Türkiye Ekonomisi Ders Notları - Türkiye Ekonomisi Dersi - Türkiye Ekonomisi

Türkiye’nin Doğal Yapısı Ve Dünya Ekonomisindeki Yeri

Ekonomik yaşamda önemli bir yere sahip olan doğal yapı; ülkenin coğrafi konumu, büyüklüğü, yüzey şekilleri, iklim koşulları ve jeopolitik durumu göz önüne alınarak belirlenebilir.Coğrafi konum açısından Türkiye’nin, kuzey yarımkürede, büyük bölümü Asya kıtasında ve küçük bölümü ise Avrupa kıtasında yer almaktadır.Kuzey ve güneyinde sıradağlarla çevrili ülkemiz geniş deprem kuşağının da içinde bulunmaktadır. Farklı yörelerdeki farklı iklim koşulları nedeniyle farklı bitki örtüsüyle kaplıdır. 814578 kilometre karelik yüzölçümüne sahip Türkiye Cumhuriyeti sınırları 24 Temmuz 1923’de Lozan Anlaşması ile çizilmiş ve bir kısmı kesin şeklini daha sonra almıştır. Ilıman iklim kuşağında yer alan Türkiye’de her tür ürün yetişmektedir.

Türkiye madenler bakımından da zengindir. 1997 sayımına göre nüfusu 62 milyon dolayındadır.Üç kıta arasında yer alan, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye jeopolitik konumu itibariyle önemli bir merkezdir. Boğazların Türkiye’nin jeopolitik durumu içerisinde özel bir önemi vardır. Türkiye 1997 yılında 195.4 milyar dolarlık GSMH ile dünyada 23'üncü,Satın alma Gücü Paritesine göre ise 409.7 milyar dolarlık GSMH ile dünyanın 16 ncı büyük ülkesidir. Türkiye tüketici fiyatlarına göre yıllık enflasyon açısından, Türkmenistan ve Romanya'dan sonra dünyada en yüksek üçüncü ülkedir. 1996 yılında dünya mal ihracatında 33 üncü, mal ithalatında ise 25 inci sıradadır.


Türkiye’nin Demografik Yapısı

İnsan faktörü ekonomik kalkınmanın hem amacı hem de aracıdır. Nüfus ise bir arazi parçası üzerinde yerleşmiş olarak yaşayan insan topluluğudur.Türkiye nüfus çokluğu bakımından Dünyada 16. Avrupa'da 5. büyük ülke konumundadır.Bir ülkenin nüfusunda erkek sayısının kadına oranla azlığı yada çokluğu o toplumun kuvvet ve gelişiminde önemli bir etken olmaktadır.Türkiye'nin nüfusunda görülen yaş grupları dağılımı genç ve dinamik bir durum ortaya koymaktadır. Diğer taraftan bağımlı nüfus ve bağımlılık oranı da büyük bir önem taşımaktadır. Ayrıca bir ülkenin sosyo-ekonomik yapısını incelerken üzerinde durulması gereken bir konu da aktif nüfusun sektörlere (işkollarına) göre dağılımıdır.Ülkemizin demografik yapısı özellikle 1950'lerden itibaren değişmekte nüfus başlangıçta kırsal alanda yoğunlaşmış iken, bugün kentlerde yoğunlaşmış durumdadır.

Eğitim durumu açısından da okur yazar oranı 1927'de %19.54 iken 1990'da %80.46'ya çıkmıştır.Nüfus yoğunluğu ya da nüfusun ülke içindeki dağılımının bilinmesi sosyal ve kültürel açıdan önemli olmakla beraber ülkelerarasında karşılaştırma olanağı da vermektedir. Öte yandan nüfus planlaması ülkelerin gelişimi ve bireylerin Milli Gelir'den ne kadar pay alacağını belirleyen etmenlerden birisidir.Nüfusun yaş gruplarına göre dağılımı, yoğunluğu, eğitim durumu, yerleşim biçimi istihdam sorununu da beraberinde getirmektedir. İstihdam basit olarak çalışabilir durumda niteliklerine ve yeteneklerine göre iş bulmaktır.Nüfusumuzun genç nüfuz karakterinde olması dolayısıyla ekonomimizde her yıl çalışma yaşındaki nüfus artışları olmakta, bu da işgücü fazlası yaratmaktadır.


