Savaştan Sonra Yenilgi - Şerafettin Yılmaz

İhtiyar adam, “Anlatacak çok şey var ama ben iyi bir söylevin nasıl verileceğini bilmem” dedi. “Geçmiş zaman iyi
bir öğretmen değildi. Tam aksine bizden bir şeyler oğrenmeye çalışıyordu. Aramız kimseyle iyi değildi bizim.”
“Gerçekten mi? ”
“Tamamen. Birbirimizle anlaşamadık. Bu da sonuç olarak bizi silahlara yöneltti.”
İhtiyar Adam, branda bezinden bir iskemleye oturmuştu. Oturduğu yerden kayıklarla dolu kıyıyı görebiliyordu. Günün başarılı balıkçıları dönmüş, yakaladıkları iri balıkları balıkhaneye götürüyorlardı.
İhtiyar Adam, “Kıyıya yanaşan tekneyi görüyor musun?” dedi. “Bir haftadır daha öğle olmadan tam üç kez açılıyor
ve balıkla dönüyor. ”
Çocuk, “Görüyorum” dedi. “Ama neden ilgini çekti bu? ”
“Onları dikkatle seyrettim. İlk kazançlı seferlerinde duydukları sevinç o günden bu güne azaldı ve artık nefret ve öfkeye döndü.”
“Bunun anlamı ne Savaşçı? ”
“Bir dağa tırmanırsın ve bir an için kendini iyi hissedersin. Sonra birden kendini boslukta hissedersin. Anlamsiz ve onemsiz. Bu öfkelendirmez mi seni? ”
“Bunların ikisi aynı şey mi? ”
“Bilmiyorum. Aynı şeyler olmasını isterdim. Ancak hiçbir zaman emin olamazsın. Bozuk bir dürbünle karşı cepheyi gözlemek gibi bir şey bu. Kımıldayanın asker mi yoksa sadece rüzgara kapılmış bir dal mı olduğunu
anlayamazsın. Yapacak tek bir hareket ve iki sonuç vardır; iki kıyamet kadar önemli sonuç. ”
“İnsanoğlunun başından çok önemli şeyler geçtiğini dinledim senden,” dedi çocuk.
“Yo,” diye itiraz etti ihtiyar adam. ” Kendi kurduğun bir hayal bu. Sana o kadar çok şey anlatabildiğimi
sanmıyorum. Hayal bu.”
Çocuk, ”Senden çok şey daha dinledim” dedi. “Savaşta bir düşman askerini yaralı bulup tedavi ettiğini ve başka bir gün aynı asker tarafından yaralandığını dinledim. ”
İhtiyar Adam tekrar itiraz edecekti, vazgeçti. Çocuk doğru söylüyordu. Bazen, aklının susup hislerinin konuştuğu
ve çocuğun üstüne geçmişin ağır hayallerini yıktığı oluyordu. İhtiyar Adam, kimi zaman geçmişin geleceği tamir
edebileceğini de biliyordu. Ancak bilse de hoşlanmıyordu; bu ona çoğu kez, düşünüp de yazamadığı kitapları
hatırlatıyordu. Konuyu değiştirmek istedi. “Bu sabah, erkenden dışarı çıktım. Deniz yükseliyordu.”
“Sen her zaman erken kalkarsın.”
“Ama bu sabah farklıydı. Deniz ayak bileklerime kadar tırmandı ama sakindi. Her zaman olduğunan daha
sakindi. Sonra suda kendi aksimi gördüm. Ama o bir yabancıydı. Ustelik son derece ihtiyardı.”
Konuşmayı kesip bir süre sabit nazarlarla iki teknenin kalkıştığı çocukça mücadeleyi izledi İhtiyar Adam.
Balıkçılar, eski ve boyasız bir teraziyi kıyıya kadar getirmiş, günün en büyük iki balığını yarıştırıyorlardı. Onları seyretmeyi bırakıp, “O kesinlikle bendim” dedi “İnanmakta fazla güçlük çekmedim ama hissettiğim açıkta çapraz ateşe yakalanmak kadar berbat bir duyguydu. ”
“Sen, sert bir adamsın savaşçı. ”
“Sert olmak zorundaydım. Birileri gerçekten sert olmak zorundaydı.”
