Allah’a hamdolsun.

Evet, kul Allah’ın kendisine vacip kıldığı bir ibadeti yerine getirmeyi, kesin bir şekilde istediği, irade ettiği zaman, buna kadirdir. Aynı şekilde kendisine haram kılınan bir günahı terk etmeyi kesin bir şekilde irade ettiği zaman da, buna kadirdir. Bunda müslümanlar ve diğer dinlerin mensupları görüş birliği içindedirler. Hatta Cebriye mezhebinin imamları da bu kanaattedirler. Daha doğrusu bu, İslâm dini açısından bilinmesi zorunlu bir husustur. Bu hususta sadece Cebriye’nin bazı aşırı kolları aykırı fikirler ileri sürmüşlerdir. Diyorlar ki:

Özü itibariyle imkânsız olan emirler şeriatta yer almışlardır. Buna kanıt olarak da yüce Allah’ın Ebu Leheb’e iman etmemesi kaçınılmaz olan şeylere iman etmesini emretmesini göstermişlerdir…

Bu değerlendirme, dört mezhep imamı, hadis ve tasavvuf imamları gibi İslâm imamlarının icmaı’na, görüş birliğine aykırıdır. Kaderi olumlayan ve olumsuzlayan kelâm imamlarının da görüşüne aykırıdır.

Mutezile ve benzeri grupların bu hususta görüş birliği içinde oldukları ise açıktır. Sıfatları olumlayan Ebu Muhammed b. Kilab, Ebu’l Abbas el-Kalanisi, Ebu’l Hasan el-Eş’arî, Kadı Ebu Bekir el-Bakıllani, Ebu Bekir b. Fevrek ve Ebu ishak el-İsferayini gibi kelâm imamlarının görüşü de budur. Üstad Ebu’l-Meali el-Cuveyni, Ebu Hamid el-Gazali, Ebu Abdullah Muhammed b. Kerram ve İbni Heysem gibi arkadaşları, Ebu Mansur el-Maturidi gibi Ebu Hanife’nin izleyicileri de bu hususta müttefiktirler. Müslümanların bu konuda görüş birliği içinde olduklarını birçok kişi zikretmiştir. Buna Ebu’l-Hasan ez-Zağuni’yi örnek gösterebiliriz. Bu hususta bazıları farklı görüşler söylemişlerdir. Ki, bunlardan biri de Ebu Abdullah er-Razi’dir.

Bunların Ebu Leheb kıssasını kanıt olarak göstermeleri yanlıştır. Çünkü yüce Allah, “mesed” suresini indirmeden önce Ebu Leheb’e iman etmesini emretmişti. Ama o küfürde ısrar edince, inatçı tutumunu sürdürünce azap tehdidini hakketti. Tıpkı Nuh kavminin azabı hak etmesi gibi:

“Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık asla inanmayacaktır.” (Hud, 36)

Dolayısıyla Ebu Leheb azabı hakkedince, yüce Allah da kendisine ilişecek olan azabı haber verdi. O sırada artık kendisinden yerine getirmesi istenen bir emre muhatap değildi. Şeriatta, emredilen fiillerin, kişinin yapabilirliği ve gücüyle ilintili olduğuna dair o kadar çok açıklama ve direktif var ki!

Nitekim peygamber efendimiz (s.a.v.) İmran b. Husayn’e şöyle demiştir:

“Ayakta namaz kıl. Buna gücün yetmiyorsa, oturarak kıl. Buna da gücün yetmiyorsa, o zaman yanın üzere yatarak kıl.” (Buhari, Taksiru Salat, 19; Tirmizi, Salat, 15 )

Müslümanlar, namaz kılacak kimsenin, kıyam, kıraat, rüku, secde, avret yerlerini örtme veya kıbleye yönelme gibi bazı yükümlülükleri yerine getirmekten aciz olması durumunda, bu yükümlülüklerin üzerinden kalkacağı hususunda görüş birliği içindedirler. Sadece, bir şeyi kesin olarak yapmayı irade ettiğinde ve bunu yapma imkânı bulunduğunda vacip olur. Aynı durum oruç için de geçerlidir. Müslümanların ortak görüşü şudur:

Yaşlı erkek veya yaşlı kadınlar orucu zamanında veya kaza ederek tutmaktan aciz iseler, oruç yükümlülüğü üzerlerinden kalkar. Sadece, bu durumda olan kimseler fidye vermeli midirler, yoksa vermemeli midirler?

