kadın, kömüşün (manda) yularından geçirilir. Bunun nedeni kömüşün bir yılda buzağlaması (doğurması) ve kadının da kömüş sütünden içtiğinden sanılmasıdır.
Çocuk dişli doğarsa uğurlu sayılmaz, öksüz kalacağına inanılır. Çocuk annesinin karnında ağlarsa yine uğursuzluk sayılır.
Bir inanışa göre, bebek doğduktan sonra göbeğini kesen makas 40 gün açılmaz. Göbek bağı yedi kat pamuk ipliğinden hazırlanır, göbek tekerinin içine çörek otu konup sarılırsa sancıyı keseceği söylenir.
Çocuk doğduktan sonra, kadının sütü gelmezse, kocası gün doğmadan ve kimseye görünmeden köyün çeşmesine gider. Yanına aldığı iki simitten birini kurnanın (musluğun) başına takar, birini de geri getirir. Loğusa suyla birlikte o simiti yer. Bu, loğusa kadının sütünün çoğalacağı anlamına gelir. Çeşmeye ilk giden kişi ise oraya bırakılan simiti yer.
Başka bir inanışa göre lohusanın sütü az olursa, sütün çoğalması için çobana bir ekmek verilir. Bunun anlamı da akşama kadar dağlarda dolaşan çobanın dönüşünde süt getirmesidir.
Bebeğe göbek adını ebe koyar. Üç kere tekbir getirdikten sonra göbeği keserken Göbek adı Fadime yahut Ali der . Çocuğun asıl adı üç gün ila bir hafta sonra konur. Eğer isimde anlaşma sağlanamazsa, kura çekilir ve ilk gelen isim verilir.

Ankara gelenek ve göreneklerinde doğum sonrasında bebekler için yapılan daha bir çok gelenek bulunmaktadır. İşte bunlardan bir kaçı;

Beşik Düğünü:
Bebek doğumunun altıncı günü bebek için gerekli olan beşik, bardak, yorgan, etek bezi ile yastık lohusanın babası ya da dayısı tarafından alınır. Beşik takımının gideceği söylenerek, akraba ve konu komşu eve davet edilir, bebeğin babası, apçası (amcası), anası, dayısı, ebesi (büyükanne), takkasına (şapka) altın takarlar ve takkayı da beşiğin içine koyarlar. Akrabaları da hediyelerini beşiğin üstüne koyarlar. Beşiğin üzerine al bürümcük örtülür. Beşiği taşıyacak hamala börek yapılır ve lohusanın evine doğru sokakları dolanarak beşik götürülür. Orada bulunanlar kapıya çıkıp bakarlar amanın beşik gidiyor kime ki? derler. Loğusa evi hazırlanır, konu komşular dua okurlar, birkaç sofra yemek hazırlanır. Beşik gelince ortaya konur, çocuğu çok olan bir kadın bebeği alır, beşik etrafını üç kere dolandırır, amanın uğurlu, kıdemli olsun, kısmeti gür, nasibi çok olsun, dört gözle büyüsün sözleriyle bebeği yatırır. Daha sonra misafirler gittiğinde kızın kaynanası bebeği, nazar olmaması için kalkar okuyarak eline mavi kâğıt alır, bebeğin üzerine gelir kağıdı iğneler Ayşe nin gözü, Zehra nın gözü diye bebeği görmeye gelenlerin hepsinin adını söyleyerek kâğıdı iğneler, sonra ucuna bir kibrit yakar ve beşiğin altına atar.
Loğusa kadınların elma yemeleri halinde elmacık hastalığına yakalanacağı inancı yaygındır. Lohusanın korkudan dolayı dili tutulur veya rahatsızlanırsa (al basması) hocaya okutturulur, hoca dört tane muska yazar. Yazılan muskalardan biri yakılır, birinin suyu kadına üç gün içirilir, biri eşiğe gömülür, diğeri ise kadının boynuna katılır. Bu dönemde loğusa yalnız bırakılmaz, hoş tutulur. Maviye nazar değmez inancıyla, lohusanın yemenisinin ve yorganının mavi olmasına dikkat edilir. Lohusanın yatağının altına sarımsak ve çörek otu, çocuğun burnu tutulmasın diye de yastığının altına kalbur gözü konulur. Cinler ve periler lohusaya tebelleş (bulaşmak, korkutmak) olmasın diye yatağının altına demir bıçak da konur. Loğusa kadın bir haftaya kadar aynaya bakmaz. Lohusalık zamanında düğünü yapılan genç bir kız lohusanın yanına girerse, hem çocuğa hem anasına albasıp çocuğun uşaklık (havale) olacağına inanılır. Çocuğun kurtulması için hocaya götürülüp yedi kere sırtı sıvazlattırılır.
Kara basmasında ise sıcak ekmeğin lohusaya getirilmesi uğursuzluk sayılır. Loğusa evinden dışarı kömür, sirke, sarımsak, soğan, kül, ateş çıkarılmaz. Çıkarılırsa kırık basacağına ve çocuğun büyümeyeceğine inanılır. Eve ekşi, acı, çiğ bir şey çarşıdan gelirse evin dışına bırakılır.