“Ben acı hissetmiyorum.”
“Ama hissedeceksin. Yaralı bir dünyada yaşıyoruz. Sürekli sancıdı yeryüzü, şimdi insanoğlu tadı hoş olmayan bir ilaç bekliyor. ”
“Ben çıkıyorum Savaşçı.”
“Diyelim ki savaşçıyım, ama ihtiyar ve yorgunum.”
“Daha iyi bir kelime arayacağım.”
“İyi bir çocuksun sen.”
Çocuk odadan çıkınca iskemleden kalktı, duvar dibindeki portatif karyolaya uzandı. Artık keyif verici öğle uykularını da ihmal etmiyordu. Gururuna dokunuyordu çoğu zaman, ancak sadece gururuına dokunuyordu. Çıplak kafalı, iri leş kuşları gibi bir yere tünemek zorunda kalıyordu.
Yavaş yavaş içinde birşeyler ölüyordu İhtiyar Adam’ın. Bu, insanın savaşta vurulan arkadaşının kan kaybından
ölmesini seyretmesi gibi bir şeydi. Canı çekiliyordu askerin. Ve yapılması gerekenler yapılmıştı. İşin en berbat kısmı da buydu zaten: yapılacak birşeyin kalmaması.
Fakat, yine de derinden derine hissederek bir bedenin ceset olmasını izleyebilirdiniz belki ama, içinizdekilerin
soğuyup katılaşmasına, yaşadığınız ana baskı yapmasına ve çürümüş insan hayatı kokusuna tahammül edemezdiniz.
Şimdi, içinde nelerin öldüğünü hatırlamaya çalışıyordu. Kolay değildi. Kolay olmadığı gibi cesaret de istiyordu. İhtiyar adam ilk kaybettiği şeyin cesaret olduğunu fark etti.
***

Akşamın karanlığına ragmen lambayı yakmamışlardı. Odayı sadece güneşin denizden yansıyan mecalsiz ışıkları
aydınlatıyordu. İhtiyar Adam, çıkarlarken çocuğun sokak kapısını örtmesini istemedi. Kapıyı açık bırakıp,
patikadan sahile inmeye başladılar. Çok geçmeden, ayaklarının altında yıkanmış yuvarlak taşları hissettiler.
Denizde küçük bir kızıllık kalmıştı, o da fazla beklemeden kayboldu.
İhtiyar Adam, “Baksana dedi. Deniz sanki bir suç işliyormuş gibi gizleniyor. Kötü, berbat bir suç."
Savaşta birçok kez gerçek ölümle yüzyüze gelmiş, ölümün, üzerine abanıp soğuk soğuk baktığını hissetmişti. Böyle anlarda düşünce ve korku uçup gidiyor, sadece o ve boş bir dünya kaliyordu. Ancak şu sıralarda durum bu seyirde değildi, olan bitenin idraki içindeydi ve korkuyu unutamıyordu. Sığınabileceği tek bir kuytuluk vardı ve o
kendisiydi.
Yaşamdan kopuyordu ve artık Cocuk onda, ekranında eski güzel günleri gösteren lakin o zamana götürmeyen bir
zaman makinesinden duyulabilecek öfkeyi uyandırıyordu.
İhtiyar Adam öldüğünde dünya üzerinden önemli bir varlığın silinmiş olacağına inanmıyordu. Bunu, savaşta
yaralanıp sıhhiye erleri tarafından kaldırıldığı geçici hastanede kendisini ziyarete gelen Onbaşıya da söylemişti.
