Nasıl Solcu Oldum - Tevfik Tekmen

“Ne sağcıyım ne solcu, somuncuyum somuncu…”
“Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu…”
“Ne sağcıyım ne solcu, oduncuyum oduncu…”

Nenem hep derdi;
“Oğlum, bir toplumun içindeysen ve toplumsal bir hareketin içindeysen her daim çok dikkatli ol! Yani akıllı ol. Uçlar her zaman tehlikelidir! Yani risklidir…”
Ve kendince, kendi bildiğince, kendi çevresinden örnekler verip öğütler ederdi.
Mesela:
“Önde bir deve gider, diğer develer onu takip eder.”
“Kuşlar sürüyle göç eder ve önde öncü bir kuş gider.”
Nenemin yaşadığı yerde deniz yoktu ama o balıkları da bilirdi. Ve bana derdi;
“Balıklar derin denizlerde sürüyle gezer ve sürünün başını bir balık çeker.”
Nenemin en iyi bildiği ne; o bir köylü kadını. Köyde de sığır var, davar var, tavuk var. Nenem en iyi onları bilir. İnsanlar sürü, hayvanlar sürü sürü; neneme göre sürüye en iyi örnek de koyun sürüsü. Koyunlar sürüyle gezer, sürüyle yer, içer. Ama bu koyunlar gitmesini hiç bilmezler. Hele yazın sıcakta. Sıcak beyinlerine geçince koyun başlarını birbirinin apışına sokup öylece öbekleşirler. Bu yüzden koyun sürüsünün başını keçiler çeker…”
Sürüye dair, sürü psikolojisine dair, aslında biraz ayıp oluyor; toplum ve topluluk psikolojisine dair nenemin bana aktardığı örnekler pek çoktu.
Der ve eklerdi;
“İlk tehlike önde gidenindir. Sürü bir uçuruma sürükleniyorsa ilk o düşer. Bu bir risk ama o bir lider! İlerde bir tuzak varsa kapana ilk o girer. Bir kurşun gelecekse ilk ona değer. Bu yüzden en önde gitmek iyi değildir. Ya geri? Geri, yani en geri de iyi değildir. Bu dünyanın haline lanet olsun; pusu kuranlar ilerde, sinsiler geride! Mesela akıllı ve kurnaz geçinen ileride, gizlenmiş bir mevziin içinde… Sürü yürüyüp gitmekte, aç bir kurtsa sürünün peşinde. Geride ve sinsice… Geride galanı gurt kapar gızanım! (geride kalanı kurt kapar çocuğum)”
Yani nenem bana derdi ki;
“Ne çok önde git, ne çok geri kal; orta iyidir! Yol üstüne kurulmuş bir pusu varsa ilk öndeki düşer. Sinsi de ilk geridekini enseler. Ortanın keyfi iyidir.”

Tabii ki bunlar; sadece doğa kurallarını bilen, doğada var olma mücadelesi veren ve bu sayede doksan yıl yaşamasını başarabilen nenemin saptamaları. O, kendisine ait küçücük bir ufuk çemberi içinde yaşamış, zamanında teknoloji denilen şey yok. Mesela ulaşım yok. Erişim, iletişim yok. Ekmeğim aşım, bir de ağrımayan başım; sağlıklı, dayanıklı bir yapın varsa çok yaşarsın, hastalıklara dirençsizsen az yaşarsın, hayat bu işte… O, bunu bilmiş. Kocaman bir dünyada kocaman bir ülkenin başka başka yerlerini değil de yaşadığı kendi küçücük köyünü bilmiş. Yani az yer, az insan görmüş. Dolayısıyla az kötülük, çok iyilik görmüş; dünyayı da böyle bilmiş. Zamanı gelince de sessiz sedasız göçüp gitmiş.

