Kel Oğlum Keleş Oğlum - Çocuk Oyunu Skeçi

Keloğlan Yedilemesi: 1
KEL OĞLUM, KELEŞ OĞLUM
(5 Haziran Dünya Çevre Günü)
Çocuk Oyunu
FEVZİ GÜNENÇ

Bu oyunda kimler var

KELOĞLAN
KELOĞLANIN ANNESİ:
BUZCU:
MUZCU:
ÇOBAN:
KUZULAR: (İstenildiği kadar)
BALIKÇI:
AVCI:
KÖYLÜ.
TUZCU:


DEKOR:
Bir sokak. Sokak kapıları. Ortadaki kapı Keloğlanın evinin kapısıdır.


KELOĞLANIN ANNESİ:
(Kapıyı açıp çıkar; sağa sola bakar; kendi kendine söylenir.) Yine nerelere kayboldu bu hayırsız? (Seslenir) Keloğlan!.. Keloğlaaan, keleş oğlaaan Jayatı beleş oğlaaan!..

KELOĞLAN: (Sesi salondaki izleyicileri en arkasından gelir. Bağırır.)
Buyur ana…

KELOĞLANIN ANNESİ: (Sahnenin en önüne kadar yürür, elini alına siper edip bakar.)
Nerelerdesin hayırsız?

KELOĞLAN: (Seslenir.)
Buradayım ana!

KELOĞLANIN ANNESİ:
Orası neresi?

KELOĞLAN:
Ne bileyim, ince uzun bir yer işte. Bir sürü de çocuk var. Onlarla tanışıyorum.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Vay benim kafasız oğlum!


KELOĞLAN:
Öyle deme anne, gücenirim ha! Bak, işte kafam var benim. Sadece biraz kel. Hepsi o kadar. Kel diye içi boş değil ya.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Medem içi boş değil, ne arıyorsun seyircilerin arasında?

KELOĞLAN:
Onlarla arkadaş olmak istiyorum anne.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Herkes işini bilsin! Senin işin burada, sahnede oyun oynamak.

KELOĞLAN:
Burada oynarsam ne olur ki?

KELOĞLANIN ANNESİ:
Onlar da sahneye doluşur. Oynayabilirsen oyna o zaman.

KELOĞLAN:
Sıkışırdık be anne… Hepimiz sığarız oraya.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Kes sesini da gel!

KELOĞLAN:
Tamam anne, geliyorum… (Sahneye doğru yürür) Kusura bakmayın arkadaşlar. Doğru dürüst tanışamadık. Annem çağırıyor. Gitmezsem… (Yüzünü tokatlama taklidi yapar.) Anlarsınız ya…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Çabuk ol dedim sana!

KELOĞLAN: (Annesini tınmaz.)
Sakın annenizin sözünü ikiletmeyin arkadaşlar. Yoksa siz de benim gibi… (Yüzünü tokatlama taklidi yapar.) Anlarsınız ya… (Hem yürür, hen konuşur.) Asil at sahibinden kamçı yemez, değil mi? Şimdi siz diyeceksiniz. Herkese verir öğüdü, kendisi kırar söğüdü…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Keloğlan dedim sana!

(Annesini tınmaz, güler.) Hıh hıh… Öğüdü, söğüdü… Ne demekse artık. Uydurdum galiba… Peki, ben niye ikilettiriyorum annemin sözünü? Ben niye vurduruyorum kendime tokadı? Ben at değilim de onun için. Ben Keloğlanım… Kafadan da azıcık noksanım. Ama yeri geldiğinde, herkesten de akıllı olanım. Neyse, sizin tadınıza doyum olmaz. Bana izin… Hoşça kalın. (Sahneye çıkar.)


KELOĞLANIN ANNESİ:
Nerede kaldın yaramaz?

KELOĞLAN:
Aşağıda…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Biliyorum, neden çabuk gelmedin?

KELOĞLAN:
Dolmuş bekledim.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Bırak gevezeliği, gel yanıma.

KELOĞLAN:
Geldim ya anne. İşte geldim. (Sahneye çıkar.)

KELOĞLANIN ANNESİ:
Bir daha sahneden aşağıya inmek yok.

KELOĞLAN:
Ama çok güzel çocuklar var orada. Tanışıyorduk…

KELOĞLANIN ANNESİ:
İş zamanı iş… Oyun bittikten sonra tanışırsın. Tıkınasın diye sana bulgur aşı pişiriyorum.

KELOĞLAN:
Oh oh! Yaşasın, bulgur aşı!

KELOĞLANIN ANNESİ:
Pişiriyorum ama evde tuz kalmamış.

KELOĞLAN:
Eee?