Daha başka şeylerde söylemişti ona. “Ölümün beni yakaladigini hissettim ” demişti. “Sonra sandım ki, günahsız bir ruhum ve cesedime baka baka yükseliyorum. ”
“Öyle olmadı, yaşıyorsun, degil mi?” demişti Onbaşı. “En azından, senin hesabına bir sorun kalmadı. Devletin sorunu ise sizler vuruldukça daha da büyüyor. ”
“Vurdukça değil, ha? ”
“Elbette ”
“Demek vurulmamız onun da hoşuna gitmiyor. ”
“Hayır, kesinlikle hoşuna gitmiyor. ”
“Şimdi benim vurulduğuma üzülüyorlar mıdir dersin? ”
Onbaşı üç ay sonra berbat bir baskında öldürülmüştü. Kötü bir gündü, on kişilik bir ekiptiler ve asıl kuvvetin
öncülüğünü yapıyorlardı. Arazi bütünüyle fundalıkla kaplıydı. Onbaşı, bir hendeğin yanında vurulmuş, içine
yuvarlanmıştı. O, yüzükoyun toprağa yapışmak istemis ama kurşunun basıncı onu geriye savurmuştu. Hakikaten
fena bir gün geçirmişlerdi. Düşman inatçıydı ve mükemmel kamuflaj olmuştu. Birlik komutanı tamamen
şaşırdıklarını görünce askeri geri çekmiş, hepsine çatışmanın merkezini saran geniş bir çember oluşturacak biçimde siper bulmalarını emretmişti. Peşinden fundalık, bir çok noktadan ateşe verilmişti. Görülecek bir manzaraydı; düşman askeri ateşten hangi tarafa kaçsa hemen bir makineli tüfek sesi takırdıyordu. İhtiyar Adam o gün, ulusal kavgaların çetinliğini ve inadını görmüştü. Düşman askeri direniyor; alevler onu sarana kadar kurşun sıkıyordu. Bu ancak, insanların birbirlerine karşı duydukları derin nefretin bir sonucu olabilirdi. Savaş kin üzerine kuruluyor, kin söndürmek için yapılıyor, ardında yeni kinler bırakıp gidiyordu.
İhtiyar Adam, içindekilerin kirli savaşlarla birlikte ölmeye başladığını anlıyordu. Fakat, o zaman karşılıksız
değildi bu, çünkü onların yerini yeni şeyler alıyordu. Yaşadığı şu anda ise, içi bir cephe gerisi hastanesinin morgu kadar ceset doluydu ve onların yerine yenileri doğmuyordu. Her yeni gün bir evvelki günden daha çok boşalıyordu içi; hergün toprağa bir evvelki gunden daha hafif basıyor, onda daha az iz bırakıyordu. Halbuki İhtiyar Adam ordudan ayrıldığı ilk günkü gibi dolu olmak isterdi. Savaştan aldığı güçle yeni şeyler yapmak arzusundaydı. Birçok olaya şahit olmuş; dram ve trajedi görmüştü.
İhtiyar Adam biraz ümitsiz, tamamen şaşkındı. Birden bu çağa ait olmadığı fikri yer etti kafasında. Savaşlar ve çekilen evrensel acılar hep uydurmaydi. İhtiyar Adam gerçekten çok yorulmuş çok eskimişti. Kendini çocuğa
yenilmez bir mitolojik kahraman gibi göstermeye çalışması, kudretsiz bir çabaydı. Epeydir, dünyaya karşı
kabadayılığın fayda etmediğinin bilincindeydi; çocuğu bu yüzden yanına almıştı. İhtiyar Adam, kırış kırış ensesi,
yanıklarla dolu elleri ve makineli tüfek kurşunlarıyla bezeli vücuduyla savaşsız çağa teslim olmanın eşiğindeydi.
