Terkîb-î Bend İncelemesi - Terkîb-î Bend

Terkîb-î Bend
Mersiyye-i Sultan Süleyman Hân

1. bend
Mef ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün

1. Ey pây-bend-i dâmgeh-i kayd-ı nâm u neng
Tâ-key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng
"Ey şan ve şöhret düşüncesinin tuzağına ayağı bağlı olan kişi, daha ne zamana kadar bu kararsız dünyanın uğraşısı hevesinde olacaksın?"

bend (f): bağ, bağlama; bağlanmış; yular.
kay d (a): Ayağa vurulan zincir; bağ; pranga, köstek; düşünce; endişe, üzüntü.
neng (f): Ayıp, utanma; şöhret.
key (f): Ne zaman, kaçan.
tâ-key, tâ-be-key: Ne zamana kadar.
direng (f): Durma, geri kalma; karar, huzur.

Şairin, devrin en büyük padişahının ölümü üzerine söylediği mersiyenin ilk beytinde insanları uyarmak, öğüt vermek anlamında söylemek istediği şudur: Şan, şöhret ve makam sahibi, dünyanın hakimi, zengin, muhteşem böyle bir padişah bile ölmüştür. Çünkü şan, şöhret ve iktidar geçicidir. Dünya değişkendir. Bir kararda durmaz. Bugün insanı üne kavuşturur, yarın baş aşağı eder. Şöhretin arkasından koşma, dünya işleriyle uğraşma insanı avlar; tuzağa düşürür. Ayağına köstek vurur. Bunlar boş uğraşılardır. Sonunda mutlaka ölüm vardır.
Bakî, bütün öteki şiirlerinde kullandığı oldukça basit bir dilin aksine, hiç Türkçe kelime bulunmayan böyle ağır bir dille Kanunî mersiyesine başlamış. Cenaze marşını andırır bir biçimde, özellikle bir ağıt havası yaratmak istemiş. Böyle ağır bir başlangıçtan sonra öteki beyitlerini daha sade ve kullandığı normal diliyle söylemiş.


2. An ol güni ki âhır olup nevbahâr-ı ömr
Berg-i hazâna dönse gerek rûy-ı lâle reng
"Ömrünün ilkbaharının son bulup lâle renkli yüzünün göz yaprağına döneceği o günü düşün."
âhır (a): Son; sonraki; en sonra; akıbet; elbette.
ahar (a): Başka.
Bâkî, insanın gençliğini ilkbahara, yüzün sararıp solduğu yaşlı*lığı da sonbahara teşbih etmiş. Lâle ilkbaharda olur. İnsanın yüzü gençlikte lâle gibi kırmızı ve canlı iken yaşlanınca hazan yaprağı gibi sararıp solar.
Yine Kanunî'nin ölümünü örnek göstererek insanlara bir öğüt vermiş.
Dünya zevkleri ile uğraşırken yaşlılığını ve sonunda gelecek olan ölümü düşün; o günün sonunda mutlaka geleceğini unutma.

3. Âhır mekânun olsa gerek cur'a gibi hâk
Devrân elinde nerse gerek cam-ı ayşa seng
"Sonunda, yerin kadehin son yudumu gibi toprak olacak. Hayat kadehine feleğin elinden bir taş vurup parçalanacak." Ya da, "son yerin, kadehin son yudumu gibi toprak olacak..."
Gerek, Türkçe'de gelecek zaman anlamında kullanılır.
olsa gerek: Olacak, erse gerek; erecek gibi.
devrân (a): Zaman; dünya; felek; tâli; kader. ^
ayş, ıyş (a): Yiyip içme; yaşama; hayat.
Kadehin son yudumu tortulu olduğu için içilmez, toprağa dökülür. Bu hareketin, şarabı bulan Cem'in ruhu için yapıldığı söylenir. "Son yudum toprağın hakkı" da denir. Kadehin son yudumunu, tortulu kısmını da dökmeyip içenlere "dürd-âşâm" denir. Bu söz, çok içen, ayyaş anlamında kullanılır.
Beyitte insan hayatı bir kadehe benzetilmiş. Nasıl son yudum yere atılırsa, insanın yeri de, hayatın sonunda toprağa düşmek, toprağa karışmaktır.


