Eski uygarlıklarda bilim söz konusu olunca akla ilk olarak Mısır, Mezopotamya ve Yunan bilimleri gelir. Bunlar içinde eskilik bakımından Mısır ve Mezopotamya bilimleri ilk sırada yer alır. Eski Mısır ve Mezopotamya ilmi bilgileri, tarihî vesikalara dayanarak inceleyebildiğimiz ve tanıdığımız en eski örnekleri oluşturur. Günümüzde bilim tarihini inceleyenler, hangi yolu takip ederlerse etsinler, sonunda karşılarına Mısır ve Mezopotamya çıkar.
Eski çağlarda Hindistan, Çin, Aztek ve İnka medeniyetlerinde de önemli ilmî çalışmalar olduğu biliniyor. Ancak, günümüz ilmiyle bunlar arasındaki devamlılık, sadece belirli birtakım konularla sınırlı kalıyor.
Mısır ve Mezopotamya ilimleri ise Yunanlılar yoluyla, ortaçağ İslâm Dünyası ve yine ortaçağ Batı uygarlıkları aracılığıyla, Avrupa yeniçağ ilminin temelini oluşturmuştur.
Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri, M.Ö. 3000 yılından daha öncelere gitmektedir. Ancak, bunların bilim faaliyetlerine ait en eski belgeler M.Ö. 2000 yılına kadar ulaşmaktadır. Bu durumda, bu belgeleri başlangıç olarak değil, daha önceki yıllarda geliştirilmiş bilimin sonuçları olarak kabul etmemiz gerekmektedir.
TARiHÇE
M.Ö. 3000 yılından önce başlayan eski Mısır tarihi, 333 yılında Büyük İskender'in Mısır'ı imparatorluğuna ilhak etmesiyle sona ermiştir.
Eski Mısır, Hiksus’lar (1700 - 1580), Asur’lular (715 - 663) ve İranlıların (525 - 404) istilâları dışında devamlı, istikrarlı ve uzun bir tarihe sahip bulunuyor. Bunda şüphesiz Mısır'ın büyük çöller ve denizlerle çevrili olması önemli rol oynamaktadır.
Evet, eski Mısır'da siyasî tarih M.Ö. 333' de son bulmuştur ama, eski Mısır, Yunan ve Roma imparatorlukları zamanında da çok önemli bir bilim merkezi olma hüviyetini devam ettirmiştir.
Mısır'dan da eski olan Mezopotamya tarihinde ise, birbiri peşi sıra başka başka kavimlerin egemenlik durumuna geçtikleri görülüyor. Bu da Mezopotamya'nın kıtaların birleşme noktasında ve geçiş yolu üzerinde bulunmasından kaynaklanıyor.
Mezopotamya medeniyetinin kurucusu olarak Sümerliler biliniyor. Ancak, araştırmacı tarihçiler, Sümerlilerin ana yurdunun Mezopotamya olmadığını söylüyor. Asıl yurtları henüz bilinmeyen Sümerlilerin M.Ö. 3000 yılında Mezopotamya'ya geldiklerinde burada oldukça gelişmiş bir uygarlıkla karşılaştıkları sanılıyor. Sümerlilerin buna rağmen, Mezopotamya medeniyetinin kurucusu olarak adlandırılmaları, bu medeniyeti çok ileri götürmüş olmalarından kaynaklanmaktadır.
Mezopotamya'da hakimiyet kuran kavimler kronolojik olarak şöyle sıralanıyor: Sümerliler (3000-2400), Akadlar (2400-2100), tekrar Sümerliler (2100-1900), Eski Babil Devri ((1900-1650), Hint-Avrupa Kavmi Kaslar (1650-1300), Asurlular (1300-700), Yeni Babil Devri (700-540), İranlı Ahamanişler (540-330), Büyük İskender (330-312) Selökidler (312-M.S.104), İranlı Partlar (104-226), Sasaniler (226-630)ve arkasından İslâm hakimiyeti.
