İstanbul Modern Sanat Müzesi, beşinci yılını yenilenen ve genişleyen koleksiyon sergisiyle kutluyor. İstanbul Modern Ana Sponsoru Türk Telekom’un desteğiyle gerçekleşen “Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar” sergisi, ülkemizin modern ve çağdaş sanatının gelişimini yansıtıyor. 26 Mayıs’ta açılacak olan ve 134 sanatçının 200 yapıtının yer aldığı “Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar” sergisi, müzenin her iki katında, Sürekli ve Süreli Sergiler Salonlarında yer alacak.

Resimden heykele, enstalasyondan videoya uzanan çeşitlilik içinde çağdaş bir kimliğe bürünen İstanbul Modern Koleksiyonu’ndan oluşan sergi, Türkiye’de üretilen modern ve çağdaş sanatın başlangıç evresinden bugüne geçirdiği süreci aktarıyor.

Serginin sponsoru İstanbul Modern Ana Sponsoru Türk Telekom, sergi destekçileri başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere, Marshall, Borsa Lokantaları A.Ş., Doluca, Point Hotel, Sony Eurasia, Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş. ve Tepta Aydınlatma.

Küratörlüğünü İstanbul Modern Şef Küratörü Levent Çalıkoğlu’nun yaptığı serginin “Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar” başlığı, İstanbul Modern’in kuruluşunun 5. yılına vurgu yaparak, oturmuş kurumsal kimliğine, değişime, dönüşüme açık oluşuna ve yepyeni bir yapı sergileyen koleksiyon dinamiğine işaret ediyor.

Sergi mekânında eserlere eşlik eden metinler, bu gelişim sürecinin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik dinamiklerini anlatıyor. Sanat eserinin hayatın bir parçası olduğunu ve onu kuşatan etkileşimlerle birlikte yürüdüğünü anımsatan bu metinler, 20. Yüzyıl’da Türkiye’de yaşanan sanat tarihsel dönüşümü de yansıtıyor.

Türkiye’de modern ve çağdaş sanatın düzenli olarak sergilendiği tek mekân olan İstanbul Modern, her geçen yıl geliştirdiği koleksiyonuyla Batılılaşma’dan günümüze Türk sanatının tarihsel gelişimini, zamandizinsel olarak, sanatçıların farklı dönem ve tarihlerdeki çalışmalarıyla sunuyor.

“Çalışma Alanı” olarak tanımlanan küçük salon ise, çağdaş sanatta eşzamanlı bir gelişimi araştıran bir proje mekânı olarak konumlanıyor. Farklı coğrafyalardan sanatçıları yan yana getiren sergileme formatı, sanatçı ve sanatçı inisiyatiflerinin projelerine ev sahipliği yaparak, üretimlerini teşvik etmeyi amaçlıyor.

Uluslararası sanat dünyasının benimsediği çağdaş sanat markası

İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, 32.Avrupa Müze Forumu’nda “yenilikçi bakış açısı” nedeniyle Özel Ödül’e layık görülen İstanbul Modern’in, Avrupa’nın öncü müzeleri arasında yer aldığını belirterek, “Çok kısa sürede İstanbul’un simgesi haline gelmeyi başardık, bugünün Türkiyesi’ni görmek isteyenler mutlaka İstanbul Modern’i ziyaret ediyor. Müzemiz, bugün dünyada çağdaş ve modern Türk sanatını yakından incelemek için bir pencere. İstanbul Modern, artık uluslararası sanat dünyasının benimsediği bir çağdaş sanat markası” dedi.

Beş yıl süresince ülkemiz sanatının temsili gibi bir sorumluluk üstlenen İstanbul Modern’in, bugün Türkiye’de modern ve çağdaş sanatın yaklaşık 100 yıllık sürecinin izlenebileceği tek müze olduğunu vurgulayan Oya Eczacıbaşı, “İstanbul Modern, hem yurtdışından gelenlere ülkemizde üretilen modern ve çağdaş sanat içindeki farklı deneyimleri tanıma fırsatı sağlıyor hem de görsel sanatlar alanında sahip olduğumuz zenginliklerin dünyaya tanıtılmasında önemli bir işlev üstleniyor. Uluslararası müzeler ve koleksiyonlarla işbirlikleri gerçekleştiren müzemiz, aynı zamanda kendi ürettiği sergileri yurtdışında sergiliyor” görüşünü dile getirdi.