KELOĞLANIN ANNESİ:
Al şu beş kuruşu, git acele tuz al gel.

KELOĞLAN: (Parayı alır)
Tamam anne…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Bak, tuz alacaksın ha! Unutma! Başka bir şey almaya kalkma.

KELOĞLAN:
Kalkmam anne kalkmam. Otururum.

KELOĞLANIN ANANESİ: (Homurdanır.)
Laf ebesi… Hiç bir sözün de altında kalmaz. (Keloğlana) Unutmamak için “Tuz alacağım tuz alacağım” diye yinele.

KELOĞLAN:
Tamam anne… Sen de bizi iyice salak sandın. (Söylenerek sahnenin bir yanından çıkar.) Tuz alacağım… Tuz alacağım… Tuz alacağım…

KELOĞLANIN ANNESİ: (Ardı sıra bağırır.)
Çabuk dön, yolda oyalanayım, deme! (Kapıdan içeriye girer.)

(Söylenerek sahnenin öbür yanından girer.) Tamam, tamam… Bu annem de amma çok üsteliyor ha! Adamı don kafa ediyor. (Yineleyerek sahnede dolaşır.) Tuz alacağım… Buz alacağım… Tuz alacağım… Buz alacağım…

BUZCU: (Keloğlanla aynı anda karşı taraftan girer.)
Buzcu… Buzcu geldi! Buzlarım var! Buzcuuu!..

ORTADA KARŞILAŞILAR.
(Buzcu Yanından geçerken…) Hah, işte buzcu! İyi olacak doktor, hastanın ayağına gelirmiş. Ne dedim şimdi ben?

BUZCU:
Buzcu! Buzcuuu!..

KELOĞLAN: (Buzcu geçip giderken onu durdurur.)
Hey buzcu! Dur.

BUZCU:
Buyur çocuk. Buz mu alacaksın?

KELOĞLAN:
Evet, buz alacağım. İşte parası. Annem beş kuruş verdi. “Buz al, gel…” dedi. Çabuk ol. Ver buzumu. Gecikirsem annem kızar sonra.

BUZCU:
Sıcaktan bunaldınız mı? Buzu içine atıp soğuk su mu içeceksiniz?

KELOĞLAN:
Yok, annem bulgur pilavı pişiriyor. Ona katacak. Bulgur pilavını pek severim ben.

BUZCU:
Bulgur pilavına buz katılır mı çocuk?

KELOĞLAN:
Katılır zahir. Sen annemden iyi mi bileceksin?

BUZCU:
Bir yaşıma daha girdim.


KELOĞLAN:
Böylece kaç oldu?

BUZCU:
Ne kaç oldu?

KELOĞLAN:
Yaşın?...

BUZCU:
Bırak şimdi yaşı kuruyu. Neredeydi şu içine buz koyduğum poşetler?...

KELOĞLAN:
Çabuk olsana amca? Sen annemi tanımıyorsun. Beni dövdüğü değil, seni de pataklar ha annem.

BUZCU: (Güler.)
Daha neler… Annen senden başka bir şey istemiş olmasın çocuk?

KELOĞLAN:
Yok, “buz al” dedi. Unutmamak için de yineleyip durdum yolda.

BUZCU: (Poşete koymaya hazırlanırken)
Benden günah gitti. Al beş kuruşluk buzunu.

KELOĞLAN:
Ver… Yo yo verme!

BUZCU:
Ne?.. Buzu istiyor musun istemiyor musun?

KELOĞLAN:
İstiyorum ama böyle plastik poşette değil.

BUZCU:
Neden?

KELOĞLAN:
Plastik poşet zararlı, bilmiyor musun?

BUZCU:
Yooo…

KELOĞLAN:
Sen de ne kadar cahilsin. Bu torbalar kanserojen madde içeriyor.

BUZCU:
Ne rojen?..

KELOĞLAN:
Kanser kanser?

BUZCU:
Abooo!... Daha neler?

KELOĞLAN:
Yaaa, öyle işte… Topluma zarar vermek istiyor musun?

BUZCU:
İstemiyorum. Kim ister bunu?

KELOĞLAN:
Öyleyse aytık plastik torba kullanma.

BUZCU:
Peki Ne kullanayım?...

KELOĞLAN:
Ne kullanırsan kullan. Kesekağıdı kullan. İp file kullan. Benim gibi şapkanı kullan. (Şapkasını başından çıkartıp uzatır)

BUZCU:
Buna mı koyacağım tuzu?

KELOĞLAN:
Buna koy.

BUZCU:
Çok akılısın valla Keloğlan. Ben de müşteriye eşantiyon olarak şapka mı dağıtsam acaba?

