Bilim ve Sanat hakkinda bilgiler

Bazı insanlar, sanat ve bilimi iki kutup olarak görür. Bazıları ise ikisinin de yaratıcılığa, özgün düşünme ve davranmaya dayanması sonucuna bakarak aralarında ciddi yöndeşlikler kurmaktadır. Aşağıdaki görüşler Thomas Kuhn'undur:
E.M.Hafner, şu büyük yargıda bulunur:
“Sanatçıyı bilim adamından ne denli dikkatle ayırt etmeye çalışırsak, işimiz o denli zorlaşır.”
Bu anlatımın, benim kendi deneyimimi açıkladığı su götürmez. Ne var ki Hafner’den farklı olarak ben bu deneyimi can sıkıcı ve sonucu da yersiz bulmaktayım. Sanatçı ile bilim adamı arasındaki ya da ürünleri arasındaki ayırım, en ince çözümleme aygıtımızı da ortaya koyarak özel bir özen gösterdiğimizde yalnız gözümüzden kaçıyormuş gibi görünüyor kesinlikle. Ne denli eğitilmiş olsa da Hafner’in kimi örneklerinde olduğu gibi, dikkatle seçilmiş nesneler normal bağlamlarından çıkarıldıkları ve dizgeli bir biçimde yanlış yola saptıran bir bağlama yerleştirildikleri zaman dışında, dikkatsiz bir gözlemcinin böyle güçlükleri olmaz. Dikkatli çözümleme sanat ile bilimi bu denli akıl almayacak kertede birbirine benzer kılıyorsa; bu, onların içsel benzerliğinden değil, daha çok dikkatli araştırmada kullandığımız araçların başarısızlığından ileri gelir. Başka yerde uzun uzadıya açıklamış olduğumu kanıtları burada yineleyerek yerim olmadığı için sadece kendi kanımı belirteceğim: Ayırt etme sorunu bugün çok gerçektir, hatta bizim araçlarımızdan ileri gelmektedir ve bir seçenekli takıma ivedilikle gereksinimi vardır. Dikkatli çözümleme apaçık olanı sergileyebilmelidir: Bilim ile sanatın çok farklı girişimler olduğunu ya da en azından son bir buçuk yüzyıl içinde böyle olduğunu ortaya koyabilmelidir. Bunun nasıl başarılabileceği konusunda açık bir fikrim yok benim henüz (yukarıda adı geçen kitabın son bölümü de güçlükleri göstermektedir) ama, Hafner’in bildirisi uzun süredir aranmakta olan kimi ipuçları sağlamaktadır. Bilim ile sanat arasında görmüş olduğu koşutluklar, en çok üç alandan gelmektedir: Bilim adamı ile sanatçının ürünleri,bu ürünleri yaratan etkinlikler ve son olarak,bunlara kamunun göstermiş olduğu karşılık gibi. Ben, tam dizgeli bir düzen içinde olmasa da anlaşılması hala güç olan bu ayırt etme sorununa giriş noktaları bulma umuduyla, işte bu üç alan üzerinde yorumda bulunacağım; bu, ikimizin de üzerinde durduğu bir sorundur; ama karşısında koymuş olduğumuz tavırlar çok farklı niteliktedir. Bir kere sanat ve bilim çok farklı girişimlerdir. Hafner bilim ile sanat arasında bulduğu koşutlukla en çok üç alandan geliyor: Ürünler, bu ürünleri yaratan etkinlikler ve bunlara kamunun göstermiş olduğu karşılık. Sanatta ve bilimde matematiksel kavramların ve ölçütlerin birbiriyle açıkça koşut olarak kullanımları incelendiğinde, buna bağlı çok sıkı bir güçlük kendini gösterir. Hafner’in de vurgulamış olduğu gibi, simgesel anlatımdaki yalınlık, incelik ve bakışımlılık ve ayrıca matematiksel estetik biçimlerle ilgili görüşler, her disiplinde de önemli rol oynamaktadır kuşkusuz. Ama sanatlarda estetik kendi başına yapıtın amacıdır. Bilimlerde ise olsa olsa yine en çok bir araç olur. Başka yönlerden birbirine benzer kuramlar arasında bir seçme ölçütü ya da içinden çıkılması güç, teknik bir bulmacanın çözümüne bir anahtar aratan imgeleme bir klavuz olur. O yalnız bulmacayı çözdüğünde, yalnız bilim adamının estetiği doğanınkıyle bir örtüşme göstermeye başladığında, bilimin ilerlemesinde bir rol oynar. Bilimlerde estetik çok seyrek olarak kendi başına erek olur ve hiçbir zaman da birincil erek olmaz. Bir örnek, konunun önemini belirginleştirebilir. Eski ve yeni Orta Çağ astronomları dairenin estetiksel yetkinliğiyle bağlanmış bulunuyordu ve bilim alanında elips bir rol oynamaya başlamadan önce Yeniden Doğuş’un yeni uzay görüşleri bu