Uyku, Rüya, Ölüm, Ahiret


Kuran’da uyku hali “ölüm” olarak adlandırılmakta ve bilinen “ölüm”le “uyku hali" arasında bir ayrım bildirilmemektedir. Bu da uyku sırasında yaşanan olayın, ölümle aynı sistem içinde gerçekleştiğini göstermektedir. Sonsuz ilim sahibi Yüce Allah Kuran’da uykunun niteliğini şöyle bildirmektedir:



Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda. Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutar, öbürsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Zümer Suresi, 42)





Uykuda Gerçekleşen ve Ölümle Bu Kadar Benzeşen Olay Nedir?


Uyku, insanın ruhunun, “uyanık” olduğu sırada kullandığı bedenini bırakmasıdır. Rüya görmeye başlandığında ise bu kez yepyeni bir beden kullanılmaya başlanır ve yepyeni bir ortam algılanır.


Aynı şekilde, ölümle birlikte de dünya ortamı ve bu ortamda kullanılan bedenle olan ilgi kesilir. Yeniden dirilişe kadar sürebilecek olan bir “uyku” döneminden sonra, ahiret ortamı ve bu ortamda kullanılacak olan bedenle yeniden yaşama başlanır. Kuran’da ölümden sonra dirilişe inanmayanların, dirildiklerinde söyledikleri sözler şöyle bildirilmektedir:


Demişlerdir ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va’dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş”. (Yasin Suresi, 52)


Rüyanın Öğrettikleri


Rüyanızda olaylar tamamen sizin kontrolünüz dışında gelişir. Ne yeri, ne zamanı, ne de senaryoyu siz tayin edersiniz. Uykunuzun içinde kendinizi aniden olayların içinde bulursunuz. Değişik mantık örgüleri, anlaşılmaz doğa yasalarıyla karşı karşıya kalmanıza rağmen bunlar size asla garip gelmez.


İnsanlar için gerçek; elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Oysa rüyada da “elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz” ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak birşey. Rüyaların aldatıcılığının farkına varan Alman bir felsefeci bu konuda şunları söylemektedir:


Biz şimdi uyanık halde miyiz yoksa düş mü görüyoruz? Bu kuşkusuz anlamlı bir sorudur. Aslında bu soruyu çoğu kere düşümüzde de sorduğumuz olmuştur. Gene düşümüzde soruya verdiğimiz yanıtın, yani uyanık olduğumuz yanıtının, biz uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşüzdür. Peki aynı yanılgı şimdi de olamaz mı? Hayır diyemeyiz, çünkü pekala bir gün düş gördüğümüz ortaya çıkabilir. (Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, s. 179)


Benzer sorular tarih boyunca birçok bilim adamı ve felsefeciyi meşgul etmiştir. Bunlardan biri de ünlü filozof Descartes’tır. Descartes bu konu hakkında şu yorumu yapmıştır:


Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir? İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli birşey oluyor. (Macit Gökberg, Felsefe Tarihi, s.263)


Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Gerçek yaşamın sürekli olup, rüyanın kopuk kopuk olması ya da rüyada farklı sebep-sonuç ilişkilerinin bulunması mı? Bunlar temelde önemli farklar değildir. Çünkü sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşmaktadır.


İnsan rüya sırasında, gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsa, aynı durum dünya hayatı için de geçerlidir. Rüyadan uyandığımızda “gerçek yaşantı” denilen daha uzun bir rüyaya başladığımızı düşünmemize engel, hiçbir mantıklı gerekçe yoktur. Elde hiçbir delil olmamasına rağmen, bu konuda herhangi bir şüphe duyulmamasının nedeni, alışkanlıklar ve önyargılardan başka birşey değildir.


Rüya mı Gerçek Hayat mı?


Neyin gerçek neyin rüya olduğu konusunda yaşanan çelişkilerin temel sebebi, her ikisinde de seyredilen hayatların zihinde oluşmasıdır. Gerçek olarak adlandırılan hayat da, yalnızca beyne ulaşan elektrik sinyallerinin oluşturduğu etkidir. Ayrıca yaşanılanların gerçekçi olarak hissettirilmesi de hiçbir zaman bir ölçü değildir. Madde dış dünyada vardır ancak insan bunlara erişemez; bir başka deyişle insan sadece algılarının beynindeki yorumlarıyla muhatap olur ve bu algılarının, dış dünyada varolan maddesel karşılıklarına hiçbir zaman ulaşamaz. Tıpkı rüyalarında olduğu gibi...


Rüya ile ilgili bir örnek, konuyu daha iyi açıklayacaktır. Beynimizin içinde bir rüya seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz. Rüya sırasında bize “nerede görüyorsun?” gibi bir soru sorulduğunda vereceğimiz cevap “beynimde görüyorum” olacaktır. Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir vücut, hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyanızdaki görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha “ötede” olan bir varlıktır.