MISIR VE MEZOPOTAMYA'DA BİLİM
Her biri üç biner yıldan uzun sürmüş bu iki temel uygarlığa ait bilgiler, bu güne kadar yazılan kütüphaneler dolusu kitaplara sığdırılamamışken, burada bunlar hakkında detaylı bilgiler aktarmak bir yana, sadece yazılan kitapların, eserlerin dökümünü yapmanın bile olanağı yoktur.
Bu nedenle biz burada sadece, her iki uygarlığın ne kadar inanılması güç büyüklükte olduğunu kanıtlayacak birkaç ilginç bilim damlasıyla yetineceğiz .


ESKİ MISIR'DAN BİLİM DAMLALARI
Tarihçi Heredot'a göre, geometri Mısır'da doğdu. Bu, Nil'in taşmasıyla deltada su altında kalan tarım arazilerinin sık sık yeniden ölçülmesi ihtiyacından ve kaybolan ya da zarara uğrayan arazilerin her seferinde yeniden ve dikkatle tespiti ve vergi miktarının buna göre yeniden belirlenmesi gereğinden kaynaklanmıştır.
Mısırlılar kare, üçgen, yamuk gibi alanların yüzölçümlerini bulabiliyor, en zoru olan dairenin alanını hesaplayabiliyorlardı. Bununla da kalmıyor üç boyutlu şekillerin, örneğin silindirin, dikdörtgen prizmanın, piramidin, kesik piramidin hacimlerini hesaplıyorlardı.
Dünyanın 7 harikasının, günümüze kadar ayakta kalmayı başaran tek örneği olan piramitler M.Ö. 2778 - 2263 yılları arasında inşa edilmişti. Bunlardan Keops piramidinin inşasında, her biri 2.5 tonla 30 ton arasında değişen 2.5 milyon civarında taş blok kullanılmıştı. İnşaat alanının yakınında taş yoktu ve bunlar bir hayli uzaktaki ocaklardan getiriliyordu. Üstelik o tarihte. Mısırlılar henüz tekerleği bilmiyorlardı (1800 - 1600 arasında Hititlerden öğrendiler). İnşaatı 100 bin işçinin 20 yıl çalışmasıyla tamamladılar.
Bir örneğini İstanbul Sultan Ahmet Meydanı'nda gördüğümüz obelisklerin ağırlıkları ise 200 ile 1000 ton arasında değişmekteydi. 1879 yılında New York' a götürülen bir obeliskin uzun yolculuğunun son iki millik mesafesi, eski Mısır'da varsayılan şartların aynen uygulanmasıyla kat ettirildi. Obelisk topu topu bu iki millik yolu günde ortalama 30 metre kat ederek 112 günde tamamlayabildi.
Mısırlılar, piramitlerde kullanılan taş blokların hazırlanması için en basit âletlerden başka bir araca sahip değillerdi. Çekiç ve taşçı kalemi veya keskisi ile ana kayadan ayrılacak taşın etrafında gerekli derinlikte yuvalar açıyor, bu yuvalara yerleştirilen çift kat takozların arasına bronz kazıklar çakmak suretiyle, blokları yataktan koparıyorlardı. Bu iş için bir diğer yöntem olarak, tahta takozların ıslanınca şişmelerinden yararlanıyorlardı.
Gene o devirde demiri cevherden elde etmeyi bilmiyorlardı (M.Ö. 600 yılında Hititlilerden öğrendiler). Sert olmasını istedikleri âletleri bronzdan imal ediyorlardı. Daha sert ve keskin âletleri ise doğada hazır şekilde bulabildikleri nikelli demirden yapıyorlardı. (Nikelli demir ise hazır şekliyle sadece gökten düşen meteorlarda bulunmaktadır).
Piramitlerin tabanları kare şeklindedir. Bunlardan Keops piramidinin taban kenarları ortalama 230 metredir. Kenarlardan ikisi karşılaştırıldığında sadece 2.5 cm'lik bir farklılık göze çarpmaktadır. Hata payı sadece ve sadece yüz binde birdir (Keops piramidinden 4.500 yıl sonra inşa edilen bizim evin 3-5 metrelik oda duvarları arasında 7-8 cm'lik sapmalar bulunmaktadır). Piramidin yanları ile taban yüzeyi arasında 51 derece 51 dakikalık bir açı bulunmakta olup, bu açı tabandan en üst noktaya kadar bozulmadan korunmuştur.
