çocuk ve aile - çocuk psikolojisi - çocuk anne baba
Türkiye’de anne-babalar, çocuklarla iletişim söz konusu olduğunda, ilginç profil sergiliyorlar. Bütün anne babalar çocuklarına çok düşkün ve onlar için her şeyi yapabilecek bir görüntüçizerken (ki, gerçekten de öyle olduğuna kuşku yok!), iş çocukların eğitim yaşantılarına geldiğinde nedense tuhaf bir değişim geçirerek akla hayale gelmeyecek tavırlar sergiliyorlar. Bunu da, çocuklarını düşündükleri için yaptıklarına hem kendilerini hem de etraflarındaki insanları inandırmaya çalışarak kendilerine suç ortağı arama yoluyla gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Ne tuhaf bir yazgıdır ki, “çocukları için canlarını bile vermekten çekinmeyecek” anne babalar, çocukların eğitimi söz konusu olduğunda, onları depresyona sürüklemekten geri kalmıyorlar. Yemeden içmeden kesilmelerini önemsemiyorlar. Sosyal yaşamdan kopmalarında bir sakınca görmüyorlar. Ve yine ne tuhaf bir yazgıdır ki, tüm bunları onlar için yaptıklarına, asla kuşku duymamacasına inanıyorlar. Hele hele ergenlik döneminde çocuğu olan anne babalar, daha bir ilginçleşiyorlar ki, konuyu biraz da esprili bir şekilde değerlendirmekten başka yapacak bir şey kalmıyor. Ve işin ilginç tarafı, sosyo kültürel düzey ayrımı yapmaksızın, büyük bir çoğunluk için aynı şeyi söylemek mümkün gibi görünüyor.


Türk toplumunun en önemli özelliklerinden biri de, “dırdırcı” anne babalardan oluşan bir toplum oluşu bana kalırsa. Bunun abartılı bir yorum olduğunu düşünenler olacaktır elbette, ancak ben yine de, ısrarla, bu iddiamın arkasında duracağım. Çünkü: ne kadar inkar edersek edelim, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, söylenmek, sürekli dırdır etmek, çoğumuzun genel karakteristik özelliğidir. Hatta kimileri için bunun bir iletişim kurma şekli olduğunu bile söyleyebiliriz. Özellikle ergenlik döneminde çocuğu olan anne babaların büyük bir kısmı, kimi zaman bilinçli bir şekilde, kimi zaman da yapacak başka bir şey bulamadıklarından, söylenmeyi ya da dırdır etmeyi bir yöntem olarak benimsemiş görünüyorlar. Tabii bunun neden olduğu sorunları görmeden…Çocukları ders çalışmadığında, sınavlardan yeterli puan alamadıklarında, geç yattıklarında, aşık olduklarında, odalarını toplamadıklarında, soğukta sıkı giyinmediklerinde, bilgisayarın başında çok oturduklarında, hiç kitap okumadıklarında, fazla kitap okuduklarında, sürekli yanlış kıyafetler seçtiklerinde, saçma sapan müzikler(?) dinlediklerinde, saçma sapan(?) şeylere güldüklerinde, çok fazla hayal kurduklarında, üniversite sınavında istedikleri bölümü kazanamadıklarında, kazandıkları bölümü zamanında bitiremediklerinde…vb. listeyi daha da uzatmak mümkün. Liste ne kadar uzasa da sonuç hep aynı: hayal kırıklığı, bozulan ilişkiler, stres ve depresyon.

Hemen hemen bütün uzmanların dilinden aynı laflar dökülmesine karşın, hiçbir şey değişmiyor ve her yıl üniversite sınavlarında binlerce genç, yıkılmış umutlarıyla, anne babalarının sorgulayan ve yargılayan bakışlarının altında eziliyor. Peki neden böyle? Bu “değişken” anne baba tavırlarının altında ne yatıyor? Bu değişken tavırların çocuklar üzerindeki etkisi nedir?

“Peki neden böyle?” sorusuna verilebilecek pek çok yanıt olmakla birlikte, kanımca bunların içinde en önemli olanı, anne ve babaların, diğer anne babalarla (ya da akraba, eş dost, her kimse…) çocukları üzerinden bir prestij yarışına girmeleridir. Çocukların okuduğu okul, girdiği sınav sayısı ve sınavlarda alınan dereceler, adeta bir rütbe gibi omuzlarda taşınıyor, diğer kişilere karşı bir övünme kriteri olarak elde tutuluyor. Anne babalar arasındaki bu gizli ve hırs dolu yarış, doğal olarak çocuklar üzerinde görünmez bir baskı oluşmasına neden oluyor. Çünkü hırs küpü anne ve babalar, çocuklarına doğrudan ya da dolaylı dayatmalarla bazı yüklemeler yapıyorlar. Bazı kalıp yargıları (ki, çoğunu daha sonradan düzeltmek hiç de azımsanmayacak bir çaba gerektiriyor) çocukların zihinlerine adeta nakşediyorlar. Bu kalıp yargılarla büyüyen çocuk, artık ergenlik döneminin “civcivli” dönemine gelip çatmış bir genç olduğunda, zihnine nakşedilmiş bu kalıp yargıların yüzüne bir şamar gibi inmesiyle silkeleniyor ve kendini kaygı ve stres dolu bir sürecin içinde buluyor.

Çünkü annesi ve babası tarafından küçük yaşlardan itibaren kendine şu sözler adeta “telkin” ediliyor:



*
Başarılı olmalısın. Bu senin tek şansın.
*
Başarılı olmak için çok çalışmalısın. Tıpkı diğer rakiplerin gibi.
* Sınavlarda başarılı olarak ailemizin yüzünü güldürmelisin.
* Hepimizin umudu sende.
* Sen bizim geleceğimizsin.
* Eğer başarılı olamazsan seni çok zor bir hayat bekliyor.
* Eğer başarılı olamazsan hepimizi çok zor bir hayat bekliyor.
* Yüzümüzü kara çıkartmamalısın.

Bu dileklerin neresi kötü, her anne baba çocuğu için aynı şeyleri söyler, diyenlere cevabım, yukarda sıralanan cümlelerin doğruluğu ya da yanlışlığı değil, neden olduğu psikolojik sorunlardır. Bu hoş temenniler çocukların ya da gençlerin omuzlarında taşıyabileceklerinden daha ağır bir yük haline geldiğinde ortaya giderilmesi zaman ve uzun uğraşlar gerektiren sorunlar çıkmaktadır. Bu telkinlerle büyüyen bir çocuğun, sağlıklı bir psikolojik yapıya sahip olmasını beklemek hayalcilikten başka bir şey değildir kanımızca.

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1030
favori
like
share