KELOĞLAN:
O zaman sermayeyi kediye yüklersin.

BUZCU:
Yok canım, şapkayı bedavaya mal ederim. Üzerine reklam alırım.

KELOĞLAN:
Sen de akıllısın be buzcu amca. Bana izin. Buzum erimeden onu anneme yetiştireyim. (Şapkasındaki buzu alıp uzaklaşır.)

BUZCU:
Nasıl oluyor acaba buzlu bulgur pilavı? Hey çocuk!

KELOĞLAN:
Efendim?

BUZCU:
Hangi ev sizinki?
KELOĞLAN:
Ne yapacaksın bizim evi?

BUZCU:
Annenden buzlu pilavın tarifini alacağım.

KELOĞLAN:
Aha şurası…

BUZCU:
İyi… Erimeden şu buzlarımı satayım önce. Dönüşte uğrarım. Öğrenip hanıma söyleyeyim de bize de pişirsin bu buzlu pilavdan. (Bağırarak uzaklaşır.) Buzcu geldi, buzcu!... Buz gibi buzlarım vaaar!..

KELOĞLAN:
Ne dolanıp duruyorum burada ben? Evimiz şuracıkta ya… Şimdi buz eriyecek. Annem de canıma okuyacak. (Kapıyı vurur.)

KELOĞLANIN ANNESİ:
(İçeriden) Kim o?

KELOĞLAN:
Benim anne, ben! Buz al gel dediydin ya. Ben de alıp geldim buzu.

KELOĞLANIN ANNESİ: (Şaşkın.)
Neyi aldın neyi aldın?

KELOĞLAN:
Buzu aldım anne?

KELOĞLANIN ANNESİ:
Ne buzu?

KELOĞLAN:
Su buzu…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Kim dedi sana buz al diye?

KELOĞLAN:
Sen dedin ya anne. Ne çabuk unuttun.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Ben sana buz mu al dedim, a keleş oğlum? Tuz al dedim tuz!

KELOĞLAN:
Yok canım, ne tuzu? Buz dedin.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Deli etme adamı? Buz dedim ben.

KELOĞLAN:
Tamam, ben de öyle diyorum, buz dedin.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Şaşırtma adamı, tuz dedim.

KELOĞLAN:
Senin de ne istediğin belli olmuyor anne . Bir karar ver artık.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Madem buz almışsın, bunu şerbete katıp soğuk soğuk içelim bari. Al sana beş kuruş daha git tuz al gel. Sakın başka bir şey alayım deme yine.

KELOĞLAN:
Yok demem anacığım. Bak yineleyerek gidiyorum. Tuz alacağım… Tuz alacağım… Tuz alacağım… (Sahnenin bir tarafından çıkar, söylenerek öbür tarafından girer.) Muz alacağım… Muz alacağım… Muz alacağım…

MUZCU: (Karşı taraftan girer.)
Çarşıkapı'dan yola düşürdüm eyi muz eyi
Hemi Aksaray'ı aşırdım eyi muz eyi
Apartumanlar eh üstüme üstüme geliyler
Kimin kimesenin muz alası yohtur
Güneş getmiş Marmara'nın denizini kalaylar
Üç kağıda indik mi işimiz köktür
Üçyüz yirmibeşe eyi muz eyi
Hastalara şifa eyi muz eyi (…) (+)

KELOĞLAN: (Muzcu yanından geçip giderken seslenip durdurur)
Muzcu!.. Hey, muzcu amca!

MUZCU:
Buyur gurban.

KELOĞLAN:
Ben de seni arıyordum. Muz ver bana.

MUZCU:
Ne kadar gurban?

KELOĞLAN:
Beş kuruşluk.

MUZCU:
Beş kuruşluk muz olur mu oğlan?

KELOĞLAN:
Olmaz mı?

MUZCU:
Olmaz ya…

KELOĞLAN:
Sen de azıcık ver canım. Zaten yemek için almıyorum.

MUZCU:
Niçin alıyorsun ya? Koklamak için mi?

KELOĞLAN:
Hayır, annem pilava katacak?

MUZCU:
Ne! Pilava muz katılır mı be çocuk?

KELOĞLAN:
Sen annemden iyi mi biliyorsun? O katılır diyorsa katılır. Benim annem televizyondaki “En iyi kim piririr” yarışmasını bile kazandı.

MUZCU:
Yapma ya… Aferin ona. Muzlu pilav ha! Daha neler duyacağız? Annen isterse yüksek atlama şampiyonluğunu kazansın çocuk, beş kuruşluk muz olmaz.

KELOĞLAN:
Kaç kuruşluk olur?