Türkiye’de İç Ve Dış Borçlar

1980’lerin ortalarından itibaren ve özellikle 1990’larda Türkiye ekonomisinin en önemli sorunlarından birisi, hatta en önemlisi haline gelen devletin iç ve dış borçları analiz edilmeye çalışılmaktadır.Kontrollü ve akılcı bir borçlanma politikası ülkenin kalkınmasına yardımcı olabilecekken, ülkemizde kamu açıkları ve devletin borçlanması kontrolden çıkmıştır. Bunun sonucu, özel yatırımların daralması, yüksek faiz oranları, yüksek enflasyon, vergi sisteminin yıpranmasına ve gelir dağılımının bozulmasına kadar bir dizi ciddi sorunun ortaya çıkmasıdır.Devletin borçlanmak zorunda kalmasının nedeni gelirinden fazla harcama yapmasıdır. Faiz ödemeleri dışındaki kamu harcamalarını göz önüne aldığımızda, devletin diğer ülkelerle karşılaştırılınca fazla bir harcama yaptığını iddia edemeyiz.

Kamu harcamalarının rasyonelliği ve verimliliği sorgulanabilirse de miktar olarak fazlalığı öne sürülemez.O halde devletin borçlanmak zorunda kalmasının temel nedeni kamu gelirlerinin yetersizliğidir denebilir.Devlet, topladığı vergiden fazla harcama yaparsa, bu farkı ya özel kesimden ya da diğer ülkelerden borç alarak karşılamakta ve bu da kamu borç stokunu büyütmektedir. Ülkemizde devlet özel sektörden yoğun biçimde borçlanmasına rağmen, bu, kamu açıklarının kapatılmasına yetmemekte ve cari işlemler hesabı da sürekli açık vermekte, buna bağlı olarak da dış borçlarımız da yükselmektedir.

Öyle ki iç borç stoku neredeyse her yıl ikiye katlanmakta, dış borçlar da yıllık ortalama %11 civarında artmaktadır. Ne var ki iç borçlanmanın getirdiği sorunlar, dış borçlanmaya göre çok daha endişe verici görünmektedir.Özellikle iç borçların faiz oranının yüksekliği ve vadelerinin çok kısa oluşu sorunların ana kaynağı görünümündedir. Bu haliyle iç borçlanmanın sürdürülmesi imkansız görünmektedir. Bu arada iç borçlanma gelir dağılımı üzerinde çok olumsuz etkiler yapmaktadır. Bunun dışında kamu borçlarının olumsuz etkileri yüksek faiz oranları, düşük tasarruf düzeyi, düşük ekonomik büyüme, cari işlemlerde açık ve enflasyon şeklinde kendini göstermektedir.


Türkiye’de Gelir Dağılımı

Gelir dağılımı, tüm dünyada ve Türkiye'de üzerinde önemle durulan sosyo-ekonomik konular arasında yer almıştır. Gelir dağılımı kavramı ile gelirin bireyler veya üretim faktörü sahipleri arasındaki dağılım ilişkileri anlaşılmaktadır.Türkiye'de gelir dağılımı konusunda bilinen ilk araştırma, 1933 yılında Ticaret Bakanlığı Konjonktür Dairesi tarafından Ankara ve İstanbul'da yaşayan işçi ve memur ailelerine uygulanan hane halkı gelir ve tüketim harcamaları anketidir. 1953 yılında daha somut sonuçlar ortaya koyan bir hane halkı gelir ve harcama anketi uygulanmıştır.Kişisel gelir dağılımı, gelirin bireyler ve haneler arasında dağılımını gösteren bir yöntemdir. Bu yöntem ile genel anlamda bireyler ve haneler arasında gelirin büyüklüğüne göre dağılımı ve eşitsizliklerin görülmesi amaçlanmaktadır. Gelir eşitsizliğinin derecesini ölçen Gini Katsayıları incelendiğinde Türkiye'de 1973 yılından 1987 yılına kadar iyileşen gelir dağılımının 1990'lı yıllarda kötüye gittiği görülmektedir.Fonksiyonel gelir dağılımı, milli gelirin emek, sermaye ve toprak sahipleri olmak üzere üç temel üretim faktörü arasında nasıl dağıldığını gösterir.Araştırma sonuçlarına göre 1994 yılı itibariyle faiz, kira ve kar gelirlerinin milli gelir içindeki payı yüzde 15,9'dur.Gelirin fonksiyonel ve kişisel dağılımına ek olarak ülkede gelir dağılımını farklı açılardan değerlendirme olanağı sağlayan yaklaşımlardan da yararlanılmaktadır.