yüzden gerekli oluyordu derler. Bu saptama, büsbütün yanlış sayılmaz. Ama geç 17.yy’dan önce hiçbir estetiksel değişiklik elipsi astronomi için önemli kılamamıştır. Güzelliği ne olursa olsun, dayanağı merkezdeki yer kütlesi olan astronomi kuramlarında bu şeklin hiçbir yararı olmamıştır. Yalnız Copernicus Güneşi evrenin merkezine oturttuktan sonra, elips bir astronomi sorununun çözülmesine yardımcı olabilmiştir ve bundan yararlanmış olan Kepler, Copernicusçuluğa dönmüş olan matematik bilgisi güçlü kimselerin en başında gelir. Olanak ile onun gerçekleşmesi arasında bir gecikme süresi olmaz. Kepler’in doğada Pythagorasçı matematiksel uyumlar görüşü, elips biçimindeki yörüngelerin doğaya uygun olduğu bulgulamasında araçsal bir değer taşıyordu kuşkusuz. Ama sadece araçsaldı bu da: İvedi bir teknik bulmacanın çözümü, diyeceğim, Mars’ın gözlemlenen hareketinin betimlenmesi için tam zamanında gelmiş,tam isabetli bir araçtı. Bilim ile sanatın benzerliğini yeni bir içe doğuş gibi gören Hafner ile benim gibi kimseler, sanatçının da bilim adamı gibi zanaatının sürdürülmesinde çözülmüş olması gereken ve sürüp giden teknik sorunlarla karşılaştığını vurgulamaya ilgi göstermişlerdir. Daha da ötesi, biz bilimadamının da sanatçı gibi estetik kaygılarla yönlendiği ve yerleşik algılama kipleriyle yönetildiğini de vurgulamak isteriz. Bu koşutlukların da yine hem altını çizmeli ve hem de geliştirmelidir. Bilimle sanatı sanki bir tek şeymiş gibi görmenin kazançlarını daha yeni anlamış bulunuyoruz. “Estetik” terimi ne anlama gelirse gelsin, sanatçının ereği estetiksel nesneler üretmektir; teknik bulmacalar, onun bu nesneleri üretebilmek için çözmek zorunda kaldığı şeylerdir. Öte yandan bilim adamları için, çözülmüş teknik bulmacalar erektir ve estetik de buna erişmenin bir aracıdır. İster ürünler dünyasında ister etkinlikler dünyasında olsun, sanatçı için erek olan şey, bilim adamı için araç olur ve bunun tersi de geçerlidir. Bu bağlam değişimi, ayrıca, daha büyük başka bir önemli değişikliğe de işaret eder-yeteneksel özdeşliğin kamusal ve özel, belirtik ve eklemlenmemiş bileşenleri arasındaki değişime. Bilimsel bir topluluk üyeleri hem kendilerine göre ve hem de kamuya göre, bir sorun çözüm(leri) takımını birlikte paylaşırlar; buna karşılık yayınlanmış yapıtlarından çoğun güçlükle çıkarılabilen estetik tepkileri ve araştırma biçemleri, büyük ölçüde kişisel ve değişik olur. Sanatlar üstüne bir genelleme yapmaya yetkim yok ama bir sanat okulu üyelerinin daha çok biçem ve estetiği paylaştıkları ve onunla özdeşleştiklerinde bir anlam; gruplarının iç bağlılığının bir belirleyicisi olarak aralarında paylaşılan sorun çözümlemelerinden önce gelen bir anlam yok mudur? Şimdi Hafner’in koşutluklarından bir başkasına, kamusal tepkiye bakalım. Geniş ölçüde yaygınlaşmış kitlece yabancılaşma hem bilime ve hem de sanata gösterilen çağdaş tepkinin bir karakteristiğidir. Bu tepki çoğun benzer terimlerle dile getirilir. Ama açıklık sağlayan ayrımlar da bulunmaktadır. Yaşadıkları çağın bilimini yukarıdan bakarak reddeden kimseler, beş yaşındaki çocuklarının da bu kadarını yapabileceklerini söyleyemez. Günümüzde bilimadamlarınca en çok beğenilen etkinlikten kaynaklanan şeyin, gerçek de hiç de bilim olmadığını, daha çok oyun(hile) olduğunu da iddia etmezler. Bilimler için, Hafner’in denemesinin ilk ele aldığı çizgi-resmin açık bir eşdeğerlisini düşünmek çok zordur. Bu ayrımlar daha genel olarak anlatılabilir. Kısmen sadece iç sıkıntısından türemiş olan, bilimin halkça reddedilişi, bir türden olarak girişimin reddedilmesidir aslında. “Bilimden hoşlanmıyorum!” Buna karşılık sanatın halkça reddedilişi ise bir devinimin bir başkası adına reddedilmesidir:
“Modern sanat hiç de gerçek sanat değildir; benim tanıyabileceğim konuları olan resimler verin bana.”