Noktasında ihtilaf vardır. Ebu Hanife, Şafii ve Ahmed başta olmak üzere fakihlerin çoğunluğu fidye vermenin vacip olduğun savunmuşlardır. İmam Malik ise bu gibi kimselerin fidye vermelerinin gerekli olmadığını söylemiştir. Hac ibadeti ile ilgili olarak da aynı durum söz konusudur. Müslümanlar, hac görevini yerine getirmekten aciz olan kimsenin üzerinden bu yükümlülüğün kalkacağı hususunda görüş birliği içindedirler.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” (Al-i İmran, 97 )

Bu husustaki tartışma şununla ilgilidir:

Güç yetirme sadece malın bulunmasından mı ibarettir, Şafii ve Ahmed’de olduğu gibi, yoksa Malik de olduğu gibi sadece bedensel kudretten mi ibarettir?

Ya da Ebu Hanife’nin mezhebinde olduğu gibi,her ikisinin de bulunması gerekli midir?



Öncekiler, malı gasp edilen birinin malına niyabeten bu görevi yerine getirebileceğini söylerken, diğerleri bunun tersini savunmuşlardır.

Daha doğrusu bu konuda bilinmesi gereken şey, şeri yapabilirliğin emir ve yasaklarda şart olmasıdır. Yasa koyucu, bu konuda, zarar söz konusu olsa da fiilin mümkün olmasını yeterli görmemiştir. Bilakis, kul, fiile kadir olsa da, ortada bir zarar varsa, şeriatın birçok alanında, güçsüz olarak kabul edilmiştir. Su ile temizlenmek, hastaların oruç tutması, namazda kıyam ve benzeri hususları buna örnek gösterebiliriz. Bütün bu hususlarda şu ayetlerin hükmü göz önünde bulundurulmuştur:



“Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara, 185 )



“Allah, din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.” (Hac, 78 )

“Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez.” (Maide, 6 )

Sahih bir hadiste Enes’ten şöyle rivayet edilir:

“Bir bedevi mescidde bevlini yaparken peygamberimiz (s.a.v.):

“Karışmayın! (Bevlini yapmasına engel olmayın) Çünkü siz kolaylaştırıcılar olarak gönderildiniz, zorlaştırıcılar olarak değil.” (Buhari, Vudu’, 58 )

Yine sahih bir hadiste peygamber efendimizin (s.a.v.) Muaz ve Ebu Musa’yı Yemen’e gönderirken onlara şöyle dediği rivayet edilir:

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle uyumlu hareket edin. İhtilafa düşmeyiniz.” (Buhari, Meğazi, 60; Darimi, Mukaddime, 24 )

Buna benzer açıklamalar şeriatta sayılmayacak kadar çoktur.

Dolayısıyla, kullar, bir şeyi kesin olarak yapmayı irade ettiklerinde, Allah onlara aciz oldukları şeyi emretmiştir, diyenler Allah’a ve resulü’ne karşı yalan söylemişlerdir. Onlar, yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu iftiracılardır:

“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlaka rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” (A’raf, 152 )

Ebu Kulab’e şöyle der:

Bu ayette, bu ümmetten kıyamet gününe kadar gelmiş gelecek tüm iftiracılar kast edilmiştir.

Fakat bununla birlikte şunu da bilmek gerekir ki, Allah’tan başka güç ve değiştirici kudret yoktur. Allah’ın dilediği olur, dilemediği de olmaz. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Kulların da yaratıcısıdır. Kulların kudretlerinin, iradelerinin ve fiillerinin de.

Dolayısıyla O, her şeyin rabbi ve malikidir, O’nun dilemesi, izni, takdiri, kaderi ve kudreti olmadan hiçbir şey olmaz.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 421
favori
like
share
ByJavaliS Tarih: 16.05.2009 19:29
Teşekkürler
Hepsini okudum çok doğru
Paylasım için Teşekkürler