Tablo 7.12. Türkiye’de Milli Gelirin Sektörel Dağılımı.Sektörler 1987 1994 Tarım 31,58 24,62 Ticaret 19,94 26,19 Hizmet 26,23 24,20 Tarım-dışı Üretim 22,24 24,98 Gelir dağılımının kır ve kent ayrımında görülmesi ile gelir dağılımındaki dengesizliğin kaynakları daha iyi anlaşılabilir. Bu yaklaşım, gelirin kır kent arasındaki dağılımının yanı sıra, kırsal kesimlerde ve kentlerde gelir dağılımının görülmesini gerektirmektedir. Bu sonuçlara göre, Türkiye ekonomisinde gelir dağılımı sorunu artık kırsal kesim kaynaklı olmaktan çıkmış, kent karakterli bir yapıya dönüşmüştür.Bölgesel gelir dağılımı yaklaşımı gelir dağılımı sorununa farklı bir bakış açısı getirmektedir. Marmara ve Ege bölgelerinde görülen çarpık gelir dağılımı, bu yönüyle Türkiye ekonomisinde yaşanan gelir dağılımı sorununun da belirleyicisi durumundadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dengeli gelir dağılımlarına karşın düşük gelir düzeyleri ile yoksulluk sorununu en ağır biçimde yaşayan bölgeler olarak görülmektedirler.Milli hasılanın ve istihdamın sektörel dağılımı gelir dağılımındaki eşitsizliğin derecesini belirleyen önemli bir göstergedir. Tarım-dışı sektörde kişi başına üretim değeri, tarım sektöründeki değerin çok üzerindedir.Sektörler arası işgücü verimliliklerinde görülen bu farklılık, Türkiye'de gelir dağılımındaki dengesizliğin temel nedenlerinden biridir.


Planlı Dönem Öncesi Ekonomik Politikalar

Çok ağır koşullar altında kurulan Cumhuriyetle, hatta Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’yle Türk Ekonomisinin düzenini belirleyecek ve yönlendirecek ana politika ilkeleri de ortaya konulmuştur. Kuruluş yıllarındaki koşullar, olanaklar ve tercihler çerçevesinde, ekonomik kalkınmada özel sektörün oldukça özendirici önlemlerle harekete geçirilmeye çalışılmıştır. Ancak uygulamada ortaya çıkan engel ve aksaklıklar, özel sektöre bağlanan umutları büyük ölçüde boşa çıkarmıştır. Lozan Antlaşmasının Kongre’de alınan kararların uygulanmasını önlemesi; kamu fonlarının kolaylıkla özel sektöre aktarılamaması; özel sektörün sermaye birikimi aşamasından çok gerilerde olması; yetersiz altyapı ve teknik bilgi ile yıllardan beri süren savaşların yarattığı yoksulluk bu dönemin ve özel sektörün başarısı önlemiştir.1930’lu yılların başlarında sanayileşerek kalkınma kararındaki Türkiye,bu hedefe “devletçilik” diye adlandırılan yöntemle varmaya zorlanmıştır.Gerek Sümerbank’ın kurulmasındaki düşünceler, gerekse Birinci ve İkinci Sanayi Planlarının stratejik amaçları, sanayileşmenin temelde içe dönük olduğunu ya da ithalatı ikame edici bir nitelik taşıdığını ve kurulacak sanayilerin yurtiçinde üretilen hammaddelere dayalı olduğunu ortaya koymaktadır.Savaş sonrası döneme ülke yeni ekonomi politika arayışlarıyla girmiştir.