Mısır'da anıtlar ve özellikle piramitler daima belirli yönlere dönük olarak inşa edilmiştir. Piramitlerin tabanları doğu, batı, kuzey, güney yönleri gösterecek şekilde oturtulmuştur. Bu doğrultuların belirlenmesinde hata payı ise hiç bir zaman bir derecenin üzerine çıkmamıştır.
M.Ö. 2000 yıllarında yağmur mevsimi sellerinden, kuraklık yıllarında yararlanabilmek için, Aşağı Nil Vadisi'ndeki dar ve kayalık boğazlara barajlar inşa etmişlerdi. Bunlar arasında 76 metre genişliğinde, 10 metre yüksekliğinde, taban kalınlığı 45 metreyi bulanlar vardı.
M.Ö. 1900-1500 yılları arasında Nil ve Kızıl Deniz arasında Süveyş üzerinden bir kanal açmayı başarmışlardı.
Mısırlılar takvimlerinde yılı 30'ar günlük 12 aya bölmüşlerdi. Bu 12 ay dışında her yıla 5 gün ilâve ediyorlardı. Böylece Mısırlıların takvimi şimdi olduğu gibi 365 gündü. Takvimlerini Siriyus yıldızına göre ayarlamışlardı. Takvimlerinde güneş yılına göre tedrici bir kayma bulunmasına ve güneş yılını da bilmelerine karşın, takvimlerini güneş yılıyla ayarlamamışlardı. Tam tersine, güneş yılını kendi takvimlerine uydurmuşlardı. Neden Siriyus yıldızını seçmişlerdi de güneşi değil? Bu sorunun açıklaması bugüne kadar yapılamamıştır. Tek açıklama Siriyus’un helyak doğuşunun, Nil'in taşması sırasına (Temmuz ayı) rastlaması ve bir nevi taşkının habercisi olmasıdır.
Mısırlıların ayrıca bir de dinî takvimleri vardı. Ay yılına dayanan bu takvimi, dinî bakımdan önemli günleri belirlemek için kullanıyorlardı.
Mısır uygarlığında zaman birimi olan saat, bugün olduğu gibi, dünyanın kendi etrafında dönüşünün 24’de biri değildi. Mısırlılar, dinsel bazı inançlarla gündüzü 12 ve geceyi de yine 12 eşit parçaya bölmüşlerdi.
Gece ve gündüz uzunluklarının mevsimlere göre değişmesi, bir gün önceki zaman aralıklarını ertesi gün geçersiz kılıyordu. Mısırlıların saat düzeni, yılda sadece iki kez, gece ve gündüzün eşit olduğu gün dönümlerinde bugün kullandığımız saat düzeniyle aynı oluyordu.
Zaman aralıklarının her gün değiştiği bir sistemde, zamanı doğru olarak gösterecek bir saatin tasarım ve yapımı ancak bugün ulaşılan teknolojik olanaklar çerçevesinde düşünülebilecekken; Mısırlılar, çok değil daha 20-30 sene öncesinin teknolojisiyle bile olanaksız gibi görülebilecek bu çok zoru, bundan 35 asır önce gerçekleştirmişlerdi.
Bu bir su saati olup, bir örneği M.Ö. 1408 - 1372 yılları arasında yaşayan 3. Amonhotep zamanında inşa edilen Amon tapınağında bulunmaktadır.
Netice olarak, günün 24 saate bölünmesi Mısırlılardan başlayarak bugünlere kadar gelmiştir. Helenistik Çağ’da bu saatler Yunanlıların elinde, Mezopotamya sayı ve kesir sistemlerinin yardım ve etkisiyle 60'ar kısma, yani dakikalara, dakikalar da saniyelere bölünmüştür.
Gökyüzüyle bu kadar ilgilenmelerine, çeşitli gök cisimlerini tanrıları olarak kabul etmelerine, yıldız kümelerini bilmelerine karşın, çok ilginçtir, eski Mısır'da astroloji yoktu.