Çocuk geri döndüğünde güneş batmışti. İhtiyar Adam karyolasında uyuyordu. Gözleri battaniyeyi aradı; battaniye
İhtiyar Adam`ın altındaydı. Çocuk odadan çıktı ve İhtiyar Adam`ın rüzgarlı günlerde giydiği eski ve lekeli paltosuyla
döndü. Bununla üzerini örttü. Çocuk onu öylece bırakıp, kapıya çıktı. Güneş battıktan sonra hava soğumuştu. Çocuk
şimdi denizin karadan daha sıcak olduğunu tahmin ediyordu Gökyüzüne baktı: İlk yıldızlar çıkmıştı. Çok geçmeden
hepsinin belireceğini biliyordu. O kadar çok olacaklardı ki, kötü bir avcı için bile kolay hedef sayılacaklardı. Çocuk yavaş yavaş kürek çekerek kıyıdan uzaklaşan kayıkları görebiliyordu. Hepsi sessizdi ama Cocuk küreklerin suda
cikardiklari sesi duyuluyordu.
Çocuk orda, bütün yıldızlar görününceye dek bekledi. Geri döndüğünde İhtiyar Adam hala uyuyordu. Çocuk, “Uyan
bakalım,” diyerek İhtiyar Adam`ın omzunu dokundu. İhtiyar Adam önce uyanmadı, uykusunda konuşmaya başladı. Sonra gözlerini açtı.
Çocuk, “Akşam yemeği,” dedi.
İhtiyar Adam kalktı, odadan çıktı. Çocuk mutfağa girince onu orada göremedi. Masaya oturdu, beklemeye başladı.
Ihtiyar Adam az sonra geldi ve, “Gunun nasil gecti?” diye sordu. Kapının yan tarafina yaslanmış, havluyla ellerini
kuruluyordu.
“Balıkçılarla birlikteydim,” dedi Cocuk. "Sana için birkaç gazete getirdim."
“Teşekkür ederim. Aslında bir radyomuz olmalıydı.”
“Bir radyoyu ancak ben gidersem satın alabilirsin, değil mi? ”
İhtiyar Adam dikkatle çocuğa baktı: “Yoksa annenle baban burda kalmanı istemiyorlar mı? ”
“Biliyorsun, babamı yaz başından beri görmedim. ”
“Biliyorum,” dedi İhtiyar Adam. "Artık yemeğe başlayalım mı?"
“Seni bekliyorum."
“Eskisi kadar hızlı değilim.”
Yemekten sonra odaya geçtiler. İhtiyar Adam, gazetelerin iskemlenin üzerinde olduğunu gördü. İçlerinden birini alıp, karyolaya oturdu. Hem göz gezdiriyor, hem konuşuyordu
“ Hiçbir şey yok."
“ Ne arıyorsun?"
“Hala bir köpek gibi savaş kokusu peşindeyim. Fakat bulduğum iyi niyet görüşmeleri ve ticari anlaşmalar. Bir de
sayisiz kirli savas."
"Onlar da bizim işimize yaramaz, değil mi Savaşçı?"

***

“Sahile inelim mi, ha?"
“İnelim, Eski Savaşçı”
“Şimdi ne oldu? Neden eski savasci oldum?"
“Bunu bana sen söyledin."
“Bırak böylesi lafları."
“Neden, hatırlamak mı istemiyorsun?"
“Sorun o değil."
“Ne peki?"
“Buyuk bir kelime o. Eski zamana ait bir kelime."
“Bana kalırsa o eskiyi fazla kutsuyorsun"
İhtiyar Adam bir an durup dusundu. Sonra, "Bu ikilemi çözmek bizim harcımız değil," dedi. "Ama ben--ben inandığım şeylerden vazgeçmek için fazla ihtiyarım. Her neyse, bütün geceyi burda konuşarak geçirmeyi hesaplamıyorsun, değil mi?"
“Hayır, ne zaman donelim dersen ben hazırım."
"Iste iyi bir cocuk."
“Balıkçılardan, denizin karadan daha az günahkar olduğunu işittim."
“Haklılar. Ama insanoğlunun gunahlari cok buyudu. Sen kötü bir zamana balıklama dalacaksın."
“Sahi mi?"
“Bana öyle geliyor. Üstelik, bu ihtiyar dünyanın en talihsiz karasındasın."
“Beni korkutuyorsun."