Bu dönemde çok partili siyasal yaşama geçilmesiyle başlayan yoğun ekonomi politikası tartışmaları, ekonomik yaşamda kamu ve özel sektörün yeri ve rolü üzerinde odaklanmıştır. Bu dönemdeki yeni devletçilik anlayışına göre, devletin özel girişimciliği açıkça desteklemesi, yönetim, güvenlik ve kamu hizmetlerinden başka ekonominin planlı kalkınması için önlemler alması ve bu süreçte gelişmenin yerli ve yabancı unsurlarına gerekli önemi vermesi söz konusu olmuştur. 1950-1962 arasında ise, yeni hükümet, “ liberal ekonomi” düzenini uygulamayı denemiştir. Hükümetin,bu ekonomi politika anlayışı, kendini en büyük ölçüde dış ticaret alanında göstermiştir: Dönem başında ithalat yüzde 75 oranında serbest bırakılarak iki yılda yaklaşık iki katına çıkmıştır. Serbestleşmenin bir başka yansıması para ve kredi alanında görülebilir: Dönem başındaki kredi hacmi 1958 yılında yaklaşık 6.7 katına yükselmiştir. Kredilerdeki bu artışın en büyük nedeni tarım sektörüne verilen kredilerdir. Kredi dağılımındaki bu tablo da sektörel öncelikte, sanayinin değil, tarımın esas alındığının açık bir göstergesidir.Dönemin başlarında, bir yandan ithalattaki artış, öte yandan tarım sektörüne sağlanan büyük kredi olanakları, yüksek taban fiyatları ve hava koşullarının elverişli gitmesi sonucunda tarımsal üretimdeki önemli artışlar dolayısıyla ülkede görülmedik bir bolluk yaşanmıştır.1954 yılına kadar çeşitli yollardan beslenen ekonomi, bu yıldan itibaren olumsuz sinyaller vermeye başlamış, hızla bir darboğaza sürüklenmiştir.Tarımsal üretimdeki artış duraklarken ithalat daralmaya ve dış ticaret açığı büyümeye başlamıştır. Bunda, belirli ölçüde dış ekonomik konjonktürün etkisi olmakla birlikte, büyük ölçüde sağlanan dış ve iç kaynakların uzun dönemli bir düşünüşle, verimli alanlarda, özellikle sanayileşmede yapısal dönüşüm sağlamada kullanılmaması etken olmuştur.Sonuçta fiyatlar genel düzeyi hızla yükselmiş ve enflasyonist baskılar artmıştır. Bu gelişmeler sonucunda uygulanmaya çalışılan liberal ekonomi politikası yerini, devletin geniş ölçüde denetim önlemleri aldığı “ müdahaleci” bir politikaya bırakmıştır. Kâr oranlarını belirlemek, ithalata kota koymak, Milli Korunma Yasasına başvurmak hükümetin aldığı başlıca önlemler olmuştur.

Ekonomik durumun bozulması sonucunda, iç ve dış ekonomik güçlükleri ortadan kaldırmak ve ekonomiyi tekrar düzene sokmak için, sağlanan dış finansman kaynaklarıyla 4 Ağustos 1958 Kararları diye anılan “İstikrar Tedbirleri”nin alınması ve önemli oranda bir devalüasyon yapılması zorunda kalınmıştır. Alınan bu önlemler sonucunda, ekonomide bir durulma dönemi başlamıştır: Alınan dış yardımlarla dış ticarette ortaya çıkan darboğazlar önemli ölçüde genişletilmiştir. Bu arada iç ekonomide kredi piyasası yeniden düzenlenmiş, fiyatlar genel düzeyinde görülen istikrarsızlık da büyük ölçüde giderilmiştir.



Milli Gelir Ve Büyüme

Bir ulusal ekonominin bir yıl içinde yaratmış olduğu mal ve hizmetlerin değerlerinin toplamı olarak tanımlanan GSMH’nın (ya da bir anlamda Milli Gelirin) ulusal ekonominin büyüklüğü hakkında ilk bakışta genel bir bilgi verebilmesi en önemli özelliğidir. Kaldı ki, özellikle bu büyüklüğün zaman içindeki gelişimi, bileşimi, dağılımı ve değişimi ile kişi başına düşen miktarı ulusal ekonomik analizlerde vazgeçilemeyecek bir role sahiptir.Türkiye’de milli gelir ilk kez İktisat Bakanlığı Konjonktür Dairesi tarafından 1935 yılında hesaplanmıştır. Ancak 1950’lerden önceki dönemde Türkiye’de Milli Gelir hesaplarının yetersiz olduğu görülür. Son olarak,1971’den sonra DİE ve DPT ortaklaşa bir çalışmayla tek bir yöntem üzerinde anlaşarak milli gelir tahminlerini buna göre yapmaktadırlar.1923-1932 dönemini kapsayan Kuruluş Yıllarında milli gelirin çok kararsız, inişli-çıkışlı bir gelişme gösterdiği görülmektedir.

