1894 yılında Brezilya'nın Santos limanına yanaşan geminin kaptanı, acaba bir ulusun "kaderini" değiştirilmesine katkıda bulunduğunu biliyor muydu sizce? Daha doğrusu İngiltere'den aldığı bir yolcuyu sağ salim Brezilya'ya ulaştırmakla, bir ulusun "kaderinde" yeni bir dönüm noktası yaratılmasını sağladığını.

Stefan Zweig'a sorsaydık kuşkusuz "evet" diyecekti, "Bu Brezilyalıların yıldızının parladığı an" ifadesiyle sözlerini sürdürecekti. Oysa su akar ve yolunu bulur, bu da ayrı bir mesele.

Neyse uzatmaya gerek yok. Bu gemi 20 yaşında genç bir İngilizi, Charles Miller'ı taşıyordu. Bizim için bilinmeyen bir isim, Brezilyalılar için ise... Yine lafı uzatmayalım. Gemiden elinde iki adet futbol topuyla inmişti Miller. Brezilya ileriki günlerde İngilizlerin icatı olan bir oyunla, futbolla tanışacaktı. Miller, Brezilya futbolunun babasıydı.

Güneşin batmadığı imparatorluğun evlatları olan İngilizler, icat ettikleri bu muhteşem oyunu kısa sürede tüm dünyaya taşıdılar. (Türkiye'ye de onlar tanıştırdı futbolu tanıştırdı, nitekim.) Ama Brezilyalılar bu oyunun hamurunu aldılar, yoğurdular ve kendilerinden çok şey katttılar. Brezilyalılar futbolu bir başka oynuyordu. Top sürmeyi ve kısa paslarla hareket etmeşyi fiziğe dayalı futbola ve uzun paslara tercih eden Brezilyalı futbolcular, kültürlerindeki diğer önemli öğe olan sambayı adeta sahada icra ediyorlar. Yani onlara sadece futbolcu demek yetersiz, çünkü onların her biri birer sanatçı.

Nitekim futbolu bir sanat eseri gibi gören Brezilyalılar bu oyuna şöyle bir ad takmışlar: "Futebol arte", yani "futbol sanatı".

FUTEBOL ARTE VE BREZİLYA

İşte budur tüm dünyaya Brezilya futbolunu sevdiren. Bugün Brezilya Almanya'dan İspanya'ya, hatta ve hatta Faroe Adaları'na bile futbolcu ihraç ediyorsa, bunun nedeni "futbol sanatçılarına" duyulan hayranlık ve sevgi değildir de nedir?

Ama dünya dönüyor, yaşam değişiyor. Kapitalizmin sosyal sosunu fazlasıyla barındıran, İkinci Dünya Savaşı'nın refah devletleri geride kaldı. Bir bakıma "toplumsal uzlaşma" dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu dönemin dayanışmacılığı, grup bilinci 70'li yılların sonlarından itibaren ağır darbe aldı.

ABD'de Ronald Reagan'ın, İngiltere'de ise Margareth Thatcher'ın iktidara gelmesiyle birlikte tüm dünyada hegemonyasını ilan eden neoliberalizm, her türlü "sosyali" ortadan kaldırıyor, "rasyonel", "girişimci", "işbitirici" bireyleri kutsuyordu. Adeta kutsanan ve idealize edilen bu bireycilik anlayışına göre önemli olan araç değil, sonuçtu. Fatih Terim'in bir basın toplantısında dillendirdiği "resultante importante" (yani önemli olan sonuçtur) sözü, tesadüf eseri deneyimli teknik adamın dudaklarından dökülmüş sözler değildi. Bu sözler, neoliberal dönemin bireyciliğinin adeta motto'suydu.

Sadece kazanmak için sahaya çıkan, bunun için futbolu çirkinleştirmekte ya da çirkinleştirecek araç ve yöntemler kullanmakta bir an için bile tereddüt etmeyen bir anlayış. Kazanmak, kazanmak, her ne koşulda olursa olsun kazanmak... Gerisi sadece bir teferruat onlara göre...
KAZANAN FUTBOL OLDU

Geçtiğimiz hafta Chilsea ile Barcelona ile arasında oynanan Şampiyonlar Ligi yarı finali maçını izlerken bu düşünceler bir kere daha delip geçti zihnimi.

Bir tarafta "parayla saadetin" olabileceğini ispatlamak için yola çıkmış, paranın yani petrol milyarderi Roman Abromovich'in takımı Chelsea...

Diğer yanda bir halkın temsilcisi olma misyonunu taşıyan, ilkeleri uğrunda formasına reklam almayarak gelecek milyonlarca doları elinin tersiyle geriye iten Barcelona...

Bir yanda futbolu icat eden İngilizlerin, çeşitli uluslardan oluşan takımı Chelsea...

Diğer yanda, kadrosunda fazla Brezilyalı futbolcu bulundurmasa da, "futebol arte"nin avrupa'daki temsilciliğine soyunan Barcelona...

Sahada ise rakibi oynatmadan, futbolu çirkinleştirerek sonuca gitmeye çalışan, bir bakıma anti-futbol oynayan, "resultante importante" diyerek neoliberal dönemin takımı olduğunu bas bas bağıran, kurt hoca Guus Hiddink'in takımı...

Diğer yanda ise sezon başından beri futbolun tüm güzelliklerini sahaya yansıtan, bireysel yeteneklerle zenginleşmiş kolektif futbolun doruğu konumunda olan, rakibin oynatmama ısrarı karşısında oynamaya çalışan, ama bunda da çok zorlanan, genç teknik adam Pep Guardiola'nın takımı...

Ne hazindir ki, kaybeden oynatmamak için sahaya çıkan anti-futbol oldu. Hem de kendi silahıyla yenilerek. Chelsea'lilerin, Barcelona'lıların "resultante importante" dedikleri anda içine girdikleri öfke krizini görür gibiyim.

Haa bu arada. Dünya ekonomisini yakından takip edenler bilirler. Yeniden sosyal olanın keşfedilmeye çalışıldığı, Neoliberalizmin tahtının sallandığı günler bunlar.

Sakın bu maç da yeni dönemin habercisi olmasın?

Yazar:Ali Bakın

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 330
favori
like
share
Asi Çaykaralı61 Tarih: 15.05.2009 00:23
paylaşim için teşekkürler.TRABZONSPORLU FANATİK
By_ultrAslan Tarih: 14.05.2009 23:19
Haydi, Mükemmel bir konu Teşekkürler