“Sadece hissetiklerimi söylüyorum. Asya midesi aç insanları doyurdu. Avrupa, yarı tok insanlara beşiklik etti. Afrika hiçbir zaman doymadı. Amerika’ya ise ya en iyiler ya en kotuler göç ettiler. Bir şey anladın mı? ”
“Senden dinleyince anlıyorum.”
“Asya’dan medet umanlar yanılıyor. Asya, en az benim kadar ihtiyar artik. Hala güçlü olan tek tarafı var: geçmiş
yaşantıları. Geçmiş insanı ya öldürür ya da ömrünü uzatır. Geçmiş Asya’nın ömrünü sonuna kadar uzattı. Şimdi ölüm saati yaklaşıyor. Palavra atmıyorum. Korkarım sen buna şahit olacaksın.”
“Baska bir yere gitmemi arzu eder misin?”
"Boşver. Bekle ve gör ”
“Beni tahrik ediyorsun ”
“Akilli bir cocuksun. Senden esaslı bir asker olurdu. Özür dilerim, ihtiyara bir adama yakışmayan bir davranıştı ”
“Sen de boşver, Savaşçı ”
“Yaşamak için başkalarını öldürmek mi bu acaba?”
İhtiyar Adam, savaşsız geçen ilk günlerin ardından, ölümden uzak yaşantının ruhunu yavaş yavaş sarmaya
başladığını hissetmişti. Onu hiç hatırlamıyordunuz, zira çevrenizdekiler sürekli yaşıyorlardı. Apansızın
kaybolanlar olmuyor değildi ama onlar kötü talihsizliklere uğrayanlardı. Üstelik, yerlerini hemen yenileri alıyordu.
Savaşın hergün değişen çehresine hayrandı Ihtiyar Adam. Bu durum, size ölümü unutturmuyordu. Cephede onu
beraberinizde taşıyor, mayın döşeli arazilerde savaştan çok ona sığınıyordunuz. Savaşlardan arta kalan bir adet değil bu, dedi İhtiyar Adam. Büyük ihtimalle savaşsız çağın bir neticesi.
İhtiyar adam karanlıkta beliren koyu kütleleri işaret etti. “Kayalıklara geldik.”
“Devam edelim mi? ”
İhtiyar adam durdu. “Daha ilerlemeyelim. Sular cekildi, şimdi kayalıklar arasında insan boyunu aşan birikintiler vardır.
“Sen hiç korktun mu, Savaşçı?”
“Bir birikintiye yuvarlanıp boğulmaktan korktuğumu sanıyorsan, yanılıyorsun derim. Hayir. Büyük bir korku
yaşadığımı hatırlamıyorum.”
“Savaşta bile mi?”
“Savaş hayatımın en korkusuz devresiydi. Dünyaya meydan okuyacak güçteydim ve istersem onu değiştirebileceğime inanıyordum.”
“Aynı şeyi ben de düşünürsem, cok mu komik olur?”
“İnsan her zaman boyunu aşan şeyleri hayal etmelidir. Yapabileceklerine takılıp kalan ve onu yeterli gören insan,
fazla bir iş yapmış sayılmaz ”
“Demek bir ihtilalci olursam, bana kizmassin.”
“Senin yardımcın olurum.”
“Teşekkürler, Savaşçı.”
“Hadi ordan, küçük ihtilalci!”
“Gerçekten. Sana ihtiyacım olurdu.”
“Benden yardım bekleme.”
“O zaman burda bekleyip duramazdin. Buna izin vermezdim.”
“Artık ihtiyarladım ben."
“Gene de yapabilecegin bir seyler vardir. ”
“Dur bakalım, bir şeyi kabul edebilirim.”
“O nedir, Savaşçı? ”
“Şu dünya üzerinde yaşamaya hakkı olmayan Allah’ın belalarını cehenneme gönderebilim. Mesela, halkın gönül
koyduğu bir hareketin önünü kesmeye kalkanları. Biliyorusun, o namussuzları en iyi bir savaş temizlerdi.”
“O işi sen de becerebilirsin, Savaşçı.”