Oya Eczacıbaşı, İstanbul Modern’de beş yıl boyunca 3 sürekli sergi, 15 süreli sergi, 16 fotoğraf sergisi ve 9 video programı sunulduğunu anımsatarak, yaratılan sosyal ve kültürel ortamla; çok çeşitli eğitim projelerinden disiplinlerarası etkinliklere, sivil toplum örgütleriyle işbirliğiyle gerçekleştirilen ortak projelerden yeni iletişim stratejilerine kadar çok sayıda projenin gerçekleştirildiğini de anlattı.

İstanbul Modern’i bugüne dek yılda ortalama 500 bin kişinin gezdiğini belirten Oya Eczacıbaşı, “2009 yılında günlük ziyaretçi sayımız 1200′ün üzerinde, hafta sonları ise bu sayı 3000′e çıkabiliyor. Ülkemizde bir modern sanat müzesine gösterilen bu ilgiden dolayı büyük mutluluk duyuyoruz.” ifadelerini kullandı.

İstanbul Modern Koleksiyonu’nun beş yıl süresince satın alımlar ve müzeye güven duyularak yapılan bağışlar ile 20 yıl gibi uzun süreli ödünç eserlerle güçlendiğini söyleyen Oya Eczacıbaşı, önümüzdeki yıllarda bu desteğin giderek çoğalmasını umduklarını belirtti.

İstanbul Modern Müzesi’nin 5. yılını kutlayarak konuşmasına başlayan Türk Telekom Genel Müdürü Dr. Paul Doany, “Sanatın, iletişimin en derin biçimlerinden biri olduğuna inanıyoruz. Türk Telekom, kültür mirasını zenginleştirmek ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla sanatı destekliyor. Ana sponsor olarak destek verdiğimiz İstanbul Modern ile, Türkiye’nin fikri hazinesine yatırım yapmak için sinerjik bir işbirliği içindeyiz” dedi.

İstanbul Modern Şef Küratörü Levent Çalıkoğlu, kurumsal kimlik olarak İstanbul Modern’in varlığının ve bu varlığın içinden doğarak yepyeni bir yapı sergileyen koleksiyonun birbirine bağlı iki ana dinamik olduğunu ifade etti: “Bir yanda kurulduğu coğrafyayı aşan kültürel bir sembol mekân olarak İstanbul Modern var. 2000′li yılların sosyo-kültürel ve ekonomik sürecine damgasını vuran, kendi belleğini ve ilişkiler ağını oluşturan dev bir yapı bu. Çok şey öğrendi ve çok farklı deneyimlere yer verdi ve bu deneyimlerin önünü açtı İstanbul Modern. Büyük bir temsil alanı oluşturdu. Büyük eleştiriler topladı veya tam tersi büyük alkışlar aldı. Ama şu kesin ki müze olgusunun sosyo-kültürel hayatın en önemli sahnesi olduğunu gösterdi.”

Levent Çalıkoğlu, İstanbul Modern’in müzecilik anlayışını şöyle değerlendirdi: “Müze yönetimi, disiplinlerarası ilişki, izleyicinin müze ziyaretine ilişkin alışkanlıklarının değişimi, çağdaş sergileme pratiklerinin en son örneklerinin uygulanması, uluslararası kültür sanat camiasının kurumsal düzeyde beklentilerine karşılık verme gibi çok önemli başlıklara profesyonel müzecilik anlayışı içinde cevap verdi İstanbul Modern. Müze olgusunun sosyo-kültürel hayatın en önemli sahnesi olduğunu gösterdi.”

“Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar” sergisinin beş yılın bir özeti olduğunu belirten Levent Çalıkoğlu,”Müzemiz, bu sergiyle çağdaş sanattaki gelişmelere bir açılım sunarak, bu konudaki samimiyetini, güvenilirliğini ve kurumsal anlamdaki oturmuşluğunu gösterecek” dedi.

Çağdaş sanatımızın son 30 yılına damgasını vurmuş sanatçılar

İstanbul Modern Koleksiyonu, beş yılda Türk ve uluslararası yapıtlardan satın alımların yanı sıra İstanbul Modern’e duyulan güven sonucu yapılan bağışlar ve uzun süreli ödünç eserlerle güncellendi ve yeniden yapılandırıldı.

“Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar” sergisi, özellikle çağdaş sanatımızın son 30 yılına damga vurmuş sanatçıların koleksiyona katılan yeni örneklerini öne çıkarıyor. Kutluğ Ataman, Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa, Nil Yalter, Hale Tenger, Erdağ Aksel, Nil Yalter, Sarkis, Nezaket Ekici, Canan Şenol, Taner Ceylan, Hussein Chalayan, Halil Altındere, Seza Paker, Serkan Özkaya, Leyla Gediz, Ramazan Bayrakoğlu, Selim Birsel, Şener Özmen-Erkan Özgen,Ekrem Yalçındağ, Gülden Artun, Metin Talayman, Tayfun Erdoğmuş, Azade Köker, Hüsamettin Koçan, Mithat Şen, İpek Duben, Şükran Moral ve Nur Koçak gibi yakın dönemin çağdaş sanatçılarının katılımıyla zenginleşen koleksiyon, sanat tarihimizin akışını kavramak için anahtar niteliği taşıyor.

Sergide, bu yıl 53. Venedik Bienali’nde Altın Aslan Yaşamboyu Başarı Ödülü’nü alacak olan Yoko Ono’nun, İstanbul Modern’e bağışladığı Ex It başlıklı yerleştirmesi, Jennifer Steinkamp’ın 8. Uluslararası İstanbul Bienali’nde tarihî Yerebatan Sarnıcı için yarattığı Dikkat Çekici başlıklı enstalasyonu, ünlü İngiliz heykeltıraş Tony Cragg’in Çirkin Yüzler’i, William Kentridge’in öncü Fransız sinemacı Georges Méliès’e hayranlığını yansıtan Üç Boyutlu At başlıklı eseri de çağdaş Türk sanatıyla eşzamanlı olarak üretilen işler olarak dikkat çekiyor.

Koleksiyona yeni katılan, Türkiye’deki 30 yıllık sosyal, kültürel, ekonomik, politik yönelime işaret eden ve bu gelişimi yansıtan eserler arasında;



Carnegie Ödülü ve Abraaj Capital Sanat Ödülü’nü kazanan Kutluğ Ataman’ın 8. Uluslararası İstanbul Bienali’nde şu anda İstanbul Modern’in bulunduğu 4 No’lu Antrepo’da yer alan 1 + 1 = 1 başlıklı videosu,
Nil Yalter’in Paris’te Pompidou Kültür Merkezi’nde açılacak olan sergide sergilenecek olan Başsız Kadın ya da Göbek Dansı videosu,
Hale Tenger’in Frankfurt’ta düzenlenen ilk Avrupa bienali Manifesta’da kurguladığı Kesit videosu,
Hussein Chalayan’in Basel Sanat Fuarı’nda sergilenen Dinlenme I ve Dinlenme II isimli enstalasyonları,
Ayşe Erkmen’in Hamburger Bahnhof Berlin’deki retrospektif sergisinde de yer alan PFM-1 ve Diğerleri eseri,
Gülsün Karamustafa’nın Münih’te Neue National Museum’daki sergisinde bulunan Meydanın Belleği (İçeriden Göründüğü Gibi) eseri ve
• Halil Altındere’nin 5. Uluslararası İstanbul Bienali’nde sergilenen Tabularla Dans başlıklı eseri de bulunuyor.



“YENİ YAPITLAR, YENİ UFUKLAR” SERGİSİNİN TARİHSEL SÜRECİ

“Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar” sergisi, Türk sanatında Batılı anlamda resim anlayışının belirdiği Batılılaşma sürecinden Givanian, Hoca Ali Rıza, Abdülmecid Efendi, Zonaro gibi isimlerle başlıyor. 1910-1914 yılları arasında Paris’e gönderilen bir grup sanatçının beraberinde getirdiği izlenimci sanat anlayışı, Feyhaman Duran, İbrahim Çallı ve Nazmi Ziya’nın eserleriyle sergileniyor.

Cumhuriyet’le birlikte yüzünü iyiden iyiye Avrupa’ya dönen Türkiye’ye, yurtdışından edindikleri yeni sanat biçimlerini getirerek, Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği’ni kuran, farklı sanat anlayışlarının sentezini oluşturan Cevat Dereli, Mahmut Cüda, Hale Asaf gibi sanatçılarla sürüyor.