Ben o zaman küçüktüm. Büyük nenemin küçük köyünde, genç ihtiyar üç yüz beş kişinin içinde ve bir gece;
Bu köyden çıkıp gidecektim. Hem küçüğüm, hem de tek; büyük bir topluluk içine gidecek, acaba oralarda ne edecektim? Çok hırslı biriysem, bir de hırsımı frenleyemeyip en önlerde gidersem, akıllı bir lider değilim ki; ya bir pusuya düşersem! Çok hantal, ya da iflah olmaz bir ödleksem, her zaman en gerideysem; yaşlı, ya da hastalıklı bir koyun gibi aç kurtlara yem edilirsem! Nenem bunları hayvan sürüsünden biliyor ve bana böyle tembih ediyor;
“Orta yer iyidir gızanım!”

Orta tabii ki iyidir. Bu kesin böyle. Ama bir de insan olma gerçekliğimiz var. Önce birey olma, sonra bir aile ve bir toplum… Bu dünyada bir canlı olmuşuz. Yemiş, içmiş, sıçmışız. İnsan olmuş mağaraya saklanmışız. Sonra mağaradan çıkmışız. Çift olmuş, çoğalmış, sonra aile olmuşuz. Birçok sebepten toplanmış topluluk olmuşuz. Topluluk olmuşuz, topluluklar olmuşuz; sonunda toplum ve toplumlar olmuşuz. Kimi oturacağız, kimi kalkacağız, yapmamız gerekenleri yaparsak, doğanın kurallarına uyarsak sonsuza dek var olacağız. Sonra; insanlar çok, dünya küçük; ister istemez toplum kurallarına uyacağız. Uymazsak vakit gelmeden yok olacağız. Her insan bir değil ki. Herkes aynı cüssede, aynı düşüncede değil ki. Tabii ki önde gidenler olacak, geriden gelenler olacak. Sağdakiler olacak, soldakiler olacak ve ortadakiler olacak.
O zaman ne olacak?
İlk kurşun öndekini mi vursun?
En geridekini aç kurt mu yutsun?
Ortadakiler de ellerini mi ovuştursun?

Nenem derdi ki;
“Ortadakiler önde gidene akıl versin. Onu uçuruma itmesin. Hızlı yürümesin, arada bir durup geridekini beklesin. Onu kurda yem etmesin. Üç yerdeki de akılsızlık etmesin, birbirine yardım etsin, güçlüler güçsüzlere kol kanat gersin. Önde giden uçuruma düşerse ortadakilere yolu kim gösterecek? Arkadakini kurt yerse sıra kime gelecek?”
Nenem her şeyi bilirdi. Birinin önde gitmesi gerektiğini, birinin geriden gelmesi gerektiğini ve orta yerdekini… Ve derdi;
“Önce insanlar da hayvandı oğlum! İki değil dört ayaklı. Sonra ayağa kalktı. Ayağa kalkınca elleri boşta kaldı. Başı yukarı kalkınca, ayaklarına yüksekten bakınca, ayaklarına dedi; beni taşı! İki ayak onu taşıdı. Baktı ki elleri boşta, onları da çalıştırdı. Elleri çalışınca aklı da çalıştı. Yani iki ayağına basınca, ellerini çalıştırınca akıllandı. Böylece insanlığa ilk adımını attı. Böyle böyle ne yollar aştı, kaç yıllar yaşadı, aklına akıl kattı ama oğlum; evrimini hala tamamlayamadı! Bu sözüm kulağına küpe olsun. Hiç unutma, hep aklında olsun! İnsanın iki yanı vardır, bir yanı insansa öbür yanı hala hayvandır. Hayvanlık yanı ağır basan insanlar hayvan gibi davranır. İnsanlık yanı ağır basan dostça davranır. Sen hep insan gibi dur. Hayvan yarına gem vur. İnsanlık budur ya, ola ki gem vurmayan olur sen hep ortayı bul! İnsanlık, bilemeyiz ki kaç yıllar gezmiş. Gele gele bu günlere gelmiş. Ve hep gidecek, bilmeyiz ki nereye kadar gidecek? İnsan bu, yeryüzünün tek akıllısı; mecburen toplu olarak yürüyecek, gideceği yere kadar birlikte gidecek. Başka bir yaratık değil, insanı gene bir insan güdecek. Şimdi sen küçüksün. Ortada ol. Büyüyünce hiç kimse değil, sadece kendin ol! O zaman söyle onlara; önde gideni itmesinler! Geriden geleni kurda yem etmesinler! Önde giden düşerse sıra ardındakine gelir. Geridekini kurt yerse sıra önündekine gelir. Orta iyidir ama kendini bilmez bana ne dersen sıra sana da gelir!”