“Asya dinamit fıçılarıyla dolu ve elinde ateşle dolaşan bir yığın insan var. Allah bana o günleri göstermesin.”
“Bana merhametin yok mu?”
“Senin burdan kaçıp kurtulmanı elbette isterim.”
“Ama az önce boş ver demistin.”
“Gerçekten isterim. Kötü bir ihtiyar değilim ben.”
“Çok iyisin, Savaşçı.”
İhtiyar adam inançlarıyla birlikte yaşama karşı duyduğu saygıyı da yitirmenin eşiğindeydi. Üzerinde yaşadığı eski dünya karasının olumsuz şartları kolayca her insandan inançlarını söker alırdı aslında. Ama onlar alışmış ve yadırgamaz olmuştular. Oysa İhtiyar Adam evrensel savaşlarda dünya kardeşliğinin sınırlarına kadar yürümüştü ve güzel günlerin ardından gelen olumsuzluklara fazla direnemiyordu.
“Deniz kabarıyor,” dedi İhtiyar Adam. “Şimşekleri görüyor musun; hızla yaklaşıyorlar. Fırtına birazdan patlar.”
“Dönelim, Savaşçı.”
***

Bir sabah çocuk, gördüğü rüyanın etkisiyle erkenden kalktı. Anlam veremediği, parçalarını düzlem üzerinde
birleştirmeye çalışsa başaramayacağı kötü bir rüyaydı bu. Giyindi, Ihtiyarın kapısını açık bıraktığı odasına girdi.
Yatak boştu ve düzeltilemişti. Çocuk, İhtiyar adamın gene denizi izlemek için kıyıya indiğini düşündü. Beklemeden
dışarı çıktı ve hızlı adımlarla patikayi inmeye başladı.
Hava adamakıllı soğuktu; güneş henüz doğmamış, sadece birazdan doğacağıni işaret eden ışıklarını salmıştı. Şimdi
deniz, akşamın tam aksine, karadan daha koyu ve ihtişamsızdı. Çocuk, Bir suç işlemis gibi, diye düşündü.
O kıyıya indiğinde güneş dağların ardında boy vermiş, deniz aydınlanmıştı. İhtiyar adam görünürlerde yoktu. Çocuk kayalıklara doğru yürümeye devam etti.
Artık deniz kıpırtılı ufka kadar aydinlanmis, çocuk kayalıklara ulaşmıştı. Burada da yok, diye düşündü. Kayalıklara tırmanmış olabilir.
Deniz yükseliyor ve yüksek kayalari aşıp gece boyunca boşalan çukurları dolduruyordu. Çocuk ter içinde kalmış,
bir defasında düşüp ayağını incitmişti. Zor ilerliyordu ve İhtiyar Adam`dan bir ize rastlamamıştı. Sonunda yüksek
bir kayaya tırmanıp oturdu. Yüzü denizden tarafaydı ve güneş sırtını ısıtıyordu. Birden birşeye takıldı gözleri. Bir kayık, denizin karanlık tarafına doğru yol alıyordu. Üzerindeki seçilemeyecek kadar uzaktaydı. Çocuk heyecanla
doğruldu, gözlerini kısıp uzun müddet öylece bekledi. Çocuk kayıktakinin İhtiyar Adam olduğunu tahmin ediyordu.
Ve bu ona gurur veriyordu. Şimdi çocuk büyük bir gemiye sahip olup denize açılmayı ve İhtiyar Adam`la
karşılaşmayı tasarlıyordu.
Sonunda kayık kaybolup gitti. Cocuk kayadan indi. Sonra, Uzülmedim, diye düşündü. Böyle hissettiğime göre
üzülmemiş olmalıyım.


Şerafettin Yılmaz

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 318
favori
like
share
DUYGUSAL__27 Tarih: 15.05.2009 23:57
yüreğine sağlık güzel paylaşım bu yaa arşivimde
şair cemil Tarih: 13.05.2009 00:23
[COLOR="Pink"]EMEĞİNE YÜREĞİNE SAĞLIK