Tepkide gösterilen bu farklı doğrultular, kamunun sanat ve bilimle bağlantısında daha köklü bir ayırıma işaret eder. Her iki girişim de eninde sonunda, destek bakımından, kamuya bağlı bulunmaktadır. Kamu, doğrudan ya da seçilmiş kurumlar aracılığıyla, hem sanat ve hem de bilimin teknolojik ürünlerinin bir tüketicisidir. Ne ki yalnız sanat için vardır tüketici topluluğu; bilim için yoktur. Bana kalırsa Scientific American dergisinin bile asıl okuyucuları bilim adamlarıyla mühendislerdir. Bilim adamları bilimin okuyucu topluluğunu oluşturur ve özel bir uzmanlıktaki insan için, ilgili tüketici topluluğu daha da küçüktür,uzmanlığın öbür uygulayıcılarından ibarettir. Onlar bu çalışmaya yalnızca eleştirel bir gözle bakarlar ve onun meslekte daha ileriye gitmesini sadece onların değerlendirmeleri etkiler. Mesleki çalışma için daha geniş bir tüketici topluluğu arayan bilimadamları, meslektaşlarınca küçük görülürler. Gerçi sanatçılar da elbet birbirinin yapıtlarını değerlendirirler. Ama, Ackerman’ın işaret ettiği gibi, meslek uygulayıcılarının küçük bir grubu sadece yenilik getiren kişiye bütün kamuoyunun ve meslektaş sanatçılarının çoğunun ortak mahkumiyetine karşı destek sağlar. Ama birçok kimse, yenilikçinin çalışmasını köklü bir biçimde inceler ve onun meslek başarısı hem bu köklü incelemeye ve hem de eleştirmenlerin, galerilerin ve müzelerin gösterdikleri tepkiye bağlıdır; bunlardan hiçbirinin bilim yaşamında bir koşutu yoktur. Sanatçı bu kurumlara ister değer versin isterse reddetsin, reddedilmesindeki şiddetin bazen göstermiş olduğu gibi, o bunların varlığından yaşamsal bir biçimde etkilenir. Sanat özü bakımından başkasına yönelik bir girişimdir adeta. Bilim ise belli bir ölçüde böyle değildir. Hem tüketici topluluğundaki ve hem de amaçlar ile yolların özdeşliğindeki bu görüş ayrılıkları, bu noktada, bilim ve sanat arasındaki ayrımların daha merkezi ve önemli bir gruplaşmasının yalıtık belirtileri olarak sadece çıkarsanmış bulunmaktadırlar. Son çözümlemede bu daha derin görüş ayrılıklarını tanılamak ve belirtilerin doğrudan doğruya bunlardan doğduğunu göstermek olanağı bulunacaktır. Şimdilik ben bu türden bir şeye girişecek kadar hazırlıklı değilim, çünkü bir etkinlik olarak sanat üstüne çok az bilgi vardır. Ama buraya değin incelenmiş belirtilerin aralarında nasıl bağlandıklarını ve daha başka ayrım belirtilerine nasıl bağlandıklarını söyleyebilirim. Onları bir örüntünün parçaları gibi görme, sorunumuzun gelecekteki işlenmesinin eklemleştirip belirtik kılacağı şeyi bir çırpıda anlamamıza olanak verebilir. Bu amaçla hem Ackerman’ın ve hem de benim daha önce gönderme yaptığımız, bilimadamları ile sanatçılar arasındaki bir ayırımı,onların kendi disiplinlerinin geçmişine karşı keskin bir biçimde birbirinden ayrılan yanıtlarını ele alıp anımsayalım. Çağdaşları onlara değişik bir duyarlıkla yönelmiş olsalar da sanatçı etkinliğin geçmişteki ürünleri sanat sahnesinin yine de yaşamsal kesimleridirler. Picasso’nun başarısı Rembrandt’ın resimlerini müzelerin depo mahzenlerine sürüp göndermez. Yakın ve uzak geçmişin başyapıtları çağdaş etkinliğin yasal ürünleri diye kabul etmeyişiyle de garip bir biçimde, nedense hiç değişmez. Sanatla bilim arasındaki zıtlık hiçbir alanda daha açık görülemez. Bilimle ilgili ders kitapları eski kahramanların adları ve hatta bazen resimleriyle donatılmıştır; ama eski bilimsel yapıtları yalnız tarihçiler okur. Bilim alanında açılmış olan yeni çığır, bir bilim kitaplığındaki etkin konumlarından, zamanını doldurmuş kitapların ve gazetelerin ansızın alınıp bir depoya işe yaramaz diye atılmasına yol açar. Bilimsel müzelerde çok az bilim adamı görülür; bunların işlevi, her ne olursa olsun, zanaatı zihinlere yerleştirmek ya da kamunun beğenisini aydınlatıp geliştirmek değil, bilime yandaş toplamak ve kimilerini anıtlaştırmaktır. Bilim, sanattan farklı olarak, kendi geçmişini yıkar durur. Ne var ki Ackerman’ın da belirtiş olduğu gibi, sanatçılarla tüketici toplulukları arasındaki o ince kaynaşma, çağdaş yenilikler aracılığıyla dolayımlaşmıştır genelde. Yenilikleri bir ya da daha çok (s:411) kuşak geriletip erteleyen, müzelerin ve (kurum olarak) benzeri kuruluşların işlevi olmuştur genellikle. Ackerman’ın da belirtmiş olduğu gibi,bu gecikme süresinin giderilmesi-diyeceğim, öbür sanatçıların onaylamasından önce kendi adına yeniliklerin kabul edilmesi-sanatsal girişimin kendi başkaldırısıdır. Benim hem akla yatkın ve hem de çekici bulduğum bu görüşe göre, sanattaki gelişim, üyelerinin sanat yaratmadığı ve beğenilerinin