Kübik bir form ve sanat anlayışını savunan d Grubu’ndan Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Zühtü Müridoğlu, Elif Naci ve Abidin Dino… Léopold Lévy’nin öğrencisi, toplumsal konulara duyarlı bir yaklaşım sergileyen Yeniler Grubu’ndan ise Nuri İyem, Ferruh Başağa…

1950 başlarında, 2. Dünya Savaşı’nın ardından yeniden Batı’ya açılan ve sanatın gündemindeki soyut sanat anlayışını eserlerinde görünür kılan Adnan Çoker, Ferruh Başağa, Zeki Faik İzer ve Abidin Elderoğlu gibi sanatçılar…

Soyut heykel sanatının doğmasında söz sahibi olan Kuzgun Acar, Paris Okulu sanatçılarından Nejad Melih Devrim, Fahrelnissa Zeid, Selim Turan, Hakkı Anlı ve Mübin Orhon…

1960′lı yıllarda soyut sanatın modernist eğilimine karşılık, toplumsal gerçekçi resim anlayışını figüratif dille sunan Neşet Günal, Nedim Günsür gibi, göç, gecekondulaşma, kent hayatı vb. sosyal konulara el atan ressamların yanı sıra, dönemin değişen sosyal atmosferine kişisel bir üslupla yaklaşıp, figüre yeni ve ironik bir kimlik kazandıran Cihat Burak, Adnan Varınca, Avni Arbaş, Orhan Peker; 1970′lerde geleneksel figürün karşısına, yenilikçi bir dille ironi, eleştiri ve varoluşsal kaygılar içeren yeni figüratif resmi yerleştiren Mehmet Güleryüz, Alaaddin Aksoy, Burhan Uygur, Metin Talayman, Utku Varlık, Komet, Nevhiz Tanyeli ve Neş’e Erdok…

Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’nun sanat ve tasarım fikrinin özümsendiği eğitim programını bugüne taşıyan, akademik geleneğin belirlediği konu ve biçim çeşitliliğini aşan bir yönelimle sanat üreten Ergin İnan, Balkan Naci İslimyeli, Hüsamettin Koçan, Ali İsmail Türemen…

Çağdaş sanatın uluslararası diliyle eşzamanlı bir anlam ve biçim sorununu gündeme getiren sanatçılar: Sarkis, Ayşe Erkmen, Osman Dinç, Gülsün Karamustafa, Tomur Atagök, Yusuf Taktak.

1980′li yıllarda görülmeye başlayan yeni-dışavurumculuk anlayışı doğrultusunda resim sanatında kimi zaman yeni beliren sosyal alışkanlıkları, kimi zaman da beden ve kimlik politikalarını eleştiren çalışmalara imza atan başta Bedri Baykam olmak üzere, İsmet Doğan, Kemal Önsoy, Arzu Başaran, Fatma Tülin ve Şenol Yorozlu…

Sanat eserinin malzemesi ve içeriğinde değişimlerin başladığı 1980′lerde soyut resim sanatını çağdaş bir dille yorumlayan Güngör Taner, Bubi gibi sanatçılar…

Sanatçıların salt estetik, kapalı bir dilin ötesine geçerek, sosyolojiye, felsefeye, popüler kültüre, sinemaya, teknolojiye yöneldiği, sanatın disiplinlerarası bir yönelim sergilediği 1990′larda, kronolojik akıştan çok eşzamanlı bir akış eşliğinde farklı üsluplarda, farklı sanatsal meseleleri sürdüren sanatçılar belirir. Enstalasyondan videoya uzanan araçlarla sosyo-ekonomik bağlamda politik bir sahnenin eleştirisine giren Kutluğ Ataman, Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa, Erdağ Aksel, Hale Tenger, Aydan Mürtezaoğlu, Selim Birsel, Halil Altındere.

Sanat alanında her türlü ifade aracının kullanılabildiği, farklı coğrafyalar arasındaki ilişkilerin yepyeni yaklaşımlarla biçimlendiği 2000′li yıllarda ise Hussein Chalayan, Haluk Akakçe, Taner Ceylan ve Nezaket Ekici.

SANATÇILAR VE İŞLERİ

Sanat, tiyatro ve müziği kapsayan işler yapan William Kentridge’in öncü Fransız sinemacı Georges Méliès’e ve yönetmenin görsel hilelerinin yarattığı harikalara yönelik hayranlığı “Üç Boyutlu At”a yansır. İzleyici, iki çizimi yan duvarlarda, sanatçı tarafından tasarlanmış, odanın merkezindeki üç ayaklı sehpanın tuttuğu iki aynadan yansıyan, tek bir üçüncü oluşum şeklinde, eşzamanlı olarak görebilir.