Bu durumun en önemli nedeni tarımsal üretimin hava koşullarına bağlı olarak kararsızlık göstermesidir. Bunun ötesinde 1927 yılı ile Büyük Dünya Ekonomik Buhranını izleyen yıllar dışında Türk Ekonomisinin oldukça yüksek büyüme gerçekleştirdiği görülmektedir.1933-1945 dönemini kapsayan Devletçilik ve Savaş Yıllarındaki hızlar da inişli-çıkışlı bir eğilim göstermektedir. Ancak ilginç olan, savaş yıllarına gelinceye kadar milli hasılanın 1935’teki azalma dışında, hep artış göstermesidir. Anlaşılan Türk ekonomisi savaştan önce sürekli büyümüştür. Savaş yıllarında ise, 1942 ve 1944 dışında milli hasıla hep düşme göstermiştir 1946-1962 dönemini kapsayan Savaş Sonrası ve Enflasyoncu Büyüme Yıllarına ilişkin hızlar da, önceki dönemlerdeki gibi inişli-çıkışlı bir eğilim göstermektedir. Büyüme hızı dönem ortalaması olarak yüzde 5-6 dolayında olmuştur. Yine dönemin bir başka özelliği, yalnızca 1949 ile 1954 yıllarında milli hasılada düşme olmuş, diğer yıllarda ekonomi sürekli büyümüştür.Planlı dönemde ise ilk iki kalkınma planında hedeflenen büyüme hızı yüzde 7’dir. Bu oran Üçüncü Planda yüzde 7.4’e, Dördüncü Planda ise yüzde 8’e çıkarılmıştır. Planlanan bu büyüme hızlarına karşılık elde edilen sonuçlara baktığımızda, yalnızca İkinci Plan hedefin biraz üzerine çıkmış, Birinci ve Üçüncü Planda hedefin belli ölçüde altında kalınmış; ancak 1979-1983 dönemini kapsayan Dördüncü Plan, yüzde 8’i hedeflemişken,yüzde 2.1 gibi çok düşük bir oranı yakalayabilmiştir.Büyüme hızı yönünden 1980’li yılların sonrasındaki gelişmeler, önceki yıllardan farklıdır.

Bu dönemde hazırlanan planlarda hedeflenen büyüme hızları, önceki planlarla karşılaştırılamayacak ölçüde düşük tutulmuştur.Bunun en önemli nedeni, büyümenin birincil bir amaç olmaktan çıkarak yerine ihracatın artırılmasının geçmesi ve büyümenin buna bağlı kılınmasıdır. Bu dönemde büyüme hızı, yine büyük ölçüde inişli-çıkışlı bir eğilim kazanmıştır. Ayrıca, büyüme hızlarındaki gerçekleşmeler 1980-1989 arasında genellikle planlanandan düşük çıkarken, 1990, 1992 ve 1993 yıllarında planlanandan yüksek olmuştur.GSMH’nın sektörel dağılımına gelince; 1923-1932 döneminde tarımsal üretimin durumu tüm öbür sektörlerdeki gelişmeleri ve dolayısıyla GSMH’yı belirleyecek kadar güçlüdür. 1933-1945 arasında ise, savaş öncesinde 1935 yılındaki azalma dışında GSMH’nın sürekli artışında,özellikle sanayi sektörü etkili olmuş, buna karşılık savaş yıllarında ise hizmetler sektörünün giderek büyüdüğünü ve milli hasılanın yarısına yakınının bu sektörde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. 1946-1962 döneminde GSMH’nın üç ana sektör itibariyle dağılımı açısından göze çarpan en önemli özellik, milli hasıla içinde tarım sektörünün nisbi payının azalması, buna karşın sanayi ve özellikle hizmetlerin payının önemli ölçüde artmasıdır. Hizmetler sektörünün, ekonominin diğer ana üretken sektörleri olan tarım ve sanayiye karşı sağlamış olduğu bu üstünlük dönemin en önemli gelişmesidir.

Genel olarak ifade edilmek istenirse, Türkiye’nin ekonomik yapısı, planlı kalkınma döneminde, tarımsal yapıdan sanayi yapısına, ama çok daha baskın biçimde hizmetler sektörünün egemen olduğu bir yapılaşmaya doğru gelişme göstermektedir. GSMH’nın nüfusa oranlanmasıyla bulunan kişi başına düşen gelir ülkelerin, özellikle gelişme yarışındaki yerlerini belirlemede sıkça kullanılan bir ölçüttür. Öte yandan kişi başına düşen gelirin zaman içindeki gelişimi de çok önemli bir göstergedir. Hatta denilebilr ki,gelişmenin asıl göstergesi milli gelirin yıllık artış hızı değil, kişi başına gelirin artış hızıdır. Kişi başına gelir artışı büyüme hızından nüfus artış hızının çıkarılmasıyla bulunur. 1923-1997 yıllarını kapsayan Türkiye’de kişi başına gelirin, büyüme hızlarının istikrarsızlığından kaynaklanan inişli-çıkışlı bir seyir gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu arada, kimi bunalımlı yılları bir kenara bırakırsak, son dönemlerde nüfus artış hızındaki yavaşlamanın, kişi başına düşen geliri olumlu yönde etkilediğini söyleyebiliriz.