4. İnsan odur ki âyine-veş kalbi sâf ola
Sînende neyler âdem isen kîne-i peleng
"Ayna gibi yüreği temiz olan gerçek insansan göğsünde bu kaplan kini ne arıyor?"
kîne (r): Kin; yürekte gizlenen, unutulmayan düşmanlık..
peleng (f): Kaplan.
pelengî : Çizgili ve benekli olan şeyler, böyle deseni olan kumaş.
Söylentiye göre kaplan kin tutan bir hayvanmış, kinini saklar, unutmazmış. Ayrıca deve de kiniyle tanınmıştır.
Cam aynalardan önce, aynalar madenden yapılır. Üstleri kille ovulur, saykal vurulurdu. Maden, çabuk paslandığı ve bozulduğundan maden aynaların nemden ve tozdan korunmaları için üstleri örtülürdü. Aynanın kalbi temizdir: Karşısında ne varsa, değiştirmeden onu gösterir. Saf olmayan ayna paslanmıştır. Paslı ayna benem.


6. Ol şehsuvâr-ı mülk-i sa'âdet ki rahşına
Cevlân deminde arsa-i âlem gelürdi teng
"O mutluluk ülkesinin usta binicisi, dolaşmağa çıktığı zaman atına dünya alanı dar gelirdi."
şehsuvâr (f): Ünlü, usta binici.
rahş (f): At; Rüstem'in atının adı. Rüstem'in atı Rahş kara gözlü, ince belli, fil gibi güçlü, dev gibi iri, aslan gibi cesurdu. Gözleri karanlık gecede bir karıncanın ayaklarını farkederdi. Konuşulanı anlar, Rüstem'i uyurken bekler ve ona saldıranları öldürürdü. Rüstem'in arkadaşı, dert ortağıydı. Rüstem onu tay iken bir sürüden seçip almış büyütmüştü. İri ve güçlü bir pehlivan olan Rüstem'i Rahş'dan başka hiçbir at taşıyamazdı.
Bâkî, beyitte atını Rahş'a benzetmekle Kanunî'yi de Rüstem'e benzetmiş oluyor.
Sa'âdet kelimesiyle Bâkî, hem Kanunî'nin mutluluğu, hem de yönetimindeki Osmanlı ülkesinin mud-mutluluğunu belirtmek istemiş. ' Böylece Kanunî'nin hayatı veya Osmanlı ülkesi, saadet ülkesine teşbih edilmiş.

7. Baş eğdi âb-ı tîgine küffâr-ı Engürüs
Şemşîri gevherini pesend eyledi Fireng
"Macar kâfirleri onun kılıcının suyuna baş eğdiler. Fransız kâfirleri de kılıcının cevherinin tadını tadıp beğendiler."
âb-ı tîğ (f): Kılıcının suyu, parlaklığı, sertliği, keskinliği.
engürüs (Hungarus, Hungaria): Macar. f
ireng (Franc): Fransız; genellikle Avrupa'daki Hristiyanlar.
pesend (f): Beğenme, takdir etme; kabul etme; baş eğme.
Kılıç yapılırken, demire su verilerek çelik yapılır. Böylece sertliği, sağlamlığı ve keskinliği sağlanır. Bu yüzden edebiyatta kılıç, hançer, mızrak, ok gibi madenden yapılmış savaş araçları hep su ile birlikte kullanılmıştır.
Beyitte hem Macarların, hem de Fransızlar başta olmak üzere bütün Hristiyanların Kanunî'nin kılıcından korktukları ve önünde baş eğdikleri söylenmiş. Ayrıca padişahın Fransız kralı François I'ya yardım etmesine de telmih yapılmış.
Gevher; öz, anlam ve maden cevheri anlamı yanında ince ve değerli taş anlamlarında da kullanılmıştır. Padişah kılıçlarının kabzaları murassa' olur. Böyle süslü ve değerli bir kılıcın beğenilmesi de doğaldır.

8. Yüz yere koydı lutf ile gülberg-i ter gibi
Sanduka saldı hâzin-i devrân güher gibi
"Taze gül yaprağı gibi yüzünü yavaşça yere koydu. Devran hazinecisi de onu mücevher gibi sandığa yerleştirdi."
lutf (a): iyilik; yumuşaklıkla, nezâketle yapılan iyilik; ihsan. sanduk (a): Sandık.
sanduka: Türbelerde, mezar üstüne konan mermer ya da tahtadan yapılmış boş tabut.
hâzin (a): Hazine bekçisi, hazinedar.
Padişahın ölümü için "lutf ile" sözünün kullanılması, lutf edip yahut yavaşça, sessizce öldüğünü anlatmak için. Lut ve ihsan padişahlar, büyüklere ve Tanrı'ya aittir. Kanunî o kadar büyük bir padişahtır ki, bir gün öleceği hatıra bile gelmez. Ama, ecel yetişince lütfen kabul edip uysallıkla yüzünü yere koymuş. Bâkî, Kanunî'yi yüceltmek için beyte, sanki padişah istese ölmezdi gibi bir anlam vermiş.
Gülberg-i ter, hem taze, hem kırmızıdır. Aynı zamanda hafif ve yumuşaktır. Kanunî'nin yüzü taze gül yaprağına teşbih edilmiş. Devran da bir hazinedara benzetilmiş. Zaman hazinedarı, padişahın vücudunu değerli taşlar, inciler gibi itina ile bir sandığa koyup saklamış.
Sanduk kelimesi "e" haliyle sanduka şeklinde türbelerdeki sandukayı hatırlatıyor.
Terkib-i bend nazım şekliyle yazılmış olan Kanunî mersiyesi sekizer beyitlik sekiz bendden meydana gelmiştir. Bakî, altı bendde meydana gelmiştir. Bâkî, altı bendde Kanunî'nin ölümünden duyduğu acıyı anlatmış; yedinci bendi sonraki padişah Sultan Selim'in sekizinci bendi de devrin sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa'nın övgüsüne ayırmıştır.