Önce küçücük bir köydeydim. Üç yüz beş kişinin içindeydim. Çıktım, üç bin beş yüz kişinin içine gittim. Çıktım, otuz beş bin kişinin içine gittim. Sonra üç yüz elli bin… Sonra üç buçuk milyon… Sonra otuz beş, sonra üç yüz elli… Sonra baktım ki; köy küçük, dünya büyük! İnsanlar çok. Yetmiş iki buçuk… Köy var, kasaba var, ülke var, ülkeler var… Çok çok kimseler var. Renkleri başka, sesleri başka ama hepsinin iki eli, iki ayağı ve bir başı var. Hepsini canı var ve her can aynı. Hepsi doğuyor, yiyip içip büyüyor ve ölüyor. Hepsi dört değil iki ayaklı. Hepsinin elleri çalışıyor, hepsi akıllı ama insanlıkla hayvanlık hep yarı yarı. Ağır basan; kiminin sol yanı, kiminin sağ yanı...

Şimdilerde pek bilinmese de eskiden sağcılık ve solculuk vardı. Sağcılar solcuları kovalar, sonra döner solcular sağcıları kovalar; sağcılarla solculara kovalamaca oynatanlar da ellerini ovalayıp “ooohh…” yaparlardı.
Bu oh yapanlara göre sağcılık ve solculuk bu demekti. Onlara göre; sol yanı ağır basan, yani hayvan tarafı ağır basan solcu, öbür tarafı ağır basansa sağcıydı. Onlara göre solcular “tu kaka”ydı. Solculara ölüm, yaşasın sağcılar!
Nenemin dediğine göre; önde gideni, ortada yürüyeni ve geriden geleniyle somut bir sürü vardı. Ama nenem bana hiç anlatmadı; bu sürünün bir de güdeni vardı! Önde giden çukura düşermiş, arkadan geleni kurt yermiş, orta yer iyi de; yok mu o güden! Aslında bütün güç onda… Sopa onda, kırbaç onda; isterse kıçı baş yapar, isterse başı kıç yapar. Başla, kıçla oyun oynarken ortadakileri içkisine meze yapar. Benim nenem hep kırda bayırda gezmiş; kötülüğü az, iyiliği çok bilmiş, zamanı gelince iyi birisi gibi gitmiş ama şu güdücü denilen kişi altı üstü bir çoban ya; onu pek önemsememiş!

Sağcılık ve solculuk güdücüye göre bu ya, sağcılık ve solculuğun bir de hoca versiyonu var. Ona göre;
Kıyamet koptuğu zaman, mahşer gününde hesap sorma yeri kurulduğu zaman, günahı çok olanın amel defteri solundan verilecek. Ve onlar cehennem ehli kimselerdir, tabii ki cehenneme gidecek. Amel defteri sağından verilenler; yani günahı az, sevabı çok olanlar; onlar ki cennet ehli kimseler, tabii ki cennete gidecek.
Ben küçük biriyken, top oynamış acıkmışken; buldum yerde bir erik, kaptı bir alageyik. Geyik kaçtı bir ormana, bindim bir akdoğana Doğan yolu şaşırdı, Kaf dağından aşırdı… Hem böyle şiirler okurdu, hem de anlatıp nasihatlerde bulunurdu. Hocanın sağcılık ve solculuğu, nenemin bana sunuşuydu.