Kamu İktisadi Teşebbüsleri ve Özelleştirme

Türkiye'de kamu teşebbüsü, sermayesinin tamamına veya yarısından fazlasına ya da diğer yollarla devletin, diğer kamu tüzel kişilerinin veya devletle anılan tüzel kişilerin yönetimine, yönetim organları aracılığıyla hakim olduğu örgütlerdir. Kamu teşebbüsleri sadece kâr amacıyla değil,kamu hizmeti ve sosyal amaçlarla kurulurlar. Türkiye'de Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) farklı zamanlarda, farklı açılardan tanımlanmışlardır. Günümüzde KİT, iktisadi devlet teşekkülleri ile kamu iktisadi kuruluşlarını kapsamakta ve bu iki kuruluşun ortak adı olmaktadır. Görevleri açısından KİT'lere benzeyen genel ve katma bütçeli dairelere bağlı döner sermayeli kuruluşlar ile yerel yönetimler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları KİT kapsamı dışındadır.Türkiye'de KİT'ler, ekonomik faaliyet alanlarına göre dört grupta sınıflandırılmaktadır.Bunlar, imalat kurumları, maden ve enerji kurumları, tarım kurumları ve mali kurumlardır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında başlayan kamu girişimciliği ile devlet, öncelikle imalat sanayi ile Madencilik sektörlerinde önemli adımlar atmıştır. 1950'lerden sonra KİT'ler, özel sektörü her yönden güçlendirmek için bir araç olarak kullanılmışlardır. 1980 sonrası dönemde KİT'lerin ekonomi içindeki payının küçültülmesi hedeflenmiş olmakla beraber, bunda istenilen başarıya ulaşılamamıştır.Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren Türkiye ekonomisindeki sanayi,tarım, bankacılık, ulaştırma, haberleşme gibi temel sektörlerde KİT'ler,daima önemli bir yere sahip olmuşlardır. Bazı ve mal ve hizmetlerin üretiminde tekel, bazılarının üretiminde oligapol durumundadırlar. Bu üretim dalları arasında madencilik, demir-çelik, alüminyum, petrol, petro-kimya, yüksek alkollü içkiler, sigara ve tütün ürünleri, elektrik enerjisi, lokomotif,vagon, ulaştırma ve haberleşme sayılabilir.Özelleştirme veya çok genel ifadesiyle Kamu İktisadi Teşebbüslerinin mülkiyetlerinin özel sektöre satışı, dünya ekonomisinde son 20 yıl içinde en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Geniş anlamda özelleştirme, devletin ekonomik faaliyetlerinin azaltılması amacıyla kamu sektörünün denetimi altındaki ekonomik kuruluşların özel sektöre devredilmesidir.Özelleştirmede temel amaç, ekonomide etkinliği arttırmaktır.Türkiye'de 1980 yılından bu yana izlenen liberal ekonomik politikalar doğrultusunda ağırlıklı olarak 1986 yılından itibaren uygulamaya konulan özelleştirme programının amaç ve hedefleri, diğer ülkelerden pek farklı değildir. Bu amaçlar arasında, piyasa güçlerinin ekonomiyi harekete geçirmesine izin vermek, üretkenlik ve verimliliği arttırmak, sınai mülkiyeti tabana yaymayı teşvik etmek ve KİT'lerin bütçe üzerindeki yüklerini azaltmak sayılabilir.Türkiye'de başlangıçtan günümüze (Ocak 1999) kadar geçen sürede 113 kuruluşta hiç kamu payı kalmamıştır. Bu 113 kuruluşun 26'sında kamunun özelleştirilen payı %100'dür. 52 kuruluşta ise özelleştirilen pay %50'nin üzerindedir.Yöntemler itibariyle özelleştirme işlemleri arasında blok satış %45 ile birinci sırada bulunmaktadır. Daha sonra %16 ile uluslararası arz ikinci, %15 ile halk arz üçüncü sırada gelmektedir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 8111
favori
like
share
memurmen22 Tarih: 01.06.2009 11:58
tşk