1.BEND ORİJİNAL METİN İÇİN
5. Bend
Mef û lü Fâ i lâ tü Me fâ î lü Fâ i lün

1. Gün toğdı şâh-ı âlem uyanmaz mı hâbdan
Kılmaz mı cilve hayme-i gerdûn-cenâbdan
"Gün doğdu, bütün dünyanın sultanı uykudan uyanmaz mı? Avlusu gökyüzü kadar geniş otağından çıkıp görünmez mi? "
cilve (a): Görünme; kırıtma, nazlanma.
hayme (a): Çadır.
hayme-i kebûd, hayme-i ezrâk (=mavi çadır): Gökyüzü.
cenâb (a): Avlu, çevre; hazret, şerefli, onurlu.
"Hayme-i gerdûn-cenâb" tamlamasıyla padişahın gökyüzü kadar geniş bir alana kurulan otağı ve aynı zamanda dünya anlatılmak istenmiş.
Bâkî, bu beyitte tecâhül sanatıyla padişahın öldüğünü bilmezlikten gelerek her günkü alışılmış hayatın neden sürdürülmediğini ve padişahın çadırından çıkıp neden görünmediğini ve padişahın çadırından çıkıp neden görünmediğini merak eder görünüyor. Bununla Kanunî'nin ölümüne inanmak istemediğini söylemiş.

2. Yollarda kaldı gözlerümüz gelmedi haber
Hâk-ı cenâb-ı südde-i devlet-me'âbdan
"Gözlerimiz yollarda kaldı. Devletin sığınağı olan padişahın eşiğinin avlusunun toprağından haber gelmedi."
südde (a): Kapı, kapı eşiği.
cenâb (a): Avlu, evin çevresi; hazret, şerefli, onurlu, yüce.
me'âb (a): Rücû edilen yer, sığınılan yer; makam.
Padişah devletin sahibi ve simgesidir. Devleti padişah temsil eder. Beyitte ondan haber gelmedi denirken "hâk" kelimesi kullanılmış. Bu, padişahın toprak olduğu anlamını da veriyor.
' Öte yandan Kanunî öldüğünde Bakî çok uzakta, İstanbul'dadır. "Gözlerimiz yollarda kaldı." sözüyle bu durum da anla*tılmış.

3. Reng-i izârı gitdi yatur kendü huşk-leb
Şol gül gibi ki ayru düşüpdür gülâbdan
"Kendi, gülsuyundan ayrı düşmüş, solmuş şu gül gibi, yanağının rengi gitmiş, dudakları kurumuş bir halde yatmakta."
huşk (f): Kuru.
huşk-leb: Dudağı kurumuş; susamış.
Yanağın rengi, kırmızı gülün rengindedir. Eski güzellik anlayı*şında yanağın kırmızı, canlı ve parlak olması aranır. Bu yüzden ya*nak güle, laleye, yakuta benzetilmiştir. Gül yaprağının gülsuyundan ayrı düşmesi, kuruması ve sararmasıdır. Gül yaprakları kaynatılarak imbikten geçirilerek gülyağı ve gülsuyu çıkarılır. Kalan, yaprakların kuru posasıdır.
Huşk-leb sözüyle ölmüş, hareketsiz bir bedenin kuruyup solmuş dudaklarının görünüşü anlatılmış.