Jennifer Steinkamp, “Dikkat Çekici” başlıklı enstalasyonunu, 8. Uluslararası İstanbul Bienali’nde tarihî Yerebatan Sarnıcı için yaratır. Bilgisayar animasyonu ürünü üç ağaç, sarnıcın duvarlarına projeksiyonla yansıtılır, sarnıçta sütun desteği olarak kullanılan iki kadim Medusa Başı’na karşılık gelir. “Dikkat Çekici”de Medusa’nın efsanevi başı, bir sıra ağaç arasında ortaya çıkar ama bir kadın yüzü yerine bir ağaç gövdesidir, yılan saçların yerini ise yılanlar gibi hareket eden ağaç dalları almıştır. Bu ağaçların her biri kademe kademe mevsimlerden geçer. İmgeler şık ve tekinsiz bir şekilde kıvranırken, kadim hikâye, kadın cinselliğinin gücünün ve Medusa’nın güzelliğinin bir kutlaması olarak yapılan bu enstalasyonla yeniden anlatılır.

1980′lerde genç İngiliz heykelciliğinin önde gelen isimlerinden biri olan Tony Cragg, 1990′ların sonlarından itibaren, eserlerinde temel çıkış noktası olarak, kasırgaların döngüsel enerjisini temel alır ve bu dikey sütunlardan zaman içinde grafiksel biçimler ortaya çıkarır. “Çirkin Yüzler” başlıklı eser, hücrelerin birbirinden ayrılması ve bir ana sütun üzerinde yeniden bir araya gelmesi duygusunu bu sürece katmayı amaçlayan yeni bir fikrin başlangıç noktasında yer alır.

Bu yıl 53. Venedik Bienali’nde Altın Aslan Yaşamboyu Başarı Ödülü alacak olan Yoko Ono’nun İstanbul Modern’e bağışladığı “Ex It” başlıklı işi de sergide yer alıyor. Pek çok değişik alanda yalın ve vurucu işler gerçekleştiren Yoko Ono’nun bu işinde, son derece kaba bir işçilik ve malzemeyle yapılmış 50 adet tabutun kapaklarında bulunan pencerelerden dışarıya uzanan zeytin fidanları görülür. Enstalasyona, kaynağı belirsiz kuş sesleri eşlik eder. Sanatçıya göre “Ex It”, bir süreklilik olarak yaşamın ta kendisidir, ölüm; yaşamın kendisini var eden, yaşatan ve olgunlaştırandır.

Ayşe Erkmen, “PFM-1 ve Diğerleri” adlı eserinde tehlikeli heykelsi formların sistematik hareketlerini MTV estetiğiyle gösterir. 20. Yüzyıl’ın en öldürücü silahlarından ürkütücü mayınlar şirin dijital karakterler haline gelirken, arkadaki ses gizli bir tehlikeyi işaret eder.

Halil Altındere’nin “Tabularla Dans” adlı eserinde, fotoğrafıyla paranın varlığına anlam yükleyen Atatürk, örtünme eylemiyle aslında kendisine ait olmayan bir durumdan saklanarak, bizi saklanılan şey üzerine düşünmeye çağırır. Çöken bir ekonomik yapının en yalın işareti olan bol sıfırlı para, Altındere’nin eserinde gözler önüne serilir. Halil Altındere, mizah aracılığıyla, izleyiciyi, paranın gerçek değerini değerlendirmeye ve ulusların kullanabilecekleri gurur ya da utanç vesileleri üzerine düşünmeye davet eder.

Selim Birsel, “Tanşak Tarlası Viyana” videosunda, “Tank Çiçekleri”nin nasıl yapıldığına ışık tutar. Videodaki tank paletlerinin uğultusu ve ritmi, Birsel’in belleğinde yıllar önce Trakya sınırlarında kucaklaşan başaklarla aynı düzeyde görselleşir. Tank, gemi, uçaksavar gibi savaş araçları imgelerinden de yararlanan Birsel’in “Tank Çiçekleri” resminde, güzellik ve milliyetçilik ya da naiflik ve minimalizm gibi olgular arasındaki sınırlar da yoklanır.