de yeniliklere direnen kurumlarca oluşturulduğu bir tüketici topluluğunun varlığıyla şekillenir kimi temel bakımlardan. Bilim alanında böyle bir tüketici topluluğunun bulunmayışının bir nedeni (ve bir tüketici topluluğu yaratmanın böylesine zor olmasının nedeni), bana kalırsa, müze gibi bir şeyler arasında dolayım kuran kurumların bilim adamının mesleki yaşamında hiçbir işlevi olmamasıdır. Onun kamu ile kaynaşmayı sürdürmesine olanak veren ürünler, kimi zaman yalnız bir kuşak eskimiş olsa da henüz, bilim adamı için artık ölü ve işi bitmiş sayılır. Tüketici topluluğu sorununun bir ikinci yanı daha vardır; ama belirti ilişkileri örüntüsünün başka bir parçasını ilkin işlemek yerinde olacaktır. Sanatçı için asıl olan Müze, bilim adamı için niçin işlevsiz olmakta? Sanırım bunun yanıtı, onların ereklerindeki daha önce tartışmış olduğumuz ayrımla ilgilidir; ama kanıtlamanın yaşamsal bir öğesi bende yok. Bilmeyi gereksindiğim ve şimdiye değin bulamadığım şey, estetik başarısı dolayısı ile eski bir başyapıtı beğendiği halde, aynı zamanda, onunla aynı tarzda kendi resmini yapmanın bir sanatçı amentüsünün temel hükümlerini çiğnemek olacağını kabul ederken, sanatçının kendi kendisine ne dediğidir. Ben sözgelişi, Rembrandt’ın yapıtlarını yaşayan sanat olarak gören, buna karşılık, Rembrandt’ınkinden (ya da onun okulundan olanlarınkinden) sadece bilimsel araştırmayla iyice ayırt edilebilenleri sahte yapıtlar diye reddeden bir davranışı, belki sadece tanıyabilir ve değerlendirilebilirim; ama içime sindiremem ya da anlayamam; (sahte sözcüğünün bu bağlama aktarılması ilginçtir; çünkü hafifçe zorlanmıştır). Bilimlerde bu gibi sorunlar bulunmaz ve sahtekarlık, asıl anlamı dışında, buna karşılık,düşünülemez bir şeydir. Sözgelişi bilim adamı, yapıtı Galileo ya da Newton’dan çok niçin Einstein’ınkine ya da Schrödinger’inkine benziyor?” diye sorulduğunda (s: 412), herhalde şöyle yanıt verecektir: Dehaları ne olursa olsun Galileo ile Newton yanılıyorlardı, bir yanlışlık vardı. Bu durumda benim sorunum bir geleneği ölü, ama onun ürününü canlı ilan eden bir ideolojide “doğru” ve “yanlış”, “hatalı” ve “hatasız” nitelemelerinin yerini neyin almış olduğunu öğrenmek olmalıdır. Bu sorunun çözümü, bana göre, sanat ile bilim arasındaki ayrımı derinden kavramanın önkoşuludur. Ama varlığının kabul edilmesi, bir ilerlemeye de yol açabilir. Birçok bulmaca gibi, bilim adamlarının çözmeyi amaçlamış oldukları da sanki yalnız bir çözümü ya da bir tek en iyi çözümü varmış gibi görünür. Bu çözümü bulmak, bilim adamının ereğidir; o bir kez bulununca, daha önceki girişimlerin tümü, bilinen ilgilerini araştırmayla yitirmiş olurlar. Bilim adamı için fazladan bir yük olurlar; disiplinin ilgileri içinde bir kenara konulması gereken boşuna bir yük olurlar. Onlarla birlikte özel ve kişisel etkenlerin bir çok izi de ıskartaya çıkarılır, bulgulayıcıyı çözümüne götüren tarihsel ve estetiksel olanlar kalır sadece (sanatçıların hazırlık taslaklarına verilen değeri bilim adamlarının eşdeğerli müsveddelerinin yazgısıyla karşılaştıralım; birincisi seyirciye daha tam bir değerlendirmede yol gösterir; ikincisi ise daha sonraki ve daha tamamlanmış değişkenlerle karşılaştırıldığında, sadece yaratıcısının anlıksal yaşam öyküsünü aydınlatır, bulmacanın çözümünü vermez). İşte bunun içindir ki, ne zaman aşımına uğramış kuramlar ne de giderek yürürlükteki kuramın özgün formülasyonları uygulamacıları pek ilgilendirmez. Başka bir deyişle söylersek, işte bunun içinidir ki, bir bulmaca-çözümü girişimi olarak bilimin müzelerde yeri yoktur. Ama sanatçının da çözülecek bulmacaları vardır elbet, perspektif, renklendirme, fırça teknikleri ya da çerçeve çatma bulmacaları vb gibi. Ne var ki bunların çözümü, yapıtının amacı değildir, daha çok bu amaca ulaşmanın bir yoludur. Onun daha önce gereğince belirginleştirmediğini söylediğim hedefi, estetiksel bir nesnedir, üçüncü şıkkın olmazlığı yasasının uygulanamadığı daha global bir üründür. Matiss’in Odalisque tablosunu gördükten sonra, Ingres’inkine yeni bir gözle bakılır ama bakmaktan da geri durulmaz. Bir bilimadamının bulmacasına iki çözüm olamadığı halde, bunların her ikisi de bu yüzden müzelik (s: 413) yapıtlar olabilirler. Ereksel-araçlar spektrumunda bulmaca çözümlerinin farklı konumu da sanat ve bilim için bir tüketici topluluk sorununa bir ikinci ama belki daha köklü çözüm sağlar. Her iki disiplin de uygulayıcılarına bulmacalar sunar ve her iki durumda bulmaca çözümleri teknik giz’lidir. Böyle oldukları için, uygulayıcılarının, sanatçıların