4. Gâhî hicâb-ı ebre girer husrev-i felek
Yâd eyledükçe lutfunı derler hicâbdan
"Gökyüzünün sultanı güneş, bazen bulut perdesinin arkasına girip saklanır ve senin iyiliğini, bağışlarını aklına getirdikçe utancından terler."
husrev (f) (a. Kisrâ): Padişah İran'da Keyariiyân şah ailesinin Keykâvus ve Siyâvuş'tan sonraki üçüricü şahı Husrev-i Perviz
Husrev Nûşirevan'ın torunu, Hürmüz'ün oğlu ve Şirin'in kocasıdır. Şîrîn'le olan macerası Husrev-ü Şîrîn mesnevîlerinde anlatılmıştır.
hicâb (a): Perde; utanma, sıkılma.
Beyitte Kanunî'nin cömertliği ve bağışı mübalağa sanatıyla anlatılıyor. Göğün bulutlarla kaplanması, yani karalara bürünüşü de Kanunî'nin ölümünün üzüntüsüne bağlanarak hüsn-i ta'lîl yapılmış.
Güneşin padişahın iyiliği ve cömertliğini anıp bulutların arkasına saklanarak utançtan terlemesi ile de yağmur yağdığı anlatılmış.Yağmurlu, puslu hava, edebiyatta daima yas işareti olarak kullanılmıştır. Aslında dünyayı ısıtıp aydınlatan ve hayat veren güneştir. Bu, insanlara büyük bir iyilik ve cömertliktir. Beyitte güneş, padişahın cömertliği ve halkına iyiliğinin ne kadar çok olduğunu düşünerek utanmış ve utançtan terlemiş.
Yağmurun yağması da, hayatın sürmesi için bir başka iyiliktir.

5. Tıfl-ı sirişki yerlere girsün du'âm odur
Her kim gamundan ağlamaya şeh ü şâbdan
"Genç ya da yaşlı, kim olursa olsun, senin ölümüne ağlamazsa, duam odur ki onun da gözyaşı çocuğu yerlere girsin."
tıfl (a) (çoğ. etfal): Çocuk.
sirişk (f): Damla; gözyaşı damlası; gözyaşı.
du'a (a) (da'vet'den): Birini çağırma; bir yere gönderme; Tan-rı'ya yakarma.
şeyh (a): Yaşlı; tekke şeyhi; kabile başkanı. Şeyhü'l-sahhâfin, şeyhü'l-muharrirîn: Sahhafların, yazarların başkanı.
şâb (a): Genç, delikanlı.
Ölüm acıdır. Çocuk ölümü daha da acıdır. Çocuğunu kaybet*mek herkese acı gelir. Bâkî "gözyaşı çocuğu yere girsin" derken gözyaşlarını çocuğunu gömer gibi yere gömsün diye beddua etmiş. Dökülen gözyaşı zaten yere girer.
Du'a, da'vet kelimesinden gelir. Bâkî, üzüntüsünden beddua eder görünerek aslında kim sana ağlamıyorsa onları gözyaşı dökmeğe davet ediyorum demek istiyor.

6. Yansun yakılsun âteş-ı hecrünle âfitâb
Derdünle kare çullara girsün sehâbdan
"Güneş senin ayrılığının ateşiyle yansın yakılsın. Derdinle buluttan kara çullara hürünsün."
Güneşin kara buluta girmesi bir hüsn-i ta'lîl ile Kanunî'nin ölümüne bağlanıyor.

7. Derd ü gamunla çâk-ı girîbân edüp kalem
Pîrâhenini pârelesin gussadan alem
"Kalem senin derdin ve gamınla yakasını yırtsın, bayrak da keder*den gömleğini parçalasın."
girîbân (f): Yaka.
çâk-ı girâbân: Yaka yırtığı, yaka yırtmak.
Yaka yırtmak acının ıstırabın işaretidir. Âşıklar ayrılık acısıyla yakalarını eteklerine kadar yırtarlar.
Kalemin yakasını yırtması, ucunun yarık olmasıdır. Beyitte sözü edilen kalem, Bâkî'nin kalemidir. Padişahın ölümünden sonra ucu kırılsın artık bir şey yazmasın, denmiş. Gerçekten padişah öldüğüne göre, Bâkî onun için şiir yazamayacaktır. Kalem, aynı zamanda Kanunî'nin kalemidir. Muhibbî mahlasıyla koca bir divan' tertiplenecek kadar çok şiir yazmıştır. Sahibi olmayınca artık şiir yazamayacaktır.
Bayrağın gömleği ise, üzerine geçirilen kılıfıdır. Bayrak kılıftan çıkarılarak asılır. Padişahın sancağının kılıfından çıkarılması, ordunun sefere çıkmasıdır. Kanunî'nin bayrağı sürekli savaş alanlarında dalgalanmıştır. Şimdi o ölünce kılıfına konmuş, sefer ve savaştan uzak, keder ve sıkıntı içinde kalmıştır

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 5191
favori
like
share