Hale Tenger, ilk Avrupa bienali Manifesta’da sergilenmek üzere kurguladığı “Kesit” videosunda, Manifesta’nın sınırları kaldırılmış Avrupa hayaline bir yanıt sunar. Bir Avrupa ülkesine gitmek için sıradan bir Türk vatandaşının izlemesi gereken sancılı bürokratik süreci anlatır ve kendi kişisel tarihindeki göç ve göç ettirilme hikâyesine kadar uzanır.

Fransız video sanat tarihinin kilometre taşlarından biri olan Nil Yalter, “Başsız Kadın ya da Göbek Dansı” videosunda kamerayı göbek deliğine yöneltir. Yalter, bu işinde, feminist manifestonun kelimelerini göbek dansı sırasında göbeğine yazarak, erkeklerin kadınlar hakkındaki oryantalist fantezileriyle kadın hakları konusundaki talepleri yan yana koyar.

2005 yılında yapılmış Meydanın Belleği (İçeriden Göründüğü Gibi)’de iki projeksiyon perdesi kullanan Gülsün Karamustafa, kamusal ve özel anıları birbiriyle dengeler. Meydanın belleğinden görülenler 1960, 1969, 1971, 1980 darbeleri, 1 Mayıs olayları ve yüzyıl başından kalma üç binanın 1985′te belediye bandosu eşliğinde yıkılmasıdır. Taksim Meydanı’nı İstanbul’un simgesel merkezi olarak alan Gülsün Karamustafa, kamusal bir alanla ilgili anıların karşısına, domestik bir ortamın mahrem hallerini koyar.

Erdağ Aksel, bulunmuş sarı tripodun üstünde sarı katlanır metreler konmuş, rüzgârda saçları dalgalanan “Suzan”da, tripod heykelin üretiminin ve tarihinin önemli problematiklerini işin içine ekler.

Sarkis, “İmzalı Anonim III” ve “İmzalı Anonim VIII” adlı eserlerinde anonim yağlıboya kadın tablolarına fiziksel müdahalede bulunmadan, günümüze ait bir malzemeyle, neon ışıklarıyla bir kimlik, bir imza kazandırır.

İnci Eviner, “Korkma Sana Bir Şey Olmaz” başlıklı eserde çizgilerle, motiflerle, animasyonla ve kelimelerle ördüğü bir hikâye sunar. Eser, izleyiciye Eviner’in çizgiyle oynarken kendisini bir eski zaman hikâyecisi gibi hissetmesini de gösterir. İzleyici desenlerin içine, duvarlara, objelere gizlenmiş anlam katmanlarını çözerken kendi korkuları ile karşılaşır. Eviner merak duygusundan hareketle yaklaştığı tekinsizliği, kadınlık bakışıyla işler.

Kutluğ Ataman, “1 + 1 = 1″ başlıklı videosunda, Türk olan ama Kıbrıs adasının güneyindeki Rum kesiminde yaşayan bir kadının, ikiye bölünmüş duygu yüklü hikâyesinde, bir tarafta Türklerin müdahalesinden önce Rumların yaptığı Türk katliamından kaçışını anlatıyor, diğer tarafta Türk milliyetçiliği altında yaşamaktan kaçışını ve işgalin ardından, bu deneyime karşı tepkisini aktarıyor. Bir kadın bölünmüş Kıbrıs adasının Rum kesiminde Kıbrıslı olarak deneyimlerinden söz eder, diğer kadın da bölünmüş adanın Türk kesiminde bir Kıbrıslı olarak yaşadıklarından.

Hussein Chalayan, “Dinlenme I” isimli eserinde hava yolculuğuna olan ilgisini kanat kapağı açıldığında Swarowski kristalleri ve LED ile aydınlanan bir kanadın parçası, uçuş deneyimini sembolleştiren katlanır bir koltuk ve zamanın nasıl hızla aktığını bizlere yeniden anımsatan bir sayaçla gösterir. “Dinlenme II” eserindeyse bir uçağın burnunun parçasını monte ederek, hareket, hız, göç ve teknoloji konularını irdeler.

Nezaket Ekici, “Devinim İçinde Duygu” başlıklı performansında bir odanın tüm yüzeylerini öperek coşkulu bir enerji yaratır. Sanatçı, bedenini bir araç olarak kullandığı performanslarında izleyiciyle yeni bir tür işbirliğine girerken, tutkularını, arzularını en yalın ve dürüst biçimde gösterir.