ve bilimadamlarının yoğun ilgisini üzerinde topladıkları halde, genel tüketici kütlesinde neredeyse hiçbir ilgi uyandırmaz. Bu büyük grubun üyeleri sanatta da bilimde de bir bulmacayı ya da bir çözümü kendi başlarına her zaman tanıyamazlar. Onları ilgilendiren daha çok girişimlerin daha global ürünleridir; bir yanda sanat yapıtları, öte yanda, doğa üstüne kuramlardır. Ama sanatçı gözünde sanat yapıtlarının olduğundan farklı olarak, bilim adamı gözünde kuramlar her şeyden önce birer araçtırlar. Başka yerde de uzun uzadıya belirtmiş olduğum gibi, o bunlara kesin gözüyle bakmak ve kullanmak üzere eğitilmiştir, onları değiştirmek ya da üretmek için değil. Gerçekte kamusal tepkiyi çağrıştıran çok özel durumlar dışında, bilimde kamuyu en çok ilgilendiren şey, bilimadamı için kesinlikle ikinci dereceden ilginç bir iştir. Geçmişin ürünlerine bağlanan değer, erekler ile araçların özdeşliği ve bir tüketici kitlesinin bulunması, hep birden sanat ile bilim arasındaki birbiriyle bağlantılı ayrımlardan oluşan bir tek örüntünün parçaları gibi görülebilirler. Bu örüntü daha açık seçik olarak, daha büyük derinliğe inebilen bir çözümlemeden gün yüzüne çıkacaktır belki ama bugüne gelinceye bu erekle iyice ortaya konmuş kavramlar üstüne benim çok az bir bilgim olmuştur. Ama birkaç bağlayıcı kesin saptamaya bir önsöz olarak benim yapabileceğim şey, kimi fazladan ayrılık belirtilerini kuşatacak örüntüyü; bu durumdaki sanat ile bilimin zaman içinde geliştikleri yolların bir incelenmesinden çıkan belirtilere yaygınlaşmaktadır. Başka bir yerde Ackerman’ın da işaret etmiş olduğu gibi, iki disiplinin evrim çizgilerinin benzerliğini vurgulamaya çalışmıştım ben. Her ikisinde de tarihçi uygulamanın, şu ya da bu değerler, teknikler ve modeller üstüne başka bir kararlı topluluktan temellenen bir geleneğe uygun düştüğü dönemleri bulabilir. Her ikisinde de içinde bir geleneğin ya da bir değerler ve modeller takımının bir başkasına yol açtığı, görece hızlı değişiklik dönemleri görülebilir. Demek ki herhangi bir insani girişim konusunda belki çok şey söylenebilir yine de. Büyük gelişim örüntüsüyle ilgili olarak benim özgünlüğüm, böyle bir şey varsa elbette, sadece, sözgelişi, sanatların ya da felsefenin gelişimi konusunda uzun süredir kabul edilmiş olan şeyin, bilime de uygulanmış olduğu üzerinde durmuş olmamdır. Dolaysıyla köklü bir benzerliğin bir ilk adamdan başka bir şey olmadığını tanıyalım. İşte bu adım atıldıktan sonra, ince gelişim yapısındaki birçok aydınlatıcı ayrımları bulmaya da hazırlıklı olmak gerekir. Bunların birçoğunun kolaylıkla bulunacağı da anlaşılmış bulunmaktadır. Sözgelimi sırf sanatsal bir geleneğin öbürünü yanlış ya da yanılgılı kılmadığından ötürü, sanat bilimden çok daha kolayca,birbirleriyle bağdaşmayan birçok geleneği ve okulu aynı anda destekleyebilir. Yine aynı sebepten dolayı, gelenekler değiştiğinde, buna eşlik eden tartışmalar da bilimde, sanatta olduğundan çok daha hızlı çözülür genelde. Sanatta diyor Ackerman, yenilik üstüne tartışma, öfkeli eleştirmenlerin ateşini üzerine çekecek yeni bir okul kuruluncaya değin sona ermez genellikle; ama o zaman bile tartışmanın sonu, eskisinin sonunu değil,yeni geleneğin kabulünü anlatır sanırım çoğunlukla. Buna karşılık bilimlerde, yengi ya da yenilgi pek o kadar uzun uzadıya ertelenmez ve yitiren yan o anda hemen bir yana bırakılır. Arkada kalan yandaşları, eğer kalmışsa, alanı terketmiş gibi görünürler. Yine bunun gibi, yeniliğe karşı direnme hem sanatta ve hem de bilimde belirgin bir ortak nitelik olsa da,bu yeniliğin sonradan tanınmasına sanatlarda her zaman rastlanılır. Bilime katkıları her zaman teslim edilen birçok bilimadamı, başarılarının ödülünü görecek denli uzun yaşayamamıştır hiçbir zaman. Mendel’in durumu gibi ayrıksı durumlarda bilim adamının gecikmiş olarak yeniden bulgulanması gereken bir katkıdır. Mendel’in durumu, şu bakımdan bilimsel başarının sonradan tanınmasına tipik bir örnek oluşturur; onun yazmış olduğu parlak bildirilerin, kendi çalışma alanının daha sonraki gelişimi üzerinde hiçbir etkisi olmamıştır. Sanatla olan koşutluk kopar, çünkü Mendel’in ölümünden ( çalışmasının bulgulanmasına değin hiçbir Mendelci okul kurulmamıştır; bir süre kendi başına yalnızlık içinde çalışmış olan, ama en sonunda ana bilimsel gelenekçe kuşatılmış bulunan bir okuldur o. Bu ayrımlar, sanatçıların ve bilim adamlarının davranış grubundan alınmıştır ve tek tek mesleklerin gelişiminde de görülebilirler. Sanatçılar yaşamları boyunca, bir ya da birçok vesileyle dramatik değişiklikler