Un Sürme:
Yeni doğmuş bir çocuğu bir yere ilk defa götürünce çocuğun yüzüne bolluk olsun diye un çalınır. Bunun anlamı, kız ise saçı un gibi ak, erkek ise sakalın un gibi ak olana dek yaşasın inancıdır.

Uğur Sınama:
Çocuk doğunca, çocuğa bir kuzunun kulağı ısırtılır. Sonra kuzunun kulağının ucu kesilip eneme yapılır. Eğer kuzu yaşarsa çocuğun uğurlu olacağına inanılır.
Bebek yalnız bırakılmaz, yalnız bırakılırsa bebeği cinin çalacağına inanılır. Eğer bebeği yalnız bırakma zorunluluğu varsa beşiğinin altına bir tasta su konur. Sonra bu su ayak değmeyecek bir yere dökülür. Beşiğin altına bıçak, yastığın altına da ekmek konulur.
Bebeği cin değiştirdiğine inanılırsa, bebeğin hiç büyümeyip, deynek gibi kalacağına inanılır. Böyle zamanlarda, sabah erkenden üç yolun ortasına ocak yapılır,üzerine tencere konulup içine bebek oturtulur. Altına süpürge çöplerinden hafif bir ateş yakılır. Görenler Ne yapıyon oğul? dediklerinde aydaş pişiriyom denir. Aynı işlem üç kişi sorana dek tekrarlanır. Aydaş inanışa göre cinin çocuğudur. Bu inanışa göre cin, aydaşım yanıyor diye hemen çocuğunu alır yerine kadının çocuğunu koyar.
Buna benzer diğer bir inanış da şöyledir: Akşam ezanından sonra bebek musalla taşının altından geçirilir, sonra taşın üzerine konularak yedi adım geriden:Alın bebenizi, virin bizim bebemizi diyerek seslenilir.

Diş Bulguru:
Bir gün öncesinden komşular çağırılır, bebek süslenir. Ailenin ekonomik gücü yeterli ise eğlence için çalgı da tutulur. Simitçiye haber verilip susamlı simit yaptırılır. Siyah üzüm, fındık, fıstık alınır, bir siniye dizilir. Tabaklara sıcak bulgur konur, sininin kenarına da simit dizilir. Bulgur yemeden önce bebek giydirilir, bir iskemleye oturtturulur ve yüzü örtülür. Çocuğu çok olan bir kadın ayağa kalkar: Bismillahirrahmanirrahim dişin başın pek olsun, Allah güveyliğini gelinliğini de göstersin der. Başından aşağı bir avuç bulguru döker. Bebeğin başında kalan bulgur ipe dizilir ve bebeğin başına takılır. Bu kuruyup dökülene kadar bebeğin başında kalır. Daha sonra gelen hediyeler bebeğin başına etrafına konulur. Akrabaları da, bakır getirirler bebeğin dişi bakır gibi sağlam olsun derler. Bebek büyüyünce getirilen hediyeler kendisinin olur.