O zaman benim bir nenem vardı, köyde gavat Yahya lakaplı bir de kahveci vardı. Benim şerefime babamlarla beraber bizim harman düzünde aslan sütü içerlerken onun anlattığı sağcılık ve solculuk vardı. (Istrancalar’da Gündöndü Tarlası)
Yüz yıl öncesiymiş. Yahya, yüz yıl öncesini dün gibi bilirmiş. Avrupa’da bir ülkede (Fransa) devrim yapılmış. Aslında devrim, bir çıkmazın içindeki bu ülkede iktisaden yapılmış. Ama birçok yeniliğe de kucak açmış. Kahveci Yahya’nın dediğine göre, devrimden önceki o ülke bir derebeylikmiş. Toprak, Kralın ve soyluların elinde; ülke yönetimi de onların elinde. Bir de etkin bir kilise… Bunlar yüzünden halk ezilmekte, aç, susuz yerlerde sürünmekteymiş. Feodal bir düzen, haliyle sınıflar varmış. Başta bir Kral, yanında Aristokratlar(soylular ve din adamları) bir sınıf, işçiler ve köylüler, bir de içlerinde eğitimli kimselerden oluşan, ticaret yapıp para kazanmış kapitalistlerden oluşan burjuva sınıfı varmış. Yani o zaman işçilerle işverenler aynı sınıftaymış. Çünkü hepsini birden ezen bir üst sınıf, aristokrasi varmış. Kahveci Yahya’nın dediğine göre; bu burjuva sınıfı, yani o zamanın kapitalistleri öncülük etmiş, işçiler de onların peşinden gitmiş ve bir devrim gerçekleşmiş. Devrim sonrası oluşan ulusal mecliste işçi ve köylülerin bir partisi, bir de zenginlerin(işveren) partisi varmış. Meclis toplandığı zaman fakirlerin partisi meclisin sol yanına, zenginlerin partisi de sağ yanına otururlarmış. Sağcılık ve solculuğun çıkış kaynağı işte burasıymış…
Şimdi tam olarak hatırlamıyorum. O gece bizim harman düzünde biri daha vardı ama o kimdi? O birinin dediğine göreyse;
Devrim sonrası ulusal bir meclis kurulmuş. O zaman Kral da duruyormuş. Bir Aristokratlar sınıfı, bir de burjuva sınıfı; yani iki tane sosyal sınıf varmış. Aristokratlar soylular sınıfından, bugünün kapitalistleriyle işçiler, yani işverenle emekçiler o zaman aynı sınıfta, yani burjuva sınıfındaymış. Burjuva; o günün evrim ve devrim güden ilericileri, aristokratlarsa kurulu düzeni korumak isteyen gericilermiş.

Nenem otuz yıl önce göçüp gitti. Ama uzağa değil, kendi köyünün az ötesindeki meşeli köye gitti. O gittikten sonra zaman ve şartlar çok değişti. Kral gitti, aristokrasi bitti. Derebeylik geberdi, monarşi gitti, sözüm ona demokrasi geldi. Evrimci ve devrimci ilerici sınıf burjuvayken, o sınıfın içindeki işçi ve köylülerle dostken zenginler onlara ihanet etti. Çünkü onlar için geçerli olan dostluk değil, ak akçeydi. Krala, Aristokrata özendi, parasına güvendi, işçi ve köylüden ayrılıp soyluların bıraktığı o boş yere geçti. Nenem, kişinin yarısı insansa yarısı da hayvandır derdi ama o şimdi yok; bütün bu olan biteni ne bilsin!