geçirebilirler ve bazen de isteyerek geçirirler biçem bakımından. Yine bunun gibi, birçok sanatçı, üstatlarının biçeminde resim yapmaya başlar; yalnız daha sonra kendilerinin tanınmalarına yol açacak olan anlatımı bulgularlar. Tek bir bilimadamının mesleki yaşamında da çok seyrek de olsa benzeri değişiklikler olur; ama bunlar isteğe bağlı değildir. (Kendi başına aydınlatıcı olan ayrıksı durum, bir bilimsel alanı tümüyle bir öbürünün adına değiştiren, diyeceğim fizikten biyolojiye geçen adamlarca sağlanır). Buna karşılık onlar ya bilim adamının ilk başta benimsenmiş olduğu gelenek içindeki ciddi iç güçlüklerle ya da kendi çalışma alanı içinde başka birinin ortaya koymuş olduğu bir yeniliğin özel başarısıyla dayatılmışlardır. Ama o zaman bile bu değişiklikler istemeye istemeye karşılanmıştır; çünkü bilimsel bir çalışma alanında biçem değiştirmek, bir insanın ilk ürünlerinin ve ilk ustalarının yanlış yolda olduğunu açıkça bildirmek demektir. Ackerman’ın algısal bir saptaması, bu gelişim ayrımları topluluğunun özeğine giden yolu işaret etmektedir sanırım. Dediğine bakılırsa, sanatın evriminde, çözmeyi amaçladığı bulmacalar gerektiği gibi yanıt veremez olunca bilimsel bir geleneğin karşılaştığı iç bunalımların tıpkısı gibi bir şey yoktur. Ben de bunu kabul ediyor ve şu noktayı da eklemek istiyorum sade: Böyle bir ayrım, bulmaca çözmeyi amaçlayan bir girişimle amaçlamayan bir girişim arasında kaçınılmazdır (Unutmayalım ki tartışılmakta olan bir çok ayrım bakımından, matematik biliminin gelişimi sanatın gelişimine, biliminkinden çok daha sıkıca benzer. Çok az matematik bulmaca çözümleri anından önce tanınmıştır. Her ne olursa olsun böyle bir bulmacayı çözmekteki başarısızlık, matematik bilimin temelinde yatmadıkça, alanın ön varsayımları üzerine hiçbir zaman kuşku (s: 416) serpmez, uygulayıcılarının yeteneklerine karşı sadece kuşku uyandırır. Öte yandan bilimlerde, herhangi bir bulmaca, eğer inatla çözüm gelmiyorsa, teme sorunlarını ortaya çıkarır). Ackerman’ın gözlemi doğru olmalıdır ve bir örüntünün parçası gibi göründüğünde de son derece önemli olduğu anlaşılır. Bilimlerde bunalımın işlevi, yenilik gereksinimini sinyallemek, bilimadamlarının dikkatini verimli yeniliklerin doğabileceği alanlara yöneltmek ve bu yeniliğin özyapısıyla ilgili ipuçlarını çağrıştırmaktır. Sırf içinde-kurulu bir sinyal dizgesine sahip olduğu için disiplin, bilimadmalarının gözünde yeniliğin kendisinin birincil bir değer taşımasına gerek kalmaz ve kendi başına alınan yenilik istenmez. Bilimin de kendine özgü bir seçkinler katmanı vardır ve kendi artçı muhafızları, Kitsch üreticileri de olabilir. Ama bilimsel öncü-muhafız olmaz ve öncünün bulunuşu bilimi tehdit eder. Bilimsel gelişim içinde yenilik, somut bulmacaların ortaya koymuş olduğu somut çatışmalar, çoğun istemeye istemeye olan, bir yanıt olarak kalmalıdır. Ackerman’ın söylediğine göre, sanatlara da, öncü sanata gösterilen çağdaş karşılık bir tehdit oluşturur ve o bunda haklı olabilir. Ama bu, bir öncü sanatın varlığının dışavurduğu tarihsel işlevi gizlememelidir. Hem birey olarak ve hem de grup halinde, sanatçılar anlatılacak yeni şeyler ararlar ve onları dile getirecek yeni yollar ararlar. Yeniliği birincil değer kılarlar ve öncü sanat bu değere kurumsal bir anlatım vermeden önce de böyle yapmaya başlamışlardır. En azından Yeniden Doğuş’tan beri sanatçı ideolojisinin bu yenilikçi bileşeni ( bu, ne tek ne de öbürlerinin hepsiyle kolayca bağdaşabilir bir bileşen değildir), bilimde devrimi destekleyebilmek için iç bunalımların yapmış olduğu şeyin bir bölümünü sanatın gelişimi adına yapmıştır. Sanatçılar ile bilim adamlarının yaptıkları gibi, sanatın değil de bilimin birikimci olduğunu gururla söylemek, her iki alanda da gelişim örüntüsünü yanlış anlamaktır. Gelgelelim bu sık sık yinelenen genelleştirme, bizim incelemekte olduğumuz ayrımların en derini olabilecek bir şeyi dile getirir: Bilim adamları ve sanatlarca yenilik adına yenilik’e verilecek kökten farklı değeri örneğin. Konuyu birden değiştirerek ve benim Bilimsel Devrim adlı kitabımdan Ackerman’ın yararlanmasıyla ilgili Kubler’in saptamalarını da çok kısa olarak yorumlamak yoluyla, kişisel ya da mesleki ayrıcalığı savunarak sözümü bağlayacağım. Muhakkak ki bu benim hatamdır. Çünkü Kubler’in gönderme yaptığı noktalar kitaptaki en karanlık noktalar arasındadır; ama yine d onun hem görüşlerimi ve hem de onların, tartışılmakta olan problemlerle olan olası ilgisini yanlış anladığını belirtmek yerinde olur. İlk ağızda şunu belirteyim: Paradigma ve