Çocuğa Nazar Değmesi:
Nazarın genelde mavi gözlülerden geldiğine ve mümkün olduğu kadar mavi gözlülerden sakınılması gerektiğine inanılır. Diğer bir inanışa göre, nazarın gözden değil de dilden geldiğine inanılır. Dilinin altında incecik bir gök olduğuna inanılan kişilerden de nazar değdiği inanışı vardır. bir terslik olduğu zaman amanın gök damaklı geldi de çocuğum hastalandı denir. Nazar değmesini önlemek için bebeğe eski elbiseler giydirilip bebeğin dikkat çekmemesine çaba sarf edilir.
Nazar için kullanılan boncuklardan bazıları şunlardır:
- Böcekboynuzu
- Göz boncuğu
- Ikra boncuğu
- Kurt dişi
- Tosbağa küreği
- Yedi gözlü boncuk
- Tazı boncuğu
- Bülbül gözyaşı

Üç dört aylık bebeğin yüzü etlenince, derisi kabarır (kavlar) ve kan etini döktü ve gayli ana etini düzüyor denilir. Bu küçük kabarcıklara halk arasında et ünü denir.
Küçük çocuğun tırnağı altı aydan önce kesilmez, eğer kesilirse bebeğin huysuz olacağına inanılır. Yeni doğmuş bebeğin başındaki konakı (bir tür kepek) gidermek için yoğurt çalınır (sürülür).
Çok ağlayan bebeğe ısılık yakılır. Bebeğin karnının üzerine kırk iğneli mavi bir kâğıt konur. Sonra kâğıdın ucundan tutularak beşiğin başında dolandırılır ve beşiğin altına atılır. Bir de göz kurşunu dökülür.
Bebek küçükken altı aya kadar ağlarsa, büyüyünce okumuş biri olacağı söylenir.
Çok ağlayan huysuz bebek kümese konur, kümes kapatılır. Bebek orada ağlarsa Ağıdın başını yesin denilir ve çıkartılır. Eğer ağlamaz uslu durursa Bebek devlete ağlamış denir.
Sinirli çocukların başına ayın ilk Perşembe gününde sinik (Ekin ölçülen bir kap) giydirilir. Çocuğun başı, odada Öfken başını yesin, öfken başını yesin diyerek dört köşeye vurulur.
Çocuğun salyası akarsa, değirmenden pus (kepek) alınıp ağzı silinir.
Sohbetlerde bebek hastalıklarından söz edilirken, odada bebek varsa, çocuğun yakası ısırılır, burnu ve kulağı çekilir.
Bebeğin düştüğü yere Şeytanın ipine dolaştı diye şerbet yapılır, serpilir ve bebeğe bulamaç (un, su, tatlı) içilir. Ya da düşen bebeğe bal şerbeti veya şeker şerbeti yapılır. Sonra Tükür de ineğiniz buzağılasın denilip çocuğa tükürtülür. Böyle yapılmasının nedeni şeytanın bebeği kakışladığının (iteklediğinin) sanılmasıdır.
Dört yaşına kadar konuşmayan çocuğu anası, ayın ilk çarşambasında çuvala koyar, sırtına alır, yedi kapıyı gezdirir. Bir kapıdan içeri girince:
-Vıh o ne ki (kız) sırtındaki?
-Bir çuval söz
-Söz olsun, denir. Çocuğun yiyeceği şeylerden verir. Söz toplayan oradan çıkar diğer bir kapıya gider. Böylece yedi kapı gezer. Ondan sonra çocuğun dilinin açılıp konuşacağına inanılır.
Bebeği çüğe (tay tay) dururken bebek kızsa şöyle denir:
-Çüğ çüğ çüğ dur kızım.
-Çüğ dur kızım, eline börek viriyim.
-Çüğ çüğ çüğ çüğ kızım.
-Babandan mektup gelecek, çüğ dur kızım.
Ankara yöresinde bebek sevilirken söylenen deyimlerden bazıları şöyledir:
-Erenler önünde evin var yavrum.
-Türbeler önünde bağın var yavrum.
-Sekiz tenceren var, dokuz penceren var.
-Hennürün güzel, mennürün güzel.
İlimya kaymağı yürek bulandırmazmış.
-Nebet şekeri.
-Dam bülbülü.
-Zahir (şeker) kuşu.
-Kum arabı.
-Şam fellahı.
Çocuğu yürütmek için de;gel ninna yapalım da yürü denir. Çocuk artık ninna yapmaya alışır. Ninna yapılırken bir ayağını kaldırır, bir ayağını indirir. Bu şekilde çocuk yürümeye alışır.
Ninna ninna benim yavrum ninna,
Çoban gider oduna, Ali Ali derler adına,
Ben seni seveceğim komşunun inadına,
Kızım güzel gayetten, sıçrar çıkar hayattan,
Kızıma dünür geliyor Şıhli ile Bayattan (Şıhlı, Bayat: Köy isimleri)
Doğumdan bir hafta sonra, bebeğe kahve kaşığı ucu ile aside (Bir tatlı çeşidi) yalatılır, miyane çorbası içirilir. Kırkına kadar yemek yaratılmazsa çocuğun sonra yemek yemeyeceğine inanılır. Daha ilk günlerde helvadan, sumruk (toprak) yapılır, yemeni ile çıkılanıp çocuğun ağzına sokulur. Çocuk bunu emerek uyur. Kırkından sonra büyükler ne yerse çocuğu da yalatılır. Altı aydan sonra dişleri çabuk çıksın diye geviş verilir. Bir yaşından sonra da çocuk istediğini yiyebilir.