MUZCU:
En az yirmi kuruşluk olur.

KELOĞLAN:
Yirmi kuruşa kaç tane muz verirsin?

MUZCU:
Bir tane.

KELOĞLAN:
O zaman beş kuruşa da döttte bir tane ver. Ne biçim muzcusun sen. Hesap kitap bilmiyorsun.

MUZCU:
Muz bölünmez ki çocuk.

KELOĞLAN: Japonya’da karpuzu dilimle satıyorlarmış ama.

MUZCU: Burası Japonya değil, biiir... Ben de karpuz satmıyorum, ikiii... Muz bölünmez, üç.

KELOĞLAN:
Bölünürse kıyamet mi kopar?

MUZCU:
Yok, kopmaz ama geri kalanını satamam.

KELOĞLAN:
Satma… Onu da sen ye.

MUZCU:
Anlaşıldı. Zararına da olsa senin beş kuruşuna bir muz vereceğiz. Yoksa kafayı üşüteceğim. Al bakalım. (Bir muz uzatır.)

KELOĞLAN: (Muzu alır.)
Teşekkür ederim. Bu da parası.

MUZCU:
(Beş kuruşu alır, söylenerek uzaklaşır) Muzcu geldi muzcuuu! On kuruşa alıp beş kuruşa satıyooor….

KELOĞLAN:
Annem bana aferin diyecek. Hem istediğini aldım, hem de geç kalmadım. (Kapıya vurur.) Anne! Muzu aldım, geldim.

KELOĞLAN’IN ANNESİ: (Kapıya çıkar; şaşkındır.) Ne aldın, ne aldın?

KELOĞLAN:
İstediğin muzu aldım anne.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ben senden muz mu istedim Keloğlan?

KELOĞLAN:
Ne istedin ya anne?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Tuz istemedim mi?

KELOĞLAN:
İstedin mi?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
İstedim ya...

KELOĞLAN:
Peki, bu muzu ne yapacağız şimdi?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Yiyeceksin şaşkın!

KELOĞLAN: (Sevinir.)
Ne hoş!.. İyi ki yanlış almışım.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ama hemen değil… Ver bakalım onu bana… (Muzu Keloğlandan alır.) Tuz alıp geldiğin zaman yiyeceksin.

KELOĞLAN:
Bu olmadı işte…

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Al bir beş kuruş daha sana. Bu sefer de tuz yerine başka bir şey alırsan…

KELOĞLAN:
Yok almam anne. Şimdi iyice anladım. Sen tuz almamı istiyorsun.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ha şöyle… Aferin sana keleş oğlum.

KELOĞLAN:
Yineleye yineleye gidersem unutmam. Değil mi anne?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Evet oğlum. Yineleye yineleye gidersen unutmazsın. (Anne arkası sıra sevecenlikle gülümser, sonra içeriye girerek kapıyı kapatır.)

KELOĞLAN: (Söylenerek sahnede dolaşır.)
Annem bana tuz al dedi. Başka bir şey alma dedi. Tuzu unutmayacağım, tuzu unutmayacağım… Tuz alacağım… (Söylenerek çıkar. Öbür taraftan girer.) Tuz alacağım… Tuzu unutmayacağım, tuzu unutmayacağım…

O SIRADA KARŞI TARAFTAN BİR ÇOBAN İLE BİR KAÇ KUZU GİRER. KUZULAR MELEŞEREK SAHNEYE DAĞILIR.

ÇOBAN:
Kuzucu geldi, kuzucu… Yok mu kuzu alan? Kara başlı kuzularım var. Kınalı kuzularım var… Kuzu… Kuzu… Kuzu…

KELOĞLAN: (Büyülenmiş gibi onlara bakmaktadır. Bir yandan da söylenir.) Tuzu unutmayacağım. Tuzu unutmayacağım… Bu kuzular ne güzel! Keşke tuzu unutabilsem. Yanlışlıkla kuzu aldım desem anneme. Ama bir türlü unutamıyorum tuzu.

ÇOBAN:
Kuzu mu alacaksın delikanlı?

KELOĞLAN:
Kuzu mu? Annem almayı unutma demişti ama… Kuzu almayı mı unutma demişti, yoksa tuzu almayı mı? Unuttum.

ÇOBAN:
Belki de kuzu almayı unutma demiştir.

KELOĞLAN: (İç çeker)
Keşke öyle demiş olsaydı. Kaç kuruş bu kuzular?

ÇOBAN:
Kuruş mu? Ne kuruşu kel çocuk? Delirdin mi? Kaç lira de, kaç lira?..

KELOĞLAN: (Düş kırıklığı içinde)
Lira mı?..