devrim kavramlarını “büyük kuramlar”la hiçbir zaman sınırlandırmayı düşünmedim. Tam tersine, bu kavramların özel öneminin,oksijen,x-ışınları ya da Uranüs gezegeninin keşfi gibi olayların garip bir biçimde birikimci-olmayan karakterini daha tam bir biçimde anlayabilme olanağını sağlamalarından ileri geldiğini kabul etmekteydi. Daha da önemlisi paradigmalar da kuramlarla büsbütün eşitlenmiş olamazlar. Daha köklü bir yolla söylersek, onlar bilimsel başarının kabul edilmiş somut örnekleri, bilim adamlarının özenle inceledikleri ve kendi yapıtlarına örnek aldıkları güncel sorun çözümleridirler. Paradigma kavramı sanat tarihçisine yararlı olabilirse, paradigmalar olarak hizmet görecek biçemler değil, resimler olacaktır. Bu koşutluğu çizme yolunun önemi anlaşılmıştır, çünkü beni kuramlar üzerine konuşmaktan paradigmalar üzerine konuşmaya çeken sorunlar, Kubler’I biçem kavramını hor görmeye itenlerle çok yakından özdeştir. Hem “biçem” ve hem “kuram”, tanınabilir biçimde birbirine benzer olan yapıt(lar) grubu betimlenirken kullanılan terimlerdir. (Onlar “aynı biçemde” ya da “aynı kuramın uygulamalarında”dırlar). Her iki durumda da belli bir biçemi ya da belli bir kuramı bir başkasından ayırt eden ortaklaşa öğelerin yapısını açıklamak güçtür-son çözümlemede olanaksızdır bence. Bu gibi güçlüklere karşı benim yanıtım; bilim adamlarının, bir kuramı oluşturan öğelerin soyutlanması gibi herhangi bir süreç olmaksızın, paradigmalardan ve modellerden bir şeyler öğrenebileceklerini söylemek olmuştur. Sanatçıların özel sanat yapıtlarını derinden derine inceleyerek öğrenme tarzı için de aynı türden bir şey söylenebilir mi bilemem?
Kubler benim için önemli başka bir genelleme daha yapıyor. Diyor ki:
“Gerçekte Kuhn’un saptamaları, elde ettikleri sonuçlardan çok bir topluluğun davranışına dönük olduklarından, budunbilimsel (etolojikal) niteliktedir. Burada hiçbir yanlış anlama yoktur. Bir betimleme olarak Kubler’in saptaması, benim ana ilgilerimin birçoğunu incelikle yakalıyor. Gelgelelim, bu ilgilerin, şu anda üzerinde durulan konularla ilgili bulunmadığını ilan edebilmek için,bir tartışma bile olmaksızın, böyle bir betimlemenin kullanılabileceğini anlamakta kafamı karıştırıyor. Hem Kubler’in gönderme yaptığı kitapta ve hem de daha önce geçen yorumlarda benim söylemeye çalıştığım şey şudur: Bilim ve sanat tarihçilerini ve filozoflarını en çok sıkan sorunların birçoğu, budunbilimsel ya da toplumbilimsel gözle bakıldıklarında, paradoksal havalarını yitirirler ve araştırma konularına dönüşürler. Bilim ile sanatın insan davranışının ürünleri olduğu beylik bir düşüncedir; ama bundan dolayı önemsiz de değildir. Hem “biçem” ve hem de “kuram” sorunları, sözgelimi,aşikar olanı gözardı edebilmek için ödediğimiz birçok bedeller arasında yer alabilirler." (Kuhn, Thomas; Asal Gerilim (1977) Kabalcı yay (1994), Çev: Yakup Şahan, s: 406-419,son satırlar) Bilimde yeni buluşlar ve ilerlemeler belirli bir kişiye bağlı değildir. Newton olmasaydı aynı buluşu yapan bir başka deha çıkacaktı. Einstein için de böyle, ama Shakespeare, Mozart ya da Picasso için aynı şeyi söyleyemeyiz. (Lewis Wolpert, BDOD s: 84)

Rekabet, İşbirliği ve Sorumluluk
Bilime ilişkin pek çok yanlış değerlendirmelerden birisi de bilimadamlarının hiçbir kişisel çıkar gözetmeksizin ve dünyayı daha iyi anlamaktan başka bir ödül beklemeksizin yalnızca gerçeği aradıkları ya da tamamen rekabetçi ve bencil olduklarıdır. Bunların her ikisi de bir miktar gerçek payı içermelerine karşın, aslında yanıltıcı imajlardır. Bilimadamları,işlerine duygusal bağlarla bağlıdırlar ve yeni şeyler bulmanın vereceği sevincin yanısıra, bilimadamları arasındaki sosyal etkileşim de hedeflerini saptamada çok önemli bir rol oynar. Bilimsel bilgi birikimsel (kümülatif)tir, bilimadamlarının birbirleriyle ilişkisi çok özeldir: hem rekabet içindedirler hem de birbirlerinin onayına ve saygısına olan gereksinimleri yüzünden işbirliğine girerler. Bilimadaları,düşüncelerinin diğer bilimadamları tarafından kabulünü isterler, ama yeni fikirlerin kabul edilmesi,doğrulama ya da (s: 101) çürütme yönünde verilecek bir yargıdan çok daha karmaşık birşeydir. Bilimadamları geçerli nedenler olmadıkça kendi görüşlerini bırakıp başkalarının fikirlerini kabul etmekten hoşlanmazlar. Yaratıcı sanatlarla karşılaştırıldığında bilim, sonuçta anonim bir girişimdir. Bazı bilimadamlarının isimleri yeni bir buluş nedeniyle belirli bir süre için gündemde kalsa da uzun vadede bilime yapılan bütün katkılar, herkesin malı olan genel bilgi dağarcığının bir parçası haline gelir. 