Rüyadaki ortamla gerçek hayat denilen ortam arasında herhangi bir fiziksel fark olmadığı bilinmektedir. Öyleyse, gerçek hayat denilen ortamda, “nerede görüyorsun?” sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi “beynimde” cevabını vermenin bir anlamı yoktur. Her iki durumda da gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki beyin değildir.


Beyin analiz edildiğinde, yalnızca diğer canlı organlarda da bulunan protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden ibaret olduğu görülmektedir. Başka bir deyişle, beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası “ben” denilen şeyi oluşturabilecek birşey yoktur.


O halde beynin içinde, ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden, senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan kimdir? Beynin içinde göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm algıları hisseden bir şuur bulunmaktadır. Bu şuur kime aittir?


Bu şuur, Allah’ın yaratmış olduğu ruhtur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz.


Bu açık ve ilmi gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekana, tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran Yüce Allah’ın gücünü düşünüp, O’ndan korkup, O’na sığınması gerekir.


Aslına Ulaşamayacağınız Bir Dünyanın Seyircisi Olduğunuzu Unutmayın!


Maddenin gerçek mahiyetinin anlaşılması son derece önemlidir. Çünkü maddenin ardındaki bu sırrı kavrayan kimseler çok daha farklı bir ruh hali yaşayacaklardır. Herşeyden önce, maddenin gerçek yönünün anlaşılması ile insanlar sonsuz güç sahibi Allah’ın nerede olduğu, cennet ve cehennemin varlığı, ruhun mahiyeti, ölümden sonraki yaşam, sonsuzluk gibi konuları rahatlıkla kavrayabilmektedirler. Örneğin; önceleri materyalist bir dünya görüşüne sahip veya bu görüşün telkini altında yetişmiş insanlar bu konuları kavrayamazken, maddenin bir hayal olarak algılandığının fark edilmesiyle, Yüce Allah’ın tek mutlak varlık olduğunu açıkça görebilmektedirler.


Bunun sonucu olarak dünya hayatında bağlanılan herşeyin, hırsların, tutkuların anlamsızlığı görülecek; kibirin yerini tevazu ve yumuşak başlılık, cimriliğin ve bencilliğin yerini fedakarlık ve yardımlaşma, güvensizlik ve sıkıntının yerini ise huzur ve tevekkül alacaktır. Çünkü maddenin bir görüntü olduğunu, Yüce Allah’ın “his ve vehim mertebesinde yarattığı” bir dünyada yaşadığını anlayan insan, Allah’ın yarattığı olaylar ve varlıklar arasında mücadele etmekten kurtulur. Her hayrın ve şerrin Allah’tan olduğunu bilir ve her işinde Allah’a dua edip O’ndan yardım ister.


Herşeyi benzersiz yaratan Allah’ın her an kendisini işittiğini ve gördüğünü bilen, yaptığı her hareket nedeniyle ahirette hesap vereceğini idrak eden bir kişi, doğal olarak güzel ahlaklı olacak, Allah’ın emir ve yasaklarına titizlik gösterecektir. Böylece toplumda herkes birbirine karşı sevgi ve saygı dolu olacak, iyi ve güzel davranışlarda birbiriyle yarışacaktır. İnsanlar arasındaki değer yargıları değişecek, madde değerini yitirecek; böylece insanlar arasında üstünlük, mevki ve makama göre değil, ahlaka ve takvaya göre olacaktır.


Küçük çıkarları için bile sinirlenen, öfkelenen, saldırganlaşan insanların yerini, her gördüğünün Rabbimiz’in bir denemesi ve görüntüsü olduğunu bilen, bu nedenle öfke, kızgınlık, bağırıp çağırma gibi tepkilerin kendisini küçük düşüreceğinin bilincinde olan insanlar alacaktır. Bu sayede insanlara ve toplumlara huzur ve güven hakim olacak, herkes yaşamından ve sahip olduklarından hoşnut olacaktır.


Bu gerçeğin bilinmesi, düşünülmesi ve yaşanmasıyla beraber insanlar daha pek çok güzelliklere kavuşacaklardır. Bu güzelliklere kavuşmak isteyen kişilerin yapması gereken şey ise, bu son derece önemli gerçeği iyice düşünmek ve anlamaya gayret etmektir. Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratan Yüce Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmiştir:


Gerçek şu ki size Rabbiniz’den basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir...(En’am Suresi, 104)

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 389
favori
like
share
maidenur Tarih: 17.11.2010 20:35
ewet çok saol emeğine sağlık