Eski Mısır'da tıp bilimi de çok ileri gitmişti. Tıbbî papirüslerin incelenmesiyle meydana çıkan tıp bilgileri ve cerrahî alandaki geniş ve sağlam bilgileri tıp tarihçilerini günümüzde bile hayrette bırakabilmektedir. Eski Mısır'da doktorlar uzmanlık alanlarına ayrıl
ESKi MEZOPOTAMYA'DAN BİLİM DAMLALARI
Geometrinin Mısır'da doğmasına karşın, cebirin bulucusu da Mezopotamyalılardır. Daha M.Ö. 2000'li yıllarda olağanüstü bir matematik bilgisine sahip bulunuyorlar, çarpma ve ters sayı cetvellerinden başka kare, karekök, küp ve küp kök cetvellerini kullanıyorlar, bileşik faiz hesaplarını yapabiliyorlardı. Pi sayısını bulmuşlar ve 3.125 olarak uyguluyorlardı. Hesaplarında iki tabanlı logaritma kullanıyorlardı. Mezopotamyalılar, klâsik matematiğin esaslarını M.Ö. 700-600'lü yıllarda yaşayan Yunanlı Pisagor ve Tales'den 1400 yıl önce biliyorlardı.
Babil'liler, ünlü Pisagor Teoremi'ni, ondan 1400 yıl önce 15 ayrı çözümde bulmuşlardı. Mezopotamyalıların Tales teoremini Yunanlılardan önce bildiklerini gösteren bir tablet halen Vatikan'da bulunmaktadır.
Mezopotamyalıların takvimi ay yılını esas almıştı. Yılı ortalama 29.5 günlük 12 aya bölmüşlerdi. 354 günlük ay yılını, 365 1 /4 günlük güneş yılı ile ayarlayabilmek için, belirli dönemlerde yıla artık ay ekleyerek 13 aya çıkarıyorlardı.
Bu takvim Yunanlıların ve Jülyen takviminin kabulüne kadar Romalıların kullandıkları takvimin esasını oluşturdu. İslâm dünyasında kullanılmakta olan dinî takvimin esasları da bu takvime dayanmaktadır. Mezopotamyalılar günü 24 kısma değil, 12 kısma bölmüşlerdi ve saatleri, Mısırlılarınkinden farklı olarak sabit zaman sürelerini temsil ediyordu.
Mezopotamyalılar gezegenlere karşı derin ilgi göstermişler, bunların helyak doğuş ve batışlarını, tüm hareketlerini incelemişler, bu olayların çeşitli gezegenlerdeki periyotları konusunda etraflı araştırmalar yapmışlardı. M.Ö. 800'üncü yıldan itibaren güneş ve ay tutulmalarını düzenli bir şekilde rasat etmişler, bununla da yetinmeyip rasat sonuçlarını itina ile kaydetmişlerdi.
Mısırlılar gibi Mezopotamyalılar da gökyüzünün tanrılarla meskûn olduğuna inanıyorlardı. Ancak onlardan farklı olarak astroloji ile yakından ilgilenmişlerdi.
Günümüzde bulunan ve konusu tıp olan en eski tablet M.Ö. 3000'nci yıllardan kalmadır ve Sümerlilere aittir. Hayatla ilgili fonksiyonların en önemli merkezi Mısırlılar için kalp iken, Mezopotamyalılar için karaciğerdi. Daha sonra Yunanlılar, kan damarlı sisteminin merkezini hem kalp hem karaciğer olarak kabul etmişlerdi.
Damlacıklar halinde sunduğumuz bütün bu bilgiler, bugün gövdesini, dallarını, yapraklarını gördüğümüz; gölgesinden -meyvesinden yararlandığımız ve her gün bir önceki günden daha hızla gelişen bilim ağacının köklerinin can suyunu çok eskilerden aldığını ortaya koyuyor.
Bilim ve sanatları aklın rehberliğinde beş duyumuzu kullanarak incelememiz fikir ve düşüncelerimizi aydınlatsın ki, Yaradanın Yüceliğini daha iyi anlayalım..

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1547
favori
like
share
mehtap0weri Tarih: 06.12.2009 16:12
çook teşekkürler