17.yy’da matematikte devrim yaratan ve bütün uygulamalı matematiğin ve mühendisliğin temelini atan diferansiyel ve integral hesapları buna güzel bir örnektir. Bugün tarihçiler dışında hiç kimse ne bu hesapların Leibniz ve Newton tarafından birbirlerinden habersiz olarak aşağı yukarı aynı zamanlarda bulunmasa ne de ikisinin öncelik için sert tartışmalara girişmesi ile ilgilenir ve o içinden çıkılmaz makalelerini okumaya kalkışır. Fikirler bir kez genel bilgi bütününün bir parçası haline geldikten sonra kaşifler ve yaratıcılar ortadan silinirler Bilimsel makalelerin ömrü kısadır. Önemli olanlar bile birkaç yıldan sonra referans olarak gösterilmez. Evrim kuramını anlamak için kimse önce Darwin’i okumaz. DNA'yı anlamak için Watson ve Crick’in orjinal makalelerini de. “Bilimadamları bilim dünyasından yalıtılmış olarak çalışamazlar, çünkü uğraştıkları özünde birikimsel bir iştir. Bütün bunları sanatlarla karşılaştırın: ressamlar, romancılar ve şairler için önemli olan tek şey kendi özgün yaratılarıdır. Sanatçılar ortak bir işe katılmazlar; sanatçının eseri daha büyük bir bütünün içinde erimez ve o eserin özü bireyselliğidir. Oysa bilimadamı için amaç tam tersine, fikirlerini diğerlerinin kabul etmesi ve bunlar üzerinde görüş birliği sağlanmasıdır. Matematikçi Dawid Hilbert’in söylediği gibi bilimsel bir çalışmanın önemi, okunmasını gereksiz kıldığı kendinden önceki yayınların sayısı ile ölçülebilir. Bilimadamlarının toplumsal davranışını önemli ölçüde etkileyen (s: 102) kendine özgü bir özelliği, bir buluşun sadece bir tek kez gerçekleştirilebilmesidir. Belli bir buluş bir kere gerçekleştirildikten sonra diğerleri artık aynı şeyi yapamazlar; buna karşın her yeni buluş diğerlerinin önünde ufuklar açacaktır. Genel görelilik kuramı ya da doğal seçim yoluyla evrim kuramı ya da DNA’nın yapısı yeniden keşfedilemez. Shakespeare’in Hamlet’i bir keşif değildi; başkalarını benzer konular üzerinde yazmaktan alıkoymadı. Watson ve Crick’in DNA’nın yapısını aydınlatmaları tamamen farklıydı: Onlar bir kere bu işi başardıkları zaman önemli bir problem artık çözülmüştü ve ondan sonra hiçkimse aynı şeyi yapamazdı. Hamlet’i yazmak bu anlamda hiçbir problemi çözmemişti. DNA’nın yapısının bilinmesi son derece geniş bir alanı araştırmaya açtı ve yeni buluşlara olanak sağladı. Gerçekten de o günden beri DNA üzerine yapılan çalışmalarla birkaç Nobel Ödülü daha kazanılmıştır. Watson ve Crick’in kendileri de çalışmalarını birçok başka bilimadamının sağladığı bilgi birikimi üstüne kuruyorlardı. Ve bu noktada karşımıza bilimin bir başka önemli özelliği daha karşımıza çıkıyor: Eeğer Watson ve Crick DNA yapısını bulmuş olmasalardı hiç kuşkusuz bu iş başka bilimadamları tarafından eninde sonunda başarılacaktı. Oysa sanatta, resim, müzik ya da edebiyat olsun durum tamamen farklıdır Eğer Shakespeare Hamlet’i yazmaşı olsaydı Hamlet hiçbir zaman yazılmamış olacaktı. Bütün bu nedenler yüzünden bir bilimadamının çalışmasına ve meslektaşlarına ilişkin benimsediği strateji bir sanatçınınkinden çok farklıdır. Sanatçılar bir bilimadamının sosyal yaşamının ekseni olan doğrulayıcı ya da çürütücü ölçütlere vurulmazslar Sanatçılar fikir çalabilirler ama bilimadamalarının yapabileceği anlamda tahrif edemezler: düzenbazlık yapamazlar. Böylece bilimin sosyobiyolojisi ile karşı karşıya geliyoruz. Sosyobiyolojinin tanımı bütün sosyal davranışın biyolojik temelinin sisitmetik olarak incelenmesidir. Sosyobiyolglar, hayvanların neden gözlemlediğimiz davranış biçimlerini benimsedikleri türünden sorular sorarlar. Pekiyi bilimadamları,bir anlamda kendi çocukları sayılan fikirlerinin başarı şansını en yükseğe çıkarmak için nasıl bir strateji benimsemelidirler? Konularına ve meslektaşlarına karşı nasıl bir tavır (s: 103) içinde olurlarsa en başarılı olabilirler? Bunlar, sosyobiyologların hayvan davranışları ile ilgili olarak sordukları çeşitten sorulardır. Örneğin sosyobiyolojide sık sık gündeme gelen bir soru özgeciliğin (başkalarının mutluluğunu ve iyiliğini kendisininkinden önce düşünme) kaynağıdır. (Lewis Wolpert, Bilimin Doğal Olmayan Doğası s: 101-104) Sanatın estetik kendi başına amaçtır; bilimlerde ise olsa olsa bir araçtır (Thomas Kuhn, Asal Gerilim s: 407-408). Bilimadamı için birinci derecede amaç teknik bulmacadır. Picasso’nun başarısı Rembrant’ın resimlerini müzelerden depo mahzenlerine sürüp göndermez. Bilim, sanattan farklı olarak kendi geçmişini yıkar durur (Asal Gerilim s: 411).

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 988
favori
like
share