ÇOBAN:
Lira ya?.. Ne kadar paran var senin?

KELOĞLAN: (Avucunu açarak öne tutar.)

ÇOBAN:
Sadece bu mu? Bu kadar mı? Beş kuruşla kuzu mu alacaksın?

KELOĞLAN:
Hııı…

ÇOBAN:
Sen beş kuruşla bu kuzunun ancak bir tüyünü alabilirsin.

KELOĞLAN:
Sadece bir tüyünü mü?

ÇOBAN:
Haydi iki olsun. On tüyünü alsan neye yarar ki?

KELOĞLAN:
Doğru… Ne güzel kuzular bunlar? Bakın bakın amca… Biri bana gülüyor.

ÇOBAN:
Gülüyor mu? Kuzular güler mi be kel çocuk?

KELOĞLAN:
Valla billa gülüyor kuzucu amca.

ÇOBAN:
Eh, gülüyorsa gülüyor. N’apalım.

KELOĞLAN:
Kuzucu amca?

ÇOBAN:
Efendim?

KELOĞLAN:
Beş kuruşumu sana versem. Şu kara başlı kuzuyu biraz sevebilir miyim?


ÇOBAN:
Sevmek de parayla mı canım. Sev sevebildiğin kadar. Para vermene gerek yok.

KELOĞLAN: (Kara başlı kuzuyu sever.)
Ne tatlı şeysin sen kuzucuk. Keşke benimle gelseydin. Liralarım olsaydı, hepsini verir seni alırdım. Seni o kadar çok severdim ki, ancak o kadar olur. (İç çeker, üzgün.) Ama liralarım yok. Seni alamam. Seni sevemem de bir daha… Bir daha göremem de seni güzel kuzucuk…

ÇOBAN:
Hey çocuk, ne yapıyorsun sen! Öyle acıklı acıklı konuşma! Kuzumu ağlatacaksın.

KELOĞLAN:
Peki Kuzucu amca. Gidiyorum zaten. (Çıkışa doğru yürür.)

ÇOBAN:
Canııım… Ne kadar çok sevdi kuzuyu…

KARA BAŞLI KUZU: (Keloğlanın arkası sıra gider.)

ÇOBAN:
Hey, kara kuzu, sana ne oluyor? Dur!

KELOĞLAN: (Kuzuyu çobana götürür)

ÇOBAN:
Kuzu da bu kel çocuğu sevdi. Kiminin parası, kiminin duası be... Bir tanesini de beş kuruşa vereyim de, sevinsin gariban. (Keloğlana) Ver bakalım şu beş kuruşu bana.

KELOĞLAN: (Parayı uzatır.) Niçin?

ÇOBAN: (Kuzuyu Keloğlanın kucağına verir.)
Bunun için. Al bakalım…

KELOĞLAN: (Çok sevinçli)
Teşekkürler kuzucu amca.

ÇOBAN:
Toplanın bakalım kuzucuklar. Gidiyoruz. Başka kuzu alan yok burada. (Çıkarken kuzularına seslenir.) Hey, kuzucuklar. Karabaş arkadaşınızı sattım. O burada kaldı. Kendisine “hoşça kal” demek yok mu?

KUZULAR HEP BİRDEN MELEŞİR. KARABAŞ KUZUYA BİR AYAKLARINI SALLARLAR. KARABAŞ KUZU DA MELEYEREK AYNI ŞEYİ YAPAR. ÇOBANLA KUZULARI ÇIKAR.

KELOĞLAN: (Evlerinin kapısına gelir, kapıya vurur.)
Anne, açar mısın kapıyı?

KELOĞLAN’IN ANNESİ: (Sesi)
Ne yaptın kuzucuğum? Aldın mı tuzu? (Kapıyı açar, Keloğlan’ın kucağındaki kuzuyu görür.) Bu ne!

KELOĞLAN:
Kuzu!

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ben sana tuzu unutma dedim şaşkın, kuzu unutma demedim?

KELOĞLAN:
Ben de tuzu unutmadım zaten anne. Ama öyle tatlıydı ki.. Dayanamadım tuz yerine bu kuzuyu aldım.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Beş kuruşa mı?

KELOĞLAN:
Beş kuruşa…

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Şaşkın olan sadece sen değilsin. Kuzuyu satan da şaşkınmış.

KELOĞLAN:
Öyleydi galiba. Ne olacak şimdi?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ne olacağı var mı? Bugün pilavı tuzsuz yiyeceksin.

KELOĞLAN:
Tuzsuz pilav yenir mi anne?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Yenmez ama ne yapalım. Bir türlü tuz alıp gelemdin.