Ankara yöresinde bebeğin yürümesine ilişkin bir inanış şöyledir: Havva anamız bebe doğurunca, bebesini yalamaya tiksinmiş, yalamamış; eğer yalasa imiş insan bebesi de yürüyecekmiş; Yeni yürümeye başlayan bebek adım atmaya korkar, tutunmadan yürümeye cesaret edemez. Önünde deniz var zannedermiş. Bu yüzden çocuğun ayakları birbirine al iple bağlanır, cami önüne gidilir, Cuma namazından ilk çıkan adama ip kestirilir. Eve gelince çocuğun korkmadan yürüyeceğine inanılır

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 7557
favori
like
share
SU-PERISI Tarih: 11.05.2009 02:11
ANKARA GELENEKLERİNDE SÜNNET

Yörede erkek çocuklar genellikle 3 ile 10 yaşları arasında sünnet ettirilir. Yaygın bir inanışa göre tek çocuk sünnet ettirilmez. Sünnet ettirilecek çocuğun daha küçük kardeşi varsa (beşikte bile olsa) o da onunla birlikte sünnet ettirilir. Çocuğun küçük kardeşi yoksa, çevreden öksüz veya fakir bir çocukla sünnet ettirilir. Çarşamba, Perşembe ve Pazar sünnet için tercih edilen günlerdir.
Sünnet evi sırma ve çeşitli süslerle süslenir, çocuğun karyolası özenle hazırlanır. Karyolanın başına işlemi bir kılıfta Kur'an asılır ve bir hafta önceden misafirler davet edilir (okuntu çıkarma). Sünnet olacak çocuğun üç tane sağdıçı olur: Daha önceden sünnet olmuş bir arkadaşı, sonra sünnet olacak bir arkadaşı ve bir de kız. Sünnet edilmiş sağdıç ile kız sağdıç, sünnet edilecek çocuğun ileride arpalı-buğdaylı (kız ve erkek) bebekleri olsun diye, yatağın etrafında üç kez dolanırlar ve sünnet yatağının altına arpa, buğday saçarlar.
Sünnet olacak çocuğun bir de kirvesi olur. Kirve, çocuğun bir yakını veya aile dostlarından bir kişi olabilir. Kirvenin asıl görevi çocuk sünnet olurken çocuğu tutmaktır. Ankara'nın bazı köylerinde buna ek olarak kirve sünnetin düzenlenmesinden de sorumludur ve tüm masrafları karşıladığı da görülür. Kirve çocuğun ikinci babası da sayılır ve sünnet olan çocuk kirvenin kızıyla evlenemez.