Şimdi ben bir solcuyum.
Ama hangi solcuyum?
Neneme göre bir solcu, emperyaliste göre bir solcu, dinciye göre bir solcu, komünizmi yazanlara göre bir solcu…
Eğer ki nenemin dediği gibi bir solcuysam, ona sormam lazım ama o öldü.
Emperyalistin dediği bir solcuysam; PUŞT gibi bir faşistten korktum.
Hocanın dediği gibi bir solcuysam; TRTE gibi dinci tiranlardan korktum.
Eğer ki komünizmin yazdığı solculardansam; iş verip para vermeyen zenginlerden korktum. Yani, yarım asırlık bir çınar oldum ama solcuyum diye ne çok şeyden korktum!
Ne güzel oturuyordum. Ne güzel hayaller kuruyordum. Ve genç insanlar okusun diye hoş bir hikâye yazıyordum. Kalktım, doğruldum. Hikâyeye bir virgül koydum. Hemen bakkala koştum. Gittim ve çocukluğumda kapitalist bildiğim bakkalcıya;
“Kardeş…” dedim, “iki dilim kavun, iki yüz gram beyaz peynir, bir de ufak ver!”
İstediklerimi aldım, görmesinler diye siyah bir poşete sardım ve gene evime vardım. Kavunları dilim dilim yaptım. Peyniri sığ bir tabağa yaydım. Dolaptan soğuk su ve buz aldım. Korkudan içim yanıyor, acele acele ufaklığı açtım. Bir bardak aslan sütünü bir dikişte içime attım. Bir bardak, bir bardak daha…
Çabucak meyhoş oldum. Meyhoş olunca yatağa koştum. Çok şükür cennetime kavuştum. Uyudum. Uykumda rüyamda, Meşeli köye koştum. Nenem otuz yıldır orada, mezarı başında onunla buluştum.
“Nene ben seni dinlemedim!”
“Neden ba gızanım?”
“Kendime bir ufak açtım, bir güzel meyhoşladım…”
“Canına diğsin gızanım!”
Nene ben solcu oldum…”
“İyi ba gızanım...”
Aslında onu dinlememiş hep ortadan gitmemiştim ya, şimdi nenemden de korkuyordum. İncecik dudakları dişsiz ağzına kaçmış, beli kamburlaşmış, boyu kısalmış bir bebek kadar kalmış, yüzünde et yok, derileri kırış buruş ama nenemin küçücük gözleri cam gibi parlıyor, etrafa ışık saçıyor ve dostça sevgiyle gülüyor; bu gülüş bana, hem umut, hem de cesaret veriyordu. Ona solcu oldum dediğimde bana, iyi olmuş diyordu.
“Nene ben ortada kalmadım. Ortada kalıp salya sümüğe bulanmadım. Öndeki tırsıp geri basınca, arkadaki ürküp öne kaçınca ara yerde kalıp sıkışmadım. Kemiklerimi kırdırmadım. Atlar tepişti, eşekler ezildi. Sen görmedin ama ben ezilmedim nene!”
Nenem bana;
“Aferim gızanıma!” dedi.
Böyle deyince yüz buldum. Yüz bulunca muzipleştim, ondan astar da istedim. Çünkü canım nenemi çok özledim. Ona;
“Nene…” dedim, “sen bana hep orta ol dedin ya… Ben de sana solcu oldum dedim ya… Aslında ben hep ortaydım. Uç hiç olmadım. Kedimi kaybedip havalarda hiç uçmadım. Mesela nene, başkalarını hiç kıskanmadım. Çalıştım, az kazandım ama çalmadım çırpmadım. Başkasının namusuna yan gözle bakmadım. Kimseyi aşağılamadım. Yerdeki karıncayı ezmedim. Uçan kuşun kanadını kesmedim. Güçlüyle değil, hep zayıfla gezdim. Çok yardım ettim, kimseye yalakalık etmedim. Ve başımı hiç eğmedim. Korkulacak, utanılacak bir şey yapmadığım için hep dik gezdim. Nene… Aslında ben seni çok dinledim. Sana solcuyum dedim ama aslında hep orta yerdeydim. Önde gidip itilmedim. Arkada kalıp çekilmedim. Ortadaydım ama ölü toprağıyla örtünmedim. Hep tepkiliydim; sürü gibi güdülmedim. Nene, ver o güzel ellerini öpeyim…”

Şimdi ben neyim?
Tabii ki solcuyum.
Onu bunu bilmem; solcu olunmaz, doğulur.
Ben anamdan öyle doğmuşum. Ama sevgiyle yoğrulmuşum…

Ey insanoğlu!
İster sağcı ol, ister solcu ol. İstersen somuncu, istersen oduncu, istersen futbolcu ol… Önce insan ol, insan ol! Kin ve nefretle değil, sen de sevgiyle yoğrul…
Yüreğinde sevgi besleyenlere selam olsun!

Tevfik Tekmen

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 518
favori
like
share