KELOĞLAN:
Anne…

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Efendim?

KELOĞLAN:
Beş kuruşun daha var mı?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Var, ne olacak?

KELOĞLAN:
N’olur bir şans daha tanı bana. Bu kez kesin tuz alacağım. Söz!

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Peki, al bakalım. (Parayı uzatır)

KELOĞLAN:
Sen de şu kuzuyu tutar mısın anne?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Tutarım, tabii.

KELOĞLAN:
Ben tuzu alıp hemen dönerim.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Amanın ne de tatlı bir kuzuymuş bu… (Kuzuyu severek içeriye girer.)

BALIKÇI: (Omuzundaki oltasıyla sahneye girer. Sahnenin en önüne gider. Oraya oturur. Ayaklarını aşağıya sarkıtır. Oltasını sallayıp beklemeye başlar.) Umarım balık bugün bol çıkar…

KELOĞLAN: (Söylenerek balıkçının yanına kadar gelir.)
Tuz alacağım, tuz alacağım, tuz alacağım…

BALIKÇI: (Oltayı çeker.)
Hah, işte biri çıktı… (Oltaya bakar.) Ne çıktı? Balık yerine bir naylon poşet! Bıktım bu çevre düşmanlarından. Her yer plastik poşetlerle doldu.

KELOĞLAN:
Sen de mi plastik poşetlerden şikâyetçisin balıkçı amca?

BALIKÇI:
Şikâyetçiyim ya…

KELOĞLAN:
Sana ne zararı oluyor ki?

BALIKÇI:
Sadece bana mı, herkese zararı oluyor. Ama kimse bunun ayırımında değil. Durmadan bu poşetlerle kirletip duruyorlar hem denizi hen de bütün çevreyi. En çok da balıklara zararı oluyor bunların.

KELOĞLAN:
Balıklara mı? Onlara ne zararı var ki poşetlerin?

BALIKÇI:
İnsanlar denizi çöplük gibi kullanıyor. Ellerine geçeni sorumsuzca atıyorlar denize. En çok da poşet atıyorlar. Zavallı balıklar bu poşetlerin içine giriyor, geri, çıkamıyor. Orada can veriyor.

KELOĞLAN:
Vah vah…
BALIKÇI:
Sadece balıklar mı? Bir çok deniz canlısı zarar görüyor poşetten. Yakında balık yerine poşet avlayacağız galiba… Hah! Neyse bir tane balık yakaladım. (Onu yanındaki kutuya bırakır.)

KELOĞLAN:
Sana kolay gelsin balıkçı amca. Ben yoluma gideyim.

BALIKÇI:
Güle güle git çocuk…

KELOĞLAN: (Söylenerek sahnede dolaşır.)
Ne alacaktım ben? Muz alacaktım. Hayır, buz alacaktım! Hayır hayır, tuz alacaktım! Hah, buldum! Aferin bana… Tuz alacaktım. Aklımdan çıkmış. Umarım bir daha aklımdan çıkmaz, umarım bir daha çıkmaz, umarım bir daha çıkmaz,…

BALIKÇI: (Sinirlenerek Keloğlan’a döner.)
Ne diyorsun sen be çocuk!

KELOĞLAN:
Umarım bir daha çıkmaz diyorum.

BALIKÇI:
Git oradan! Balıkçıya böyle dilekte bulunulur mu?

KELOĞLAN:
Nasıl dilekte bulunulur ya amca?

BALIKÇI:
Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… diyeceksin.

KELOĞLAN:
Peki, öyle derim. (Söylenerek sahnede gezinir.) Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar…

AVCI: (Elindeki sopalı süpürgeyle sağa sola vurarak sahneye girer.)
Yakalayın! Tutun! Kaçtı! İşte orada! Vur avcı! (Vurur.)

KELOĞLAN:
Ne yapıyorsun amca?

AVCI:
Fare avlıyorum oğul.

KELOĞLAN:
Niçin avlıyorsun fareyi?

AVCI:
Fare pis yaratıktır. Zararlıdır. Mikrop taşır. Çoğalırlarsa bütün bunları bize de bulaştırırlar.
KELOĞLAN:
Ya… (Kendi kendine) Ben fareden iğrenirim. İyisi mi yoluma gideyim… Ne diyordum? Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar…

AVCI:
Hey, çocuk! Dur bakalım.

KELOĞLAN:
Buyur Fare avcısı amca.

AVCI:
Ne diyorsun sen öyle kendi kendine?

KELOĞLAN:
Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… diyorum.

AVCI:
Vay, bir çoğu daha çıksın ha! Böyle dilekte bulunulur mu? Kaçma! Fare yerine seni yakalayayım da gör.