Daha önceleri çocuğun kaşına elif çekilir gözüne sürme sürülürdü. Başına inciden püskül yapılır, püskül üstüne inciden külte takılırdı. Fesin kenarlarına kiralanan elmas sokulurdu.
Sünnetten önce veya sonra mevlüt okutmak yaygın bir gelenektir. Mevlütten sonra fakirler için iki sofra kurulur, yemeğin zerdesi çorba olmakla birlikte yanında et, pilav, fasülye, hoşaf da yapılır. Misafirler hediye ile gelirler, bu hediyeler genellikle altın ve paradan oluşur. Sünnet günü çocuk at üstünde gezdirilir. Eğer çocuk binemeyecek kadar küçükse babası ya da dayısı ile birlikte ata biner. Önde sünnetçi, arkada çocuk diğer akrabaları ile kabirlere giderler. Orada attan inilip Kur'an okunur. Sonra şerbet içilir, eve dönülür. Evde, çocuk kucağa alındıktan sonra, sünnetçi çocuğu kıstırgaca koyar ve "bıçak kesmiyor" der. Etrafta bulunanlar da babasına, "Oğluna ne bağışlıcan" derler. Babası "filan şeyi bağışlıyorum. Ölürsem ölümden, kalırsam dirimden alsın. Siz de şahit olun" der. Ortamda hazır bulunan imam bunu bir kağıda yazar ve "şahit ölür de kâğıt ölmez" der. Daha sonra çocuğun annesi de "gelin alacağım kıza küpemi hediye ediyorum, siz de şahit olun" der. O sırada sünnetçi tekbir alır ve çocuğun ağzına lokum verilir. Çocuğun annesi sünnet kolay olsun diye oklava çevirir. Çocuğu yatırınca korkusuna iyi gelsin diye limonata içirirler. Daha sonra çocuğa kahve içirilir ve darısı damatlığa denilir. Sünnetçinin bir omuzuna yağlık havlu, diğerine bir top kumaş hediye olarak konulur. Ekonomik durumu iyi olmayan köylerde düğün yapılmaz. Köye sünnetçi geldiğinde camiden halka duyurulur ve sünnetlik çocuğu olanlar çocuklarını getirirler ve sünnet ettirilir. Böyle köylerde çocuk giysisine fazla önem verilmez. (Gelenek ve Görenekler için paylaşılan bilgi kaynağı : Ankara Rehberi - Gelenekler )

Günümüzde sünnet töreni eskiye oranla daha özenle, daha bir şaşaalı yapılmakta ve ekonomik açıdan en uygun olanı tercih edilmektedir. At üzerinde geziler, yerlerini araba konvoylarına, bazı sünnet düğünlerinde sözlü hediyeler yerine dolar, altın, saat, baka hesap cüzdanlarına dönüşmüştür.

ANKARA GELENEKLERİ - AİLE

Geleneksel ataerkil Türk aile yapısı Ankara yöresinde de açıkça görülmektedir. Aile reisi ailede söze sahip olan kişi baba veya büyükbabadır.

Ankara'nın kırsal kesimlerinde geniş aile tipik hayli yaygındır. Bu tip aileler, anne, baba, çocuklar, büyükkanne, büyükbaba hatta amcaları, dayıları, halaları, teyzeleri de kapsamaktadır. Gelenekler çerçevesinde büyükbaba, çocuklarını kendi yanında görmek ister. Amaç onların davranışlarını ve aile içindeki sorunlarını biçimlemektir.

Şehir merkezinde temel aile tipi ise çekirdek ailedir. Anne, baba ve çocuklardan oluşan aile yapısında, baba yine evin reisidir.

Sosyo ekonomik yapılanma geleneksel, kültürel değerleri biçimlediği gibi, aile tipini de geniş aile tipinden çekirdek aileye dönüştürmüştür. Geniş aile tipini ancak tarımla geçimini sağlayan, kırsal bölgelerde görmek mümkün.

Ankara'nın metropolitan bir merkez oluşu ve köylere yakın olması, köylerde geniş aile tipinin parçalanmasına neden olmuştur. Ankara'ya göç ederiler genelde genç ailelerdir ve çekirdek aile yapısına sahiptir. Yalnız köyde kalanlar ve şehre göç edenler arasındaki bağlar kopmamıştır, aralarında sürekli bir ilişki vardır. Köydekiler için şehirde olanlar, hastane,veya bürokratik işlemler için bir dayanak şehirde kalabilmek için ikinci bir evdir. Diğer taraftan şehire göç edenler, gıda ve tahıl ihtiyaçlarının bir kısmını köyden temin etmektedirler. Su karşılıklı yardımlaşma, ilişkileri sürekli taze tutmaktadır.

Bunun yanında şehire göç eden aileler, köyde öğrendikleri küçük meta üretimini şehirde de devam ettirmektedirler. Kadınlar konserve, salça, reçel, tarhana, turşu gibi gıda maddelerini kendi el emekleriyle yapmaktadırlar. Köyden göç eden birinci kuşaktan kadınların, ev işleri dışında ücretli bir işte çalışmasına pek rastlanmaz. Ancak göç edenlerin 2. veya 3. kuşaktan kadınların, ev işleri dışında bir işte çalışmaya başlayabilmeleri söz konusudur.

Ekonomik değişmenin bir sonucu olarak köylerde de ücretli üretim yaygınlık kazanmıştır. Pre-kapitalist üretim tarzı varlığını kaybetmiştir.