Serkan Özkaya, “Pastacı Yamağı”nda, elindeki yüzlerce yumurtayla birlikte yere kapaklanmak üzere olan bir çocuğun ve elbette yumurtalarının bire bir ölçülerde bir kopyasını yapar, felaketten bir saniye önceki anı dondurur.

Aydan Murtezaoğlu’nun “Karatahta” eserinde, eski Türkçe harflerin Latince alfabeye uyarlandığı bir karatahta görülür. Karatahtanın sağ alt yanında, kolun alt bölümüyle birlikte plastik bir el kopyası yer alır. Atatürk’ün açık havada portatif bir karatahta önünde, harfleri öğrettiği bir fotoğraftan alınan enstalasyon, geçmişin sorgulanmasına ve geleceğin yazılmasına işaret eder.

Haluk Akakçe’nin “Sanatın Doğuşu” adlı eseri, tümüyle görsel bir şölen ve gerçek anlamda bir döngüdür. Akakçe’nin insanın teknoloji ile olan ilişkisini irdeleyen, kimi zaman da biyolojiyi, geometriyi ve mimariyi anıştıran videolarındandır. Akakçe’nin video çalışmalarına çoğunlukla ya özel olarak bestelenmiş ya da var olan klasik bir eserden uyarlanmış müzikler eşlik eder. Bilgisayarda üretilmiş imgelerin ipnotik niteliği, filmlerinin müzikleriyle daha güçlü biçimde vurgulanır.

Seza Paker, “Natürmort” videosunda, Paris’in Seine Nehri kıyısındaki bir hangarda saklanan eski savaş aletlerini ve zamanlarını büyük bir tutkuyla bu aletlere adamış koleksiyonerleri konu eder. Belgesel nitelik de taşıyan videoda, özellikle Sophie adlı transseksüel bir koleksiyonerin öyküsünün üzerinde durur. Öykü, esere aynı zamanda örtülü bir çokzamanlılık niteliği kazandırır. Sanatçıya natürmort / ölüdoğa konusunu hatırlatan bu eski savaş araçları, Sophie için, bir ucu eskiye, geçmişe ve savaş tarihine uzanan bir tutkudur. Fakat bu tutku, aynı zamanda “şimdi”de bu araçları büyük bir titizlikle onarıp yenileyen Sophie’nin onları gelecekte de var etme tutkusuna dönüşür.

Canan Şenol’un hamilelik döneminde gerçekleştirdiği “Nihayet İçimdesin” başlıklı eseri, masumiyetle kışkırtıcılığı içinde barındırır. İlk olarak kamusal alanda sergilenen bu eser, içeriğini bilmeyenler için rahatsız ediciyken ve içinde cinsel bir kışkırtıcılık taşırken, sözün beklenen bir bebeğe söylendiği öğrenildiğinde anlamı tersyüz eder. Oysa her iki anlam da birbirine gönderme yapar. Sanatçı bu yönüyle mahallenin ve yoldan geçen izleyicinin muhafazakâr duygularıyla hesaplaşmaya girmekte tereddüt etmez.

Genç kuşak Türk ressamları arasında foto-gerçekçi üslubun en başarılı uygulayıcılarından biri olan Taner Ceylan, gerçekliği sadece teknik bir başarı olarak değil, aynı zamanda anlam gerçekliğinin bir ifadesi, vurgusu olarak da kabul eder, eşcinsel yaşama ve kültüre özgü öğeleri, kurguları tuvallerine taşır. Ceylan’ın “Beyaz Fonda Alp” başlıklı “flu tablosunda” doğrudan ziyaretçiye bakan figürün bir kadın olduğundan şüphe duyulmaz. Ancak eserin etiketinden figürün bir erkek ismi taşıdığı anlaşıldığı için tablonun anlamı biraz daha netleşmiş olur.

Resimsel imgeyi var eden toplumsal ve kültürel kodları tekrar düşündürmeyi amaçlayan Ramazan Bayraktaroğlu, film karelerinden, gazete ve dergilerden gözüne kestirdiği fotoğrafları dönüştüren ve yeniden tanımlayan bir bakış açısı sunar. “Alexandra Maria Lara’nın Portresi”nde renkli kumaşların ustalıkla birbirine teyellendiği işlenmiş yüzeyde, izleyenin yüzüne endişeli, derin kaygılarla bakan bir kadın, ardında yatan öyküyü merak etmemizi sağlayan bir kompozisyonu yansıtır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 386
favori
like
share