KELOĞLAN KAÇAR, AVCI KOVALAR.

KELOĞLAN:
Dur amca, dur!

AVCI:
Durdum. N’olacak?

KELOĞLAN:
Sen beni niçin kovalıyorsun?

AVCI:
Kötü dilekte bulunduğun için. Bir fare çıktı, bir çoğu daha çıksın dediğin için.

KELOĞLAN:
Ben öyle demedim ki.

AVCI:
Ne dedin ya?

KELOĞLAN:
Biri çıktı, bir çoğu daha çıksın, dedim.

AVCI:
İyi ya işte; aynı şey. Bir fare çıktı, bir çoğu daha çıksın… demeye getiriyorsun sözü.

KELOĞLAN: (Güler.)
Hayır amca hayır… Fare için söylemedim bunu. Balıkçı için söyledim. İyi dilekte bulundum. Bir balık çıktı, bir çoğu daha çıksın diyordum.
AVCI:
Ya… Ama olmaz ki kel çocuk. Balıkçı orada kaldı. Şimdi benim için iyi dilekte bulunacaksın.

KELOĞLAN:
Nasıl?

AVCI:
Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur, diyeceksin.

KELOĞLAN:
Peki amca, artık ben de öyle söylerim. Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur… Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur…

AVCI:
İşte, bir tane daha! Yakaladım seni pis fare. Kaçma! (Süpürgeyle vurarak kovalaya kovalaya sahnenin öbür tarafından çıkar. Sesi dışarıdan duyulur.) Dur, kaçma adi fare! Nasıl olsa yakalarım seni!

KÖYLÜ: (Kucağındaki tavuğuyla sahneye girer.)
Tavuğum tavuğum, nazlı tavuğum… (Şarkı olarak söyler.) Tavuk değil katır idi… Dağdan odun getirirdi… Mahalleye yetirirdi… Geh bili bili bili bili bil çil tavuğum mahvoldu…

KELOĞLAN: (Alkış tutarak şarkıya katılır, izleyenleri de özendirir.)
Tavuk değil katır idi… Dağdan odun getirirdi… Mahalleye yetirirdi… Geh bili bili bili bili bil çil tavuğum mahvoldu…

KÖYLÜ:
İbiği var elim gibi… Bacakları belim gibi… Kanatları kilim gibi… Geh bili bili bili bili bil çil tavuğum mahvoldu…

KELOĞLAN: (Kendi kendine)
O tavuğuna türkü söyleyedursun, ben işime bakayım. Ne diyordum? Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur… Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur…

KÖYLÜ: (Keloğlan’a seslenir.)
Ne diyorsun sen çocuk!

KELOĞLAN:
Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur, diyorum.

KÖYLÜ:
Senin düşmanlığın mı var bana?

KELOĞLAN:
Yooo…

KÖYLÜ:
Öyleyse neden tavuklarımın kökünün kurumasını istiyorsun?

KELOĞLAN:
Ben böyle bir şey istemiyorum ki.

KÖYLÜ:
Peki neden “Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur,” diyorsun?

KELOĞLAN:
Ben bunu senin tavuklar için söylemiyorum. Fare yakalayan amca için söylüyorum.

KÖYLÜ:
Külahıma anlat.

KELOĞLAN:
Külahın yok ki…

KÖYLÜ:
Şimdi sana öyle bir külah giydiririm ki… Kaçma geldim! (Kovalar)

KELOĞLAN: (Kaçar)
Bugün herkes de beni kovalıyor. (Geriye dönüp seslenir.) Benim suçum yok! Bırak peşimi amca!

KÖYLÜ:
Tavuklarıma bir daha “kökleri kurusun” diyecek misin?

KELOĞLAN:
Demeyeceğim.

KÖYLÜ:
İyi dilekte bulunacak mısın?

KELOĞLAN:
Bulunacağım… Ama bunu nasıl yapacağım, bilmiyorum.

KÖYLÜ:
“Tavuğun birini tilki boğdu. Diğerleri çok yaşasın…” diyeceksin.

KELOĞLAN:
Tavuğun birini tilki boğdu. Diğerleri çok yaşasın… Tamam mı?

KÖYLÜ:
Tamam… O zaman ben de seni kovalamam. Ama yine de bir şartım var.

KELOĞLAN:
Amma da çok şartın varmış tavukçu amca. O şartın ne?

KÖYLÜ:
On kare söyleyeceksin bunu.

KELOĞLAN:
Yok yirmi defa söyleyeceğim. Daha neler?..

KÖYLÜ:
Tamam yirmi olsun. Hatta otuz söyle.

KELOĞLAN:
Ne! O tuz mu?

KÖYLÜ:
Otuz söyle, otuz...

KELOĞLAN:
Evet, yaşasın! Hatırladım! O, tuz’du. Alacağım tuzdu. Anneme tuz alacaktım… Var ol tavukçu amca… (Koşarak sahneden çıkar)

KÖYLÜ:
Ne oldu buna şimdi? Ne otuzu? Ne tuzu? Na anası?...

KELOĞLAN: (Sesi)
Tuzcu amca, tuzcu amca!

TUZCU: (Sesi)
Efendim, Keloğlan?

KELOĞLAN: (Sahneye girer.)
Gel gel…

TUZCU:
Geliyordum zaten…

KÖYLÜ:
Aman, tuzdan muzdan bana ne… Ben gidip şu zavallı tavuğumu toprağa gömeyim. (Çıkar.)

KELOĞLANLA TUZCU GİRER.

KELOĞLAN:
Bana beş kuşluk tuz ver tuzcu amca.

TUZCU:
Vereyim Keloğlan.
(Tartar, poşete doldurmak ister.)

KELOĞLAN:
Dur dur dur…

TUZCU:
Ne oldu Keloğlan.

KELOĞLAN:
Tuzu poşete doldurma.

TUZCU:
Neden?

KELOĞLAN:
Poşetler tehlikelidir.

TUZCU:
Ne tehlikesi Keloğlan?

KELOĞLAN:
Bilmiyor musun? Ben bile biliyorum.

TUZCU:
Söyle de biz de öğrenelim öyleyse.

KELOĞLAN:
Herkese ben mi öğreteceğim? Biraz da kendi kendinize öğrenin canım.

TUZCU:
Sana da biri öğretmedi mi? Bilenler bilmeyene öğretmeli.

KELOĞLAN:
Haklısın. Bilenler bilmeyenlere öğretmeli. Öyleyse dinle… Poşetler çevre düşmanıdır. Toprağın altında ancak yüz yıldan fazla zamanda yok olabiliyorlar. Toprağı kirletiyorlar. Verimini azaltıyorlar.İçerdikleri zehirler, yetişmekte olan ürünlere bulaştırıyorlar. Bunlar sağlığa zararlıdır. Kanser hastalığına sebep olurlar.

TUZCU:
Vay vay vay… Neler de yaparmış benim plastik poşetlerim?.. Ama bunlar ucuuuz…

KELOĞLAN:
Plastik torbaların ucuzluğu batsın. Çevre, plastik torba atığından geçilmiyor.
Doğada bir çok canlı bu yüzden yaşamını yitiriyor. Her yıl 100 bin kuş, birçok balina ile kaplumbağa plastik torbalar yüzünden ölüyor. Duymadın mı?

TUZCU:
Duymadım.

KELOĞLAN:
Öyleyse şimdi duy. Hepimiz el ele vererek doğanın dengesini korumalıyız. Çevre kirlemesini önlemeliyiz. İnsan sağlığına daha fazla önem vermeliyiz. Sağlıklı doğa, sağlıklı insan demektir. Bunu bilerek naylon poşetlerden uzak durmalıyız.

TUZCU:
Profesör gibi konuştun be Keloğlan. Bu yaşta bu zeka! Maşallah! Tu tut tu… Aferin sana. Aferin aferin!

KELOĞLAN:
Yok canım, abartma. Hepsi üç beş bilgi. Bu kadarını herkes bilmeli.

TUZCU:
Bence de herkes bilmeli. Bundan sonra plastik poşet kullanmaya paydos diyeceğim. Keloğlan. Senden öğrendiklerimi de herkese öğreteceğim. Teşekkürler sana çevreci çocuk. Teşekkürler Keloğlan.

KELOĞLAN:
Çevreci bütün çocuklara teşekkür!

TUZCU:
Bütün çocuklar el ele. Haydi çocuklar, poşetle mücadeleye, çevreyi korumaya…

KELOĞLAN:
Dünyayı çocuklar kurtaracak. Yaşasın çocuklar.

TUZCU:
Çocuklarımız yaşasın. Savaşlarda öldürülmesin…

KELOĞLAN: (Ansızın aklına gelenle çığlığı basar.)
Annneee! Annem beni öldürür şimdi. Bulgur aşı için tuz yetiştirecektim. (Bağırarak evlerinin kapısından girer.) Anneee! Duuur, aşı tuzsuz pişirme, yettiiim!..

(Keloğlanı göstererek çocukları alkışlamaya özendirir. Kendisi de alışlar.)

Muzcu’nun muz satarken söylediği şiir şair Attila İlhan’